Ana SayfaManşetAnayasal yurtseverlik ve Kürtler – Rengin Ergül

Anayasal yurtseverlik ve Kürtler – Rengin Ergül


Rengin Ergül


Bir anayasa her kuşağın yeniden izini sürdüğü tarihsel bir proje olarak algılanabilir. [1]

1990’lardan beri özellikle Kürt meselesinin müzakere edilmesi söz konusu olduğunda ortaya atılan bir anayasal yurttaşlık kavramı var.  Asıl çevirisi “anayasal yurtseverlik” (verfassungspatriotismus) (constitutional patriotism)  olan bu kavramın ortaya çıkışı, bunun Türkiye ve Türkiye’de yaşayan etnik kimlikler üzerine bir değerlendirmesini yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü ilk olarak Alman siyaset bilimci Dolf Sternberger tarafından 1970’lerde ortaya atılan bu kavramın altını dolduran bir Almanya geçmişi var. 2. Dünya savaşının hemen sonrasında filozof Karl Jaspers Almanların yaptıkları karşısında kolektif sorumluluğundan ve kolektif suçu olduğundan bahsetmeye başlar. Jaspers’a göre Alman ulusu kolektif bir arınma sürecinden sonra tekrar bir devlet olabilirdi. Hatta Jaspers, Hannah Arendt’e yolladığı bir mektupta “Almanya bir ulus olarak yıkılan ilk ulustur” demiş ve “Artık Almanya yıkılmış olduğu için kendimi ilk kez rahat hissediyorum” diye eklemiştir.[2] Şüphesiz ki Jaspers Yahudi soykırımında Alman ulusunun kolektif sorumluluğundan ve Almanya’nın bu suçluluk ruhundan arınmadığı sürece yeni bir devletin söz konusu olamayacağından bahsediyordu. Bu nedenle de eşitler arası özgür iletişimi savunan Jaspers bize bir kez daha bellek ile demokratik siyasi kültür arasındaki ilişkinin ne kadar sıkı olduğunu göstermiş oluyordu. Jaspers’in öğrencisi Sternberger ise daha sonraları “anayasal dostluk” “tutkulu ussallık” kavramlarından sonra “anayasal yurtseverlik” kavramını ortaya atacaktı. Sternberger yurtseverliğin, 18. Yüzyılın sonuna kadar ulusla bağlantısı olmadığını yurtseverlik biçimlerinin yasa ve evrensel özgürlük aşkı olarak şekillendiğini ve bunun da kendi çağında “anayasal yurtseverlik” olarak okunabileceğini iddia edecektir. Ancak Sternberger’in yurtseverlik ve anayasal dostluk kavramları devletin metafiziğine şaşmaz bir şekilde bağlı oldukları için Anayasal dostluk fikrinin karşısına anayasal düşmanlık fikrini de yerleştirecek ve söz konusu anayasal yurtseverliğin evsizlik değil, iyi bir ev yönetimi olduğuna işaret edecektir.

Auschwitz’den kurtulduktan sonra yıllarca kimseyle konuşmayan, sadece resim yapan M. Kołodziej’in çizimlerinden

Anayasal yurtseverlik kavramı üzerine Sternberger’den sonra 1990’lı yıllarda yoğunlaşan ve yeni Avrupa yurttaşlığı olarak tanımlayan Jurgen Habermas ise kolektif kimliğe atıf yapacak ve Alman tarihçilerinin Alman kimliğini “normalleştirmeye” çalışarak bir “ulus gururu” yaratmaya çalışmalarını reddedecektir. Habermas aynı zamanda Sternberger’in devleti toplumun ötesinde konumlandıran görüşüne karşı çıkarak “hukukun üstünlüğü”ne dayanan bir yurtseverlik kavramı inşa edecektir. Bunu yaparken de kamusal alanda hayat bulmuş özgürlük ve eşitliğe dayanan bir yurtseverlikten bahsedecektir. Ve kolektif kimliklerin etrafında kristalize oldukları siyasi, ahlaki ve hukuki ilkelerin toplamından çok daha somut olduğunu dile getirecektir.

Habermas’a göre, bir hukuk düzeni ancak tüm vatandaşların özerkliğini eşit biçimde sağladığı zaman, meşrudur. Hukukun muhatapları da kendilerini aynı zamanda hukukun yazarları olarak gördüğünde, özerktir. Ve yazarlar da, yalnızca yasa koyma süreçlerine katılanlar olarak özgürdür; bu süreçler de herkesin farklı iddialar getirebileceği iletişim biçimleriyle ve düzenlemelerle gerçekleştirilir.  Bu biçimde kararlaştırılmış düzenlemeler herkesin akılcı güdülenmiş olayını gerektirmektedir. Normatif açıdan bakıldığında, demokrasisiz bir hukuk devleti yoktur.[3]

Habermas “ulus” ve “devlet halkı”nın hukuk terminolojisinde birbirinden ayrı olduğunu ifade ederken “devlet halkı”nın “ulus”a dönüşmüş olduğunu da kabul etmiş ve bunu ulusların ve devletlerin tarihsel gelişimine bağlamıştır. Ortak köken, coğrafya, ortak dil ve ananelerle birbirleriyle bağlı siyasi olmayan uluslar modern devletin demokratikleşmesinde bir öncü rol oynamış ve artık aktif yurttaşlara dönüşmüşlerdi. Aslında devlet mensupluğu bitmiş ve yeni modern devletlerin aktif yurttaşlarıyla oluşan bir devlet üyeliği ortaya çıkmış oluyordu. Habermas burada Cumhuriyetçi bir anlayışa sahip çıkmaktadır. Ancak bu Cumhuriyetçi anlayış Fransız Cumhuriyetçiliğinden farklı bir anlayıştır, bu anlayış milliyetçilik karşıtı bir niteliğe sahiptir. Habermas kültürel/dinsel/geçmişe dönük bir Avrupa yerine politik/rasyonel/geleceği kuran bir Avrupa projesini betimlemektedir.[4] Habermas hem Fransa hem de Almanya milliyetçiliğini reddetmektedir. Fransa’da ulus bilinci toprak esaslı bir devlet çerçevesinde gelişirken, Almanya’da bu bilinç gerçekçilikten uzak, duygu yanı ağır basan geleneksel aydınlanma yolundaki bir “kültür ulusu” düşüncesiyle kaynaşmıştır. Bu da bir zamanların mevcut küçük devletler oluşumunun ötesine geçebilmek için, varoluşunu dil, gelenek ve soy ortaklıklarında aramış sanal bir birliği oluşturur. Daha da önemlisi, Fransa’da ulus bilinci, demokratik vatandaşlık haklarının kabul ettirilmesi mücadelelerine ve krallarına karşı yürütülen mücadelelere koşut gelişmiştir. Oysa alman milliyetçiliği, demokratik vatandaşlık hakları mücadelesinden bağımsız ve Prusya- Alman ulus devletinin kabul ettirilmesinden çok önce, Napoleon’a, yani bir dış düşmana, karşı yürütülen savaş sonucunda yukarıdan empoze edilerek ortaya çıkmıştır. Böyle bir “Kurtuluş Savaşı”ndan doğan ulus bilinci, Almanya’da ancak kültürün ve ırkın özgün olduğuna ilişkin anlatımlarla gerçekleşebilmiştir. Bu yönüyle geçmişine yüz çevirmiş bir Almanya ile Türkiye arasında yeni bir Anayasa süreci noktasında mukayese yapabiliriz. Her iki örnekte de asıl belirleyici olan nokta, geçmişin farklı çıkarları, savaşları ve çatışmaları üzerine siyasal birliğin kurulamayacağının altının çizilmesi ve bu nedenle gelecekteki ortak bir siyasal hedef etrafında yurttaşların birliğinin sağlanmaya çalışılmasıdır. [5]

Resim: Zehra Doğan

Habermas’ın Anayasal Yurtseverlik kavramı ile geçmişe dönük değil rasyonel ve ortak geleceğe dönük[6] bir Avrupa tahayyülünü Türkiye ve Ortadoğu’ya bu yönüyle uygulamak imkânsızdır. Zira Türk milli kimliğinin kurucu öğesi “unutma”dır.[7]Ancak ortak geleceği inşa etmek için geçmişin yükünden kurtulmak ve dolayısıyla unutmayı reddetmek gerekir. Çünkü geçmişi görmezden gelme konusunda diretildikçe, geçmişin bugün üzerindeki etkisi artar; bir süre sonra bugün korkulan ve kaçılan geçmişin bir ürünü olur.[8] Nitekim “çözüm süreci” olarak adlandırılan sürecin sonlandırılması ile sokağa çıkma yasağının ilan edildiği Sur, Nusaybin, Cizre, Silopi, Silvan, Şırnak, Yüksekova ve diğer bölgelerde geçmişin garabeti üzerimizde dolaşırken yeni katliamlara şahitlik ettik.

Türkiye’de Kürt meselesi bağlamında Hegel’ci bir şiarla olgunluğa erişmiş bir tarihsel yapı olarak ulus devletin yok olmaya mahkûm olduğu iddiası öne çıkmaktadır. Bu yönüyle anayasal yurtseverlik tezinin özyönetim talebi karşısında yetersiz kaldığı da aşikârdır. Yine Almanya ve anayasal yurtseverlik kavramının tarihsel sürecine, geçirdiği değişimlere bakıp söyleyeceğimiz şey nettir. Anayasal düzlemde tanınmış kimliklerden önce geçmişiyle yüzleşmesi gereken bir Türkiye var. 1915 Ermeni Soykırımı’ndan, Maraş’a ve Sivas’a; Hrant’ın vurulduğu yerden, Roboski’ye uzanan ve daha nice katliamı içinde barındıran geçmişiyle yüzleşmesi gereken bir Türkiye halkı var. Türkiye devleti ve halkıyla geçmişiyle yüzleşmediği sürece, bellek ve demokrasi kültürü arasındaki organik bağı reddedip günahlarından arınmadığı sürece yeni bir anayasayla gelecek özgürlüklerin kamusal alanda varlık bulabileceğini zannetmiyorum.


[1]JürgenHabermas, “Öteki” Olmak, “Öteki”yle Yaşamak, çev. İlknur Aka, altıncı baskı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları,2012, s.111
[2]Jan WernerMuller, Anayasal Yurtseverlik, çev. A. Emre Zeybekoğlu, birinci baskı, İstanbul, Dost Yayınları, 2012, s. 45
[3]JürgenHabermas, “Öteki” Olmak, “Öteki”yle Yaşamak, çev. İlknur Aka, altıncı baskı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları,2012, s.123
[4]Türkiye’de Çoğunluk ve Azınlık Politikaları, derleyenler, Aykan Kaya, Turgut Tarhanlı, İstanbul, Tesev Yayınları, 2005, s.22
[5]Türkiye’de Çoğunluk ve Azınlık Politikaları, derleyenler, Aykan Kaya, Turgut Tarhanlı, İstanbul,Tesev Yayınları, 2005, s.23
[6]Türkiye’de Çoğunluk ve Azınlık Politikaları, derleyenler, Aykan Kaya, Turgut Tarhanlı, İstanbul, Tesev Yayınları, 2005, s.23
[7]Geçmişin Yükünden Toplumsal Barış ve Demokrasiye, Geçmişle Hesaplaşma: Neden, Ne Zaman, Nasıl?, Ayşe Hür, İstanbul, HeinrichBöllStiftung Derneği, 2007, s. 130
[8]Geçmişin Yükünden Toplumsal Barış ve Demokrasiye, Geçmişle Hesaplaşma: Neden, Ne Zaman, Nasıl?, Mithat Sancar, İstanbul, HeinrichBöllStiftung Derneği, 2007, s. 123

Düşman ceza hukuku ve infaz uygulamaları – Rengin Ergül

Previous post
Doğan Kardeş Dergisi’nin ilk sayısı erişime açıldı
Next post
Buca Kapalı Cezaevi'nde 64 mahpusa daha Corona virüsü bulaştı