Ana SayfaEkolojiTüm zamanların virüsü – öldüren eşitsizlik

Tüm zamanların virüsü – öldüren eşitsizlik

Korona virüsüyle bir kez daha anlamamız gereken, Şili halkının sloganlaştırdığı gerçeklikte kendini saklıyor: “Normale dönmemeliyiz, çünkü normalimiz sorunun ta kendisi.”


Nice Yıldız


Bu senenin başında Avustralya’da orman yangınları bütün kıtayı teslim aldığında, ülkenin Başbakanı Scott Morrison’un ailesi ile beraber uzun zamandır planladığı tatil için Hawaii’de olduğu ortaya çıkmıştı. Morrison, yerine vekil bile atamadan çıktığı Hawaii tatilinden, gelen eleştiriler üzerine, basının karşısına geçip “Ortada abartacak bir şey yok, yangınlar dahil her şey normal” mesajını halkına ulaştırıyordu.

Başbakanın basının karşısına geçip her şeyin normal olduğunu söylediği anlarda ülkesi Avustralya’nın tamamına yayılan yangınlar nedeniyle doğrudan onbinlerce insan etkilenmiş, 7 milyona yakın hektar toprak yanmış, 500 milyona yakın canlı ve 28 insan hayatını kaybetmişti. Üstüne üstlük yangınlardan çıkan dumanlar 17,7 km yüksekliğe ulaşarak stratosferde dünyayı dolaşmaya başlamıştı bile.

Yangınlar bittiğinde yapılan araştırmalarla ortaya çıkan gerçek bilanço çok daha kötüydü. Bütün kıtada yangından etkilenmeyen tek bir Avustralyalı bile olmadığını belirten Profesör Nicholas Biddle, kıtayı etkisi altına alan yangınlarda 11 milyon hektar alanın yok olduğunu, 1,25 milyar canlının (bu sayıya kurbağa, böcek ve balık ölümleri dahil değil) ve 33 insanın hayatını kaybettiğini raporluyordu. Sydney Üniversitesi’nden Profesör Chris Dickman ise daha çarpıcı bir yıkıma dikkat çekerek kıtaya özgü kanguru, koala gibi yüzlerce büyük memeli canlı türünün bir kısmının maalesef yeryüzünden silinme tehdidiyle karşı karşıya kaldığını belirtiyordu.

Oysa ülkenin itfaiye teşkilatı, Temmuz ayında hükümete yazdığı raporda küresel ısınmaya bağlı olarak gelecek aylarda ülke çapında artabilecek yangınlara karşı hükümeti acilen uyarıyor, teşkilatın güçlendirilmesi gerektiğinin önemine dikkat çekerek bütçe ve çalışan sayısının artırılmasını talep ediyordu.

Yangınlar başlamadan hemen önce itfaiye teşkilatının tüm uyarılarına rağmen Avustralya hükümeti bütçe kısıtlanmasına giderek, teşkilatın bütçesinde yüzde 35 oranında bir kesinti yapıyor ve teşkilatın acil olarak istediği yüzlerce yeni kadro talebini baskılayarak, üstüne üstlük üzerine itfaiye çalışanlarını işten çıkarıyordu.

Yangınların kıtayı teslim almasıyla, felaketin ortasında yetersiz bütçe ve eksik insan gücüyle yangınlara karşı müdahale etmeye çalışan itfaiye teşkilatına destek olmak için halk kendi arasında iki milyon dolar yardım toplarken, aynı anda Morrison hükümeti Avustralya ordusunun hayalet düşmanlarına karşı daha etkili savaşabilmesi adına yüz milyar dolarlık bütçeyi denizaltı alması için Avustralya ordusunun bütçesine aktarıyordu.

Yüz milyar dolarlık bütçeyi denizaltı alması için ordunun emrine vererek, itfaiye teşkilatının bütçesinde kesinti yapan inançlı bir Hıristiyan olan Başbakan Morrison tarafından bütün yaşananlardan sonra ortaya çıkan felaketin çok kolay bir açıklaması vardı: “Yaşanan her şey Tanrı’nın işiydi”.

Oysa kemer sıkma önlemleriyle, bütçe kesintileri nedeniyle itfaiye hizmetlerini arka plana atmayı tercih eden kamu politikasının kıta yangını karşısında çaresizliğini ispat için bir kıvılcım yeterli olmuştu bile. Tanrı’nın yaşananlarla herhangi bir ilişkisi olmadığı bariz belliydi.

Fotoğraf: NYT

Şimdilerde Çin’de ortaya çıktıktan sonra, hızla pandemik hale gelerek bütün dünyaya yayılan Korona salgınıyla beraber yetersiz kamu sağlığı ödeneklerimizi görmemiz için bir virüs yeterli oldu.

Küresel ekonominin üretim ve tedarik zincirinin en başında yer alan Çin, salgının başlangıç yeri olarak biliniyor. Daha öncesinde 1997’de insanlara sıçrayan kuş gribi ve 2002 sonunda ortaya çıkan SARS gibi vakalar da dünyanın üretim merkezi olan Çin – Guangdong’da ortaya çıkmıştı.

Sınırsız piyasa güçlerine ve serbest ticarete hızla açılan Çin’den pandemik hale gelen bu salgınların ortaya çıkması gerçekten birer tesadüf mü?

Evrimsel Biyolog Rob Wallace’a göre yaşananlar katiyen birer tesadüf değil. Alman MARX 21 dergisine verdiği röportajda Wallace her yeni salgının izole ve tekil bir olay olmadığını, virüslerin artmasında gıda üretimi ve çok uluslu şirketlerin karlılığı ile yakından alakalı olduğunu anlamamız gerektiğini, endüstriyel tarımın ekolojik alanlara yayılarak devam ettiği sürece virüslerle daha çok karşılaşacağımızı söylüyor.

Yeni salgınlar ortaya çıktığında, hükümetler, medya ve hatta tıbbi kuruluşların çoğu, her bir acil duruma bizleri odaklandırıyorlar. Oysa Londra, New York ve Hong Kong gibi yerler, sermaye merkezleri bizim birincil hastalık noktalarımız olarak düşünülmelidir diyor.

Dennis Carroll

Trump iktidara geldikten sonra önce kaynakları kesilen ve sonra kapatılan PREDICT programı çerçevesinde 10 yıl boyunca ABD devleti desteğiyle zoonotik yayılma ve salgın hastalıklar tehdidine ilişkin çalışmalar yapan Dennis Carroll, bugünlerde Pandemi – geleni gören kişi olarak tanımlanıyor.

Bulaşıcı hastalıklar uzmanı olan Dennis Carroll, yaptığı çalışmalarla uzun zamandır hükümetleri hayvanlardan insanlara geçecek virüsler ve salgın hastalıklar konusunda uyarıyor. Dennis Carroll COVID 19 salgınıyla beraber, ortaya çıkan tablodan dolayı hükümetlerin şaşkınlığının saçma olduğunu düşünüyor. Şu an için yaşananların gayet öngörülebilir olduğunu, ama hükümetlerin ve yetkili kurumların ısrarla bunu görmezlikten geldiğini söyleyerek, durumumuzu yoğun kullanımlı bir otobanda yüzlerce aracın arasından karşıdan karşıya geçmeye çalışan yaya olarak örnekleyerek, “Biz böyle yoğun kullanılan bir otobanın içerisinde karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir yayaydık ve bir otomobil gelip bize çarptı. Tüm yaşadıklarımızın basitçe özeti bu” diyor.

Dennis Carroll’a göre anlaşılması gereken ilk şeyin, gelecekte karşılaşacağımız tehditlerin ne olursa olsun var olduklarını bilmek; onlar şu anda dünyamızın derinliklerindeler, vahşi yaşamda dolaşıyorlar. Bizim yaptığımız vahşi yaşam alanlarına doğru kontrolsüzce girerek tarımsal araziler yaratmak, yerleşim yerleri kurmak ve daha fazla yayılmayla büyümek.

Bu virüslerin nerelerde dolaştığını daha iyi anlasak ve bu ekolojiyi anlayabilseydik, yayılma riskini bozma ve en aza indirme potansiyeline sahip olurduk.

Salgın hastalıkları yayılmadan öngörüp engellemek, başladıktan sonra müdahale etmekten her zaman daha düşük maliyetlidir ama hükümetler ve kurumlar ısrarla bu bütçelerden kaçınıyorlar. Baştan uzmanların uyarıları dikkate alınsaydı sonunda geldiğimiz yer dünyanın her yerini vuracak etkisi eşit olarak dağıtılmayacak bir salgın olmazdı diye ekliyor Carroll.

Fotoğraf: Reuters

Hükümetler ve yetkili kurumlar gelecek felakete karşı katıksız piyasa mantığının rehberliğinde hareket ettiklerinden, uzmanlardan gelen uyarıları en başından itibaren dikkate almadılar. Hükümetlerin Çin’de virüs ilk ortaya çıktığı andan itibaren kaygıları küresel tedarik zincirlerinin aksamaması, işleyen ekonominin ve piyasaların zarar görmemesi üzerine oldu. Çin hükümeti, virüsün yayılmasını engellemek için hızla karantina önlemlerini devreye sokarak bir anlamda dünyanın diğer yerlerinde bulunan ülkelerin hastalıkla tanışmasını geciktirmek için de bir fırsat yaratmıştı.

Virüsün küresel ölçekli pandemi haline geleceği belirgin olduğu ana kadar, hiçbir ülke zoraki de olsa kazanılmış bu zamanı sağlık hizmetlerinin altyapısını güçlendirmek ve bunun için gerekli teknik, donanım ve personel eksikliğini tamamlamak yönlü hareket etmiyorlardı. En önemlisi Korona salgınıyla mücadelede en etkin güç olacak sağlık hizmetlerinin bütçesini arttırma yoluna bile gitmiyorlardı. Büyük felaket Çin’den yola çıkmış adım adım yaklaşıyordu, fakat tehlikeyi sezip önlem alması gereken muktedirler ekonomilerinin bilanço hesaplarından kafalarını kaldırmıyorlardı. Meddücezir halinde ilgilendikleri tek konu yaklaşmakta olan virüsün ekonomilerine tesirinin ne olacağıydı. Kamu hizmetlerinin ve sağlık hizmetlerinin hızla düzenlenmesini talep edenlere ise kulak bile asmıyorlardı.

Virüs Avrupa kıtasına ulaşıp, İtalya’da ilk ölümler göründüğü günlerde bile, hükümet ortağı İtalyan siyasetçilerin tek kaygıları ekonominin korkuya yenilmemesiydi.

Hükümet ortağı siyasetçiler virüsün, İtalyan değerlerini teslim alamayacağını açıklayarak, İtalyan halkını sokaklara çıkmaya davet ediyor kafeleri, restauranları, mağazaları boş bırakmamaya çağırarak asıl böyle bir dönemde ekonominin ayakta kalmasının zaruri olduğundan bahsediyorlardı.

Ölümcül bir virüs salgını karşısında İtalyan ekonomisinin geleceği için kaygılanan aynı İtalyan siyasetçiler, asıl kaygı duymaları gereken kamu sağlığı sistemine daha fazla kaynak ve bütçe aktarılmasını akılların ucundan bile geçirmiyorlardı.

Ekonomiyi, kamu sağlığının önüne koyan sadece İtalya değildi. Benzer şekilde bütün Avrupa devletleri kamu sağlığından önce ekonominin zarar görmemesi, tüketici piyasasının parçalanmaması için telaşlanıyorlardı.

Avrupa’nın en meşhur kayak tatil merkezlerinden biri olan Avusturya Ischgl’ta tatil yaparak ülkelerine dönen İzlandalı, Norveçli, Danimarkalı ve Almanyalı turistler ülkelerine dönüşlerinde rahatsızlık göstermeye başladılar. İlgili ülkeler tarafından defalarca uyarılmasına rağmen Avusturyalı yerel makamlar uyarıları görmezlikten gelerek, Mart ayı ortasına kadar Avrupa’nın virüs deposu olarak anılan Ischgl kayak merkezini açık tuttular. Avusturya makamları açıkça ekonomik kaygılarla hareket ederek, ciddi kış turizmi potansiyeli olan bir bölgeden gelecek gelirden mahrum kalmamak için son ana kadar hiçbir önlem almayarak virüsün Avrupa’da hızla yayılmasını kaygısızca izlediler.

Virüs salgını, devletlerin sağlık sistemi üzerinde taşınamaz baskı yarattığı ve sağlık sistemini çökertme tehdidini belirginleşmeye başlattığı ana kadar, bütün ülkeler yaşananlara karşı duyarsızca iyi birer izleyici oldular.

Salgının başlangıcında Almanya şansölyesi Angela Merkel virüs ile ortaya çıkacak ekonomik kaybı yaşamaması için Alman şirketlerine hızlıca 600 milyar euroluk kaynak paketini kamuoyuna duyururken, aynı pakette orta ölçekli işyerlerinin ve büyük şirketlerin sınırsız kredi imkanı olduğunu müjdeliyordu. Ama aynı pakete göre Alman halkına ayrılan sosyal yardımın toplam miktarı sadece 156 milyar euro olmaktaydı.

Oysa diğer yandan asıl korkutucu olan, salgınla mücadelede en etkili güç olması beklenen Alman sağlık sisteminin, 80 milyar euroluk eksik kaynakla ayakta kalmaya çalışması ve kaynak yetersizliğinden dolayı, yeterli sağlık yatırımlarını yıllardır yapamaz durumda olmasıydı. Ekonomistlere göre Alman kamu sektörünün tamamının yıllardır ihtiyacı olan fon ise 450 milyar euroydu.

Hükümetler virüs salgınına karşı sorumsuzca ve akılsızca zamanında gerekli tedbirleri almayarak, neredeyse tasarlanmış olduğuna inanacağımız bir felaketle bizleri aynı atmosfere sıkıştırdılar. Kontrolünü kaybettikleri süreci dizginlemek için polis ve ordu aracılığıyla en sonunda otokratik yöntemlerini devreye soktular. Genel sokağa çıkma yasaklarının yanı sıra gündelik hayatı hızlıca durdurdular.

Fotoğraf: Petrol-İş / TPI Composite’de çalışan işçiler Corona virüse karşı gerekli önlemlerin alınması için eylem yaparken.

Kamusal yaşam adeta askıya alınırken diğer yandan milyonlarca insan hala işe gitmeli ve hiçbir koruyucu önlem alınmadan sağlığa zararlı çalışma koşullarına maruz kalarak hizmetlerini ve çalışmalarını devam ettirmeliler. Bir yandan vatandaşlarından sosyal mesafeyi talep eden, uyulmadığı anda ceza uygulayan hükümetler diğer yandan da sanayi şirketlerinde veya diğer birçok hizmet sektöründe sosyal temasa izin verme çelişkisini sergilemekten de geri kalmıyorlar.

Bu kaotik ortam içerisinde küresel şirketler kayıplarını işgücüne aktarmak için korona krizini çalışanlarına şantaj yapmak için bile çekinmeden kullanıyorlar. Geçici işçiler kayıt dışı bırakılıyor fazla mesai saatleri arttırılıyor. Oteller ve restoranlar personellerini işten çıkarıyor, uçuş görevlileri azaltılmış saatlik sözleşmelerle ücretlerinin önemli kısmından feragat etmek zorunda kalıyor, güvencesiz çalışan işçiler neredeyse tümden gelirlerini kaybediyorlar.

Avrupa devletleri sınırlarına yığılmış binlerce mülteciye kapılarını kapatarak, onları sağlıksız ve korkunç olarak nitelendireceğimiz yaşama alanlarında kaderleriyle baş başa bırakırken diğer taraftan yurtdışında tatilde olan turistik vatandaşlarını, kendi ülkelerine getirmek icin özel uçuşlar düzenleyerek ülkelerine kavuşturuyor. Sadece tek başına Almanya 100.000 vatandaşının özel uçaklarla ülkeye geri dönüşünü sağlarken, salgından dolayı alınan önlemlerle mevsimlik işçi ihtiyacını karşılayamadığından ülkesinde bulunan mülteciler için sadece kuş konmaz hasadı döneminde geçerli, geçici olarak oturum vereceğini açıklıyordu.

Korona krizinin eşitsiz maliyetinden her zaman olduğu gibi dersin sonunda sınıfta kalacaklar anlaşılan o ki yine yoksullar, güvencesizler, sınırların kapısına itelenmiş mülteciler ve hükümetlerin gözden çıkardığı yaşlılar.

Korona virüsü için gayet yerinde tespitlerle The Guardian, tüm çarpıklığı göz önüne sererek “Korona virüsü bize korkunç bir ders verecek: eşitsizlik öldürüyor” diye yazdı. Nasıl yaşadığımız, ne yaptığımız, nasıl sigortalandığımız, ne yediğimiz, sosyal ağımızın ne kadar istikrarlı olduğu, ne kadar paraya sahip olduğumuz: tüm bunlar enfeksiyon olasılığımızı ve iyileşme şansımızı belirler. Kriz ne kadar uzun sürerse, bu faktörler o kadar belirleyici olur diyordu gazete.

Korona krizinin eşitsiz maliyetinden her zaman olduğu gibi dersin sonunda sınıfta kalacaklar anlaşılan o ki yine yoksullar, güvencesizler, sınırların kapısına itelenmiş mülteciler ve hükümetlerin gözden çıkardığı yaşlılar.

Virüs salgınıyla çökme noktasına gelen sağlık hizmetlerinde doktorlar artık kimlerin yaşayıp yaşamayacağına karar vermek zorunda kalıyorlar. Kesilen bütçelerle kamu sağlığını yıllar içerisinde bitirme noktasına getiren hükümetler, çalan alarmlara rağmen umarsızlıkla gelmekte olan felakete meydan okudular. Bugün hükümetlerin ekonomik faaliyetleri birincil gören anlayışlarının, serbest piyasanın doymayan arzularını tatmin için bütün insanlığı belirsizliğe sürükleyen bir eşiğe getirip bıraktığı yerdeyiz.

Korona virüsü eksik kamu kaynaklarının, kesilen halk sağlık bütçelerinin ve güvencesiz iş gücünün ortasında yakaladı bizleri. Sınırsız özgürlükle hareket etmek isteyen piyasanın saçma davranma histerisi yaşamlarımıza bugün virüs olarak yönelen bir tehdite döndü. Her yeni büyük felaketi toplumlar olarak genel bir sistemin parçası olarak algılamak yerine, bağımsız, tekil olarak ele alırsak, yeni başlı başına başka felaketlere izin verme olasılığımız daha fazla artar.

Korona virüsüyle bir kez daha anlamamız gereken, Şili halkının sloganlaştırdığı gerçeklikte kendini saklıyor: “Normale dönmemeliyiz, çünkü normalimiz sorunun ta kendisi.”


Yazarın diğer yazıları:

İkincil kayıplar / yoksullar

Hanau Katliamı üzerine: Holocaust’un parçalı dikimi

Previous post
İşçi Filmleri Festivali internet üzerinden gerçekleştirilecek
Next post
Adalet Bakanı'ndan "infaz düzenlemesi" açıklaması