Ana SayfaManşetDünyada bir mikrop dolaşıyor

Dünyada bir mikrop dolaşıyor


Nejat Uğraş*


“Dehşetin karşısında umutsuzluğa düşmeyecek, ama en ufak şeyden de heyecana kapılmayacak sabırlı ve temkinli insanlar yaratmamız gerek. Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği”

Antonio Gramsci

Yüzyılın laneti

İngiliz tarihçi Eric Hobsbamw, yüzyılları rakamlardan bağımsız ele alır. Onun yazılarında 19. yüzyıl, “uzun” sürerek yüz yıldan fazla sürer. 20. yüzyıl “kısa” sürerek yüzyılı bulmaz. Hobsbawm 20. yüzyılın başlangıç tarihini 1914 olarak ele alır ve 20. yüzyılı “topyekun savaş çağı” olarak adlandırır. Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” olarak tasvir ettiği “büsbütün namussuz bir çağın” içinden üçüncü bin yıla kendini atan insan/lık ilanahiye bir yaşam arzusunun itkisiyle nisyanla malul bir varlığa dönüştü. Hobsbawm, 21. yüzyıla şiddetin sıradanlaştığı, aşırılıkların neredeyse normalleştiği bir dünyanın miras kaldığını söylerken   “sıradanlığın kötülüğünü” üzerine tefekkür eylemenin gerekliliğine vurgu yapıyordu sanki. Burjuva ideologları, 1989’dan beri çeşitli vesilelerle ki özellikle internet, Facebook, Twitter ve benzeri teknolojik yeniliklerle “milenyumu”un yıkılmazlık ve yenilmezlik üzerine inşa ettikleri verimli bir vahanın serabıyla baş başa kaldılar. Mezkur tarihten itibaren 21. yüzyılın başladığını ilan ettiklerini ve kendi liberal ajandalarına tastamam uydurmaya çalıştıkları bir gezegende mikrobun birinin kendi anlatılarını böylesine enfekte edeceğini düşünmemişlerdi herhal.

Öyle ya, Reel Sosyalizmin yıkılışından sonra “tarihin sonunu” ilan eden Fukuyama o günden beri  anlamsız özeleştiri metinleri yazıp duruyor. Covid-19 sonrası bizler de liberal ideologların, stratejistlerin, uzmanların Fukuyamavari günah çıkarma ayinlerine maruz kalacağız gibi. Oysa üçüncü bin yıl daha yeni başladı! Hobsbawm’ın izini sürerek şunu söylüyor olmamız çok iddialı olmayacaktır: 21. yüzyıl, Aralık 2019 itibarıyla Wuhan’da başladı. Ve bunu Covid-19 adlı bir mikrop başlattı.

Zizek’in son yazdıklarına bakınca kapitalizmin sonunun geldiğine inanabiliriz. Ancak diğer entelektüellerin de topa girmeleriyle tartışmalar farkı bir zaviyeye oturdu. Berardi’den Agamben’e; Comhsky’den Habermas’a; Zibechi’den Balibar’a kadar feylesofların, akademisyenlerin, stratejistlerin değerlendirme ve analizlerinden çıkan sonuç artık başka bir dünyaya uyandığımızdı. Başka bir dünya ile ilgili rivayetler muhtelif. Ama özellikle toplumsal muhalefetin söylemleri, meseleyi kavrayış düzeyleri “kapitalizmin sonu”nun geldiği yönündeydi.

Gerçekten Kapitalist Modernite dağılmanın eşiğine mi gelmişti? Devasa küresel bir pazar ve finans ağı kağıttan bir kaplan gibi yıkılıyor muydu ? Büyük mahşeremize mi uyanıyorduk? Beklenen kurtarıcı Covid-19 muydu? Hayır! O kadar tezcanlı, heyecanlı olmaya gerek yok. Mahut mikrop bir kurtarıcı değildi belki ama bir çağı kapatıp yeni bir çağı başlattığı kesin gibiydi.

İnsan-merkezci düşüncenin darbelenmesi

Tarih boyunca insan-merkezciliği (antroposantrizm) yıkan üç büyük düşünürden söz edilir. İlki Kopernik’tir. Kopernik, Güneş merkezli evren modeli ile dünyayı sıradanlaştıran ilk kişi olarak anılır. İkincisi Darwin’dir. Darwin, insanın Tanrılar tarafından yaratılmamış olup uzun bir zincir sonucu diğer hayvanların evrimi sonucu oluştuğunu ortaya koyarak insanı dünyevi tahtından indirmişti. Üçüncüsü de Freud. Freud, insanın bilincinin esasen ulaşılması zor bilinçdışı tarafından belirlendiğini ortaya koyarak “son kale”yi yani bilinçli özneyi iptal ediyordu. Sosyal bilim çevreleri bu listeye Marx dahil başkalarını da ilave ediyorlar: Üretim ilişkileri ve üretim güçleri arasındaki gerilimin insanın varlığını belirlediği tezinden hareketle…

Genel olarak mikropların ve bugün itibariyle Covid-19’un hem tarih yapıcı bir rolü olduğu gibi bu minik canlılar insan merkezci düşünceye de en büyük darbeyi vurarak “insanı aşağılayan” muhteşem üçlünün yanında yerlerini alıyorlar. Marx “İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar. Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kabus gibi çöker” derken, güçlü bir yapı-aktör diyalektiğini ortaya koyuyordu. Yapı derken alt ve üst kurum ilişkileriyle, iktisadi, siyasi, ideolojik ve kültürel bir matristen söz ediyoruz. Marx, 19. yüzyılın ikinci yarısında kapitali yazarken mikropların varlığı biliniyordu. Ancak sadece merceklerle görülebilen minik canlılar olarak biliniyorlardı.

Mikrop ve tarih

20’nci yüzyılın son çeyreğinde mikropların tarihi şekillendirilmesindeki rolleri adım adım netlik kazandı. “1348-1351 yılları arasında kıta Avrupa’sında ortaya çıkan ve Kara Ölüm adıyla anılan ünlü veba salgını da milyonlarca kişinin ölümüne neden oldu. Kara Ölüm, Avrupa’nın ekonomik, sosyal ve demografik yapısını önemli ölçüde değiştirdi.”[1] Esas olarak büyük veba salgını sonrası Avrupa’da yaşanan nüfus kaybı sonrası emeğin değer kazanması ve emek gücü kıtlığının teknolojik yenilik baskısı yarattığı üzerinde ciddi tezler ve analizler söz konusu.

Mikropların tarihsel rolleri konusu esas olarak Kolomb sonrası Amerikalılar tarihi incelemelerinde ortaya kondu. “Çiçek, Kızamık, Kızıl vb.” gibi virütik hastalıkların yerli nüfuslarının yok edilmesindeki etkileri çok şiddetli olmuştu. Bağışıklık geliştirdikleri mikroplarıyla “Yeni Dünya”yı işgal eden “Eski Dünya”lıların kılıç ve silahlarından daha çok yerliyi bu mikroplar öldürmüştü. İspanyollar Amerika kıtasının keşfinden sonra kıtayı istila etmeye kalkıştıklarında en büyük “yardımcıları”, kendilerinin getirdiği Çiçek virüsünün yarattığı salgının yerli halkı güçten düşürmesi ve yok etmesi oldu. Çiçek, kızamık ve kabakulak gibi hastalıklarla ilk kez karşılaşan Aztekler milyonlarca insanını kaybetti. Aynı felaketle daha sonraki yıllarda Güney Amerika’da İnkalar karşılaştı.”[2]

Eğer salgınlar olmasaydı Amerikalıların tarihi daha farklı olacaktı. 16. yüzyılın başı itibarıyla kırk ile yüz milyon arası yerli yaşıyor olacaktı. İspanyollarla mücadele, karşılıklı alışverişinin seyri ve sonuçları farklı olacaktı. Bugünkü haritaların ve nüfus, dil-kültür bileşimlerinin tamamen farklı olacağı nerdeyse bir kesinlik gibi tarihin tozlu raflarında unutuldu.

Yukarıda bahsettiğimiz yapı ve aktör kavramının her ikisi de “Mikrop” denilen minik canlıların etkisi ve tehdidi altındadırlar. Bu yanıyla tarihin yapılmasında da, koşulların oluşturulmasında da büyük bir rol oynadıklarını söylemek gerekiyor. İnsanın beslenmesinden, psikolojik durumuna, bağışıklığın şekillenmesinden, hastalıklarına ve ölüm nedenlerine kadar tüm varoluşlarında etkilidirler. Aynı şekilde üretim, tarım, hayvancılık, toprak ve okyanusların bileşiminde; toplumsal ilişkilerin her alanında da iş başındadırlar. Önemli bir iddiaya göre yeryüzüne ilk canlılar uzaydan -muhtemelen bir kuyruklu yıldız vasıtasıyla- geldiler. Bu göçmenin de virüsler olduğu düşünülüyor. Zira virüsler canlılıktan cansızlığa ve tersine geçiş yapabiliyorlar. Uzayda cansız (kristal) formunda tüm ışın ve sıcaklıklara dayanarak sürüklenebiliyorlar.

Stanislaw Lem seri yolculuklarını anlattığı bilim kurgu eserinde dünyadaki evrimin “Tengri” adlı bir yolcunun geçerken burada mola verip dışkısını bırakmasıyla başladığını mizah konusu yapıyordu. Mizah her zamanki gerçeğe yakınlığını ortaya koyuyordu. İklim değişimi ve yeni mikrop varyasyonlarının ortaya çıkışı daima el ele gittiği için, aynı tarih, yani Aralık 2019 ,iklim değişikliğinin yaratacağı felaketlerin neler olacağına aymamız için önemli bir tarihtir.

Üçüncü bin yıl

Madem artık 21. yüzyıldayız, biraz da bu asrın muhtemel özelliği üzerine tefekkür eyleyelim. Covid-19 sınır, engel, tedbir tanımadı. Tanımayacak. İnsanların çıkaracağı her engele mikroplar yeni bir mutasyonla karşılık verecek. Her mikrop insan bedeni ve özellikle bağışıklık sistemlerinde zorunlu bazı değişiklikler yaratır. Aynı şekilde toplumsal ilişkilerde de köklü değişiklikler doğurur. İnsanlar arası mesafe, iş ilişkileri, sevişme, selamlaşma, kuşaklar arası ilişkiler ve cinsiyet ilişkileri ve bütün toplumsal roller vb. her alanda yenilikler zorunlu olacaktır. El sıkışma şimdiden yeni formlar kazanıyor. Kapitalizmin kitle fenomeni, saf tutma, eylemden eğlenceye, üretimden tüketime, spor ve gösteri etkinlikleri de farklılaşarak yeni formlar kazanacak. Şehirleşme ve şehir mekanlarının düzenlenmesi ve kırlara farklı bir yönelimi gündeme getirecek. “Ama nasıl?” Sorusunun cevabı şimdilik en ehlinde bile yokken bilinen tek şey Covid-19’un sonrasıyla, yaşamın bütün rutinlerini yerle yeksan edeceği.

Esasen Devlet ve din kavram ve kurumları etrafında şiddetli tartışma ve mücadelelerinin yaşanması kaçınılmaz görünüyor. Şimdiden devlet merkezli bir milliyetçilik ve mutlak müdahaleci devlet tartışmaları gündeme geldi bile. Çin, İtalya polarizasyonun üzerinden güçlü devlet müdahalesi ve kapitalist devlet (refah devleti vs) Sosyalist devlet meselesi gündeme oturacak gibi duruyor. Bugün tedbirler üzerinden birçok yerde “devlet” alkışlanmaktadır. Ancak günün sonunda salgınların doğal seyri ile müdahaleli seyri arasındaki farklar tartışıladursun muhtemelen anlamlı bir fark görünmeyecektir. Bu konunun tartışılması daha yeni başlıyor. Eski salgınlarda dini kurumlar toplumsal histeri oluşturma, azınlık ve heretik grupları şeytanlaştırma da önemli roller oynadılar. 20. Yüzyıldaki Yahudi soykırımı bir yanıyla veba salgınları sürecindeki şeytanlaştırmanın zirvesi gibidir. Bu konunun sadece bir yanıdır. Aynı zamanda dini inancın zayıflaması, ritüellerin farklılaşması, yeni heretik oluşumların artması da gündeme gelecektir. Yığılma tarzı şehirleşmenin bir kanserleşme olduğu sıkça tekrarlanıyordu zaten. Covid-19 sonrası bu fenomenin yaşanmazlığı neredeyse sabit konuma gelecek gibi duruyor. Ve elbette “temel çekirdek” aile kurumu da bu metamorfozdan kurtulamayacaktır. Majör soru tabiki de kapitalist modernitenin geleceği ile ilgili olan sorudur. Hayır, Covid-19 sonrası kapitalizm yıkılışına yönelmeyecektir.

Şimdilik mutlak ölçekte kesin olan şu: Neoliberalizmin elle tutulur savunulur hiçbir tarafı kalmamıştır. Özelleştirme, regülasyonlar ve finansallaşma süreci her yönüyle tartışmaya açılmış durumda. Merkantilizm benzeri kısa bir devlet-ulus süreci yaşanacak ama ne yapılırsa yapılsın kâr oranlarının düşüşü durdurulamayacak ve nispeten sanal olarak matematik hileleri ile yüceltilen büyüme oranları gerilemeye devam edecektir. Bir dönem daha temel bazı sektörler varlığını sürdürürken finans ve ticari sermaye ve oyunlar büyük rahatsızlık ve isyanlara konu olacaktır.

Sağlık, eğitim, ulaşım, barınma ve beslenme gibi temel başlıklarında kamu sektörlerinin yeniden yapılanması gündemi en çok meşgul  edecek konu başlıkları olacaktır. Çalışma biçimi, bileşimi ve süresi anda “evden çalışma” başlığıyla tartışılıyor. Şimdilik unutulan şey ise Covid-19 sonrası toplum için zorunlu olarak gerekli emeğin temizlik hizmetlerinden, maden sektörlerine kadar kaybettiği değer ve önemi yeniden kazanması olacaktır.

Bilim ve ikinci aydınlanma

Birinci aydınlanma esasen 17. yüzyıl ve 18. yüzyıllar boyunca bilim ve teknolojideki gelişmeler, üretici güçlerin gelişmesi üzerine yükselen olgu-kuram diyalektiğine dayalı bir olasılık sorgulaması etrafında şekillenen felsefi, siyasal ve sosyal bir hareketti. Özellikle 19. Yüzyılın ortası itibarıyla bu aydınlanma güçlü bir karşı saldırıya uğradı. Bu saldırıda romantizm merkezi unsurdu. Metafizik, sezgi, birey ve ruhi söylemler arkasına gizlenerek güçlü bir edebi söylemle etkili oldu. Nihayetinde Nazi hareketi ile vahşet boyutlarına taşındı.

Bütün bunlar “birinci aydınlanmanın” bazı karikatür söylemlerinden de faydalanmayı bildiler. Kuantum teorisi sonrası gelişen kesinliğin iptali, diyalektiğin sorgulanması ve “tamamlayıcılık” etiği 68’de büyük anlatıların sorgulanması, iktidar kurumlarının yapı sökümü, cinsiyet kodlarının yapı bozum ve edebiyat eleştirisi metotlarıyla hakikatin yorumlarda bir yorum olduğu postmodern iklime ulaştı. Aynı dönemde de “akıllı tasarım”, “alternatif tedavi” ve “yeni bilim” adı altında obskürantist- karanlıkçı söylemler bilimi yok saymaya başladılar.

Bu süreç çok katmanlı ve nüanslı bir süreçtir. Kolay tespitlere varılacak bir süreç de değildir. Ama Aralık 2019 itibariyle postmodern dalganın iyiden iyiye akamete uğradığı ve geçen süreç ışığında yeni dersler çıkararak bilimin bir yükselişe geçeceğini ve “ikinci aydınlanma” sürecinin başladığını pekala iddia edebiliriz. Sülükle tedavi, aşı karşıtı derekesinde saçmalıkların bile postyapısalcı felsefenin saygın kaynaklarına dayandırma günleri geride kaldı artık. Tesadüfe bakın ki ikinci aydınlanmanın başlangıcı IŞİD adı altında romantik söylemler ve karanlıkçı nostalji tezleri kullanan güçlerin yenilgisine denk geliyor.

İşte Covid-19 sonrası politikada da ikinci aydınlanma dalgası eşliğinde bilimsel eleştiri ve inşa ışığında yeni bir toplum, devlet, aile, kent ve köy planlarıyla ortaya çıkmak zorundadır. (bu konu başlığı başka bir yazının konusu olduğu için burada sadece bir girizgah yapmakla yetinelim.) Bu aydınlanmanın sürükleyici güçlerinin yeni bir manifesto yazmasının zamanı geldi. Çünkü geç kalmışlığının ne ilacı vardır ne de aşısı…


[1] https://sarkac.org/2019/10/salgin-hastaliklar-ve-bilim/

[2] a.g.m


*Yurttaş

Previous post
Canlı Blog | Vaka sayısı üç milyonun üzerinde: Salgında son durum
Next post
Putin, Rusya'da yeterli bireysel koruyucu olmadığını kabul etti