Ana SayfaManşet‘Demokrasi Yürüyüşü’nün ardından

‘Demokrasi Yürüyüşü’nün ardından


Nejat Uğraş*


“Ütopya ufukta: ona doğru iki adım attığımda o da iki adım geri gidiyor, on adım atıyorum o da on adım geriliyor. Ütopya ne içindir? İşte tam da bunun için, yani yürümek için.” [1]

Ortadoğu bin yıllardır ka(y)nıyor. Özellikle 20. yüzyıldaki fokurdama en çok Kürt halkını etkiledi. Kadim ülke Kürdistan dört parçaya bölündü. Emperyalist haydutluk ve yerli işbirlikçileri aracılığıyla dört parçada dört dörtlük yaşanan sömürgeci istilacılık bugün de kadim toprakları talan etme anlayışıyla dört bir yana saldırmaya devam ediyor. Kurucu aklını Kürd’ün yokluğu üzerine yaslayan; kurucu ideolojisini teklik üzerine kodlayan tarihsel blok, bütün enerjisini ve kaynaklarını müstemleke bir memleket yaratmak için harcadı. Müstemleke memleketin yurttaşları sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir kütle olmalıydı. Her ne kadar kendini “Kürt” zannedenler var idiyse, onların “makbul ve makul” bir çerçevede kendilerini “Türk” zannedecekleri türlü uygulama ve saçmalıklarla geçti yüz yıl. Ne Kürtler, Kürtlüğünden vazgeçti. Ne de Türk egemenleri bunu kabul etmekten.

Üçüncü bin yıla taşırılan bu sorun can yakmaya devam ediyor. Üstelik Kürd’ün olduğu her karış toprak parçası tehdit altında. Kürd’ün örgütlü olduğu her satıh ceberrut bir şiddetin hedefi halinde. Savaş halinde yaşıyoruz. İşin esası iktidar bloğunun “yönetememe krizi” artık bir “egemenlik krizine” dönüşmüş durumda.

Yönetememe krizi bir sürüklenmeyi içerirken, egemenlik krizi de çöküşü içeren bir süreç olarak işliyor. Ekonomiden dış politikaya;ekolojiden hukuka; parlamentodan sokağa varıncaya kadar bütün kavram ve kurumların burjuva içeriği bile boşaltıldı. Hepsi birer kabuk haline getirildi. Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, doğanın yağma edilmesi, kamunun talan edilmesi, işşsizlik, yoksulluk, yoksunluk, intiharlar ve yaşanan hukuk garabetleri çöküşün emareleri olarak epey zamandır TC devletinin semalarında bir heyula gibi dolanıyordu. Özellikle 7 Haziran süreci ile birlikte yaşanan politik kriz devletin kendini yeniden organize etmesiyle yeni bir merhale kazandı.

Otoriter konsolidasyonun sağlanması için Türkiye toplumunun en örgütlü gücü olan Kürtler ve HDP hedef tahtasına konuldu. İki kayyım seferi ile seçim sonuçları lağvedildi. Seçime ve sandığa olan güven en aza indirgenerek, Kürtler yeniden bir çatışma sahasına çekilmek istendi. Halkların demokratik ittifakı devletin baskı ve zor aygıtlarıyla dağıtılmaya ve parçalanmaya çalışıldı. Bunun belirli bir ölçüde başarıldığını da söylemek gerekiyor. Kürt sorunu devletin sinir uçlarını tahrip etmeye devam ediyordu.

İşte HDP, böylesi tahrip gücü yüksek toplumsal düzlem ve arka fonda yürüme kararı aldı. Herkesin durduğu bir zamanda, bir demokrasi yürüyüşü eyleme fikri oldukça kıymetliydi. Çünkü diyalektik mantıkta bütün gelişmenin itici gücü çelişki faktörüyle açıklanır. Hareket ederek üstü örtülmeye çalışılan çelişkiler hem keskinleştirilecek hem de teşhir edilecekti.

HDP’nin kurucu misyonu

HDP, Türkiye Cumhuriyeti’nin kavşak noktalarından biri olan “demokratik çözüm ve müzakere” sürecinin zemininde mayalanmış, kurucu aklı ve siyaset felsefesini Öcalan’ın oluşturduğu politik bir organizasyondur. Bu organizasyon, müzakere esası üstüne oturtulmuştur. Öcalan, ‘HDP bir müzakere partisi olacaktır’ derken, işaret ettiği esası şöyle işaretlemişti:

“HDP, ortak demokrasi mücadelemizde önemli bir tarihsel sapağa işaret etmektedir. 71 devrimciliği devlete isyan devrimciliğidir. 40 yıllık isyandan sonra artık devletle müzakere önemlidir. Zira devrimci mücadeleler ancak nitelikli bir müzakere süreciyle kalıcı bir insanlık kazanımına dönüşebilir.”

Ve dahi HDP’nin ilk kongresinde “Mahir’in emanetini sizlere teslim ediyorum” diyerek HDP’nin üzerinde oturduğu tarihsel bağlamı da işaret etmişti. Bu tarihsel bağlam HDP’nin temsil ettiği politik çizgiyi ve politik düzlemi belirler. O düzlemin sınırları her yerdir; fabrikalar; atölyeler; okullar, hastaneler, cezaevleri, sokaklar, mahalleler, varoşlardır. Hayatın olduğu her yerdir. Özetle Öcalan, herkese, HDP vasıtasıyla şunu hatırlattı. Hiç unutmamak kaydıyla. “Türkiye ve Kürdistan’ın demokratik mücadelesi ortaktır.” HDP, bu ortaklığın adı ve adresidir. HDP, adına ve adresine yakışır bir yol hikayesi yazdı.

Yolun hikayesi

“…Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil, yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz, hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viatorun/Yürüyen İnsanın eylemidir. Çünkü yürüyen insan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için…” [2]

HDP’nin “darbeye karşı demokrasi yürüyüşü” adı altında iki koldan örgütlediği eylem beklenenden fazla ses getirdi. Tabiri caizse kahir ekseriyetin ilgisine mazhar oldu. (Niyet sorgulamıyoruz.) Hakkari ve Edirne’den başlayan yürüyüş Ankara’da eşbaşkanların yaptığı açıklama ile son buldu. Hakkari ve Edirne’nin seçilmesinin altında birden fazla neden yatıyordu. Birincisi her iki kentin 7 Haziran seçim sonuçları sonrası oluşan toplumsal konjonktürde demokratik siyaset açısından sembolik bir değerinin olması, ikincisi de HDP’nin Türkiye partisi olma iddiası ile olan örtüşmesiydi.

Aslında bu örtüşme aynı zamanda kendi içerisinde bir itirazı da imliyordu. Resmi ideolojinin bir uçtan diğer uca kadar Türkleştirmeye ve tekleştirmeye çalıştığı koordinatları içermesi açısından da bir itiraz tonu taşıdığı aşikardı. Devletin resmi kardeşlik söylemlerinde Türkiye’nin batı ucundan çizgi çekilecekse ilk koordinat hep Edirne olurken, Kürdistan’a ait yerler duruma göre değişkenlik arz edebiliyordu. Gah Hakkari, gah Van, gah da Kars olabiliyordu. İki nokta arasına bir çizgi çekiliyorsa artık bir satıh da belirlenir. O satıh, devletin egemenlik ilişkilerinin konsolide edildiği geniş bir nüfuz uzamı sunar. Uzam, post-kolonyalist bir içerikle yeniden güncellemeye tabi tutulur. Dairesel bir döngü içerisinde çatışan güçlerin yarattığı baskı kuvveti sistemin çatırdamalarına sebep olur.

Edirne’den Van’a kadar; oradan Hakkari’ye kadar olmadı Mardin’e olmadı bütün Kürdistan’a kadar “sınıfsız-zümresiz kaynaşmış” bir toplum ideali resmi ideolojinin kurucu algoritmasıdır. Bu algoritma sabit kodlarla yazıldığı için sürekli dışarıdan müdahalelere karşı daha kırılgan hale geliyor. Sistemin kırılganlığı son kum tanesinin, kum tepesini en tepeden yıkmaya başlayacağı anı resmediyor. Bütün çabaları o son kum tanesinin tepeyle temas noktalarını kesmek. Bunun tek yolunun Jakobenist otoritarizm ile mümkün olduğunu düşünüyorlar. Tam saha pres eşliğinde, agresif bir şiddet anlayışıyla yargının, medyanın ve kolluk güçlerinin bütün marifetlerinden maksimum fayda prensibiyle herkese savaş açıyorlar. Bu savaşın merkezinde Kürdistan’ın ve Kürt siyasetinin olduğunu herkes biliyor. Ama sorsanız Kürt kardeşleriyle hiç bir dertleri yok. Vekilliklerini düşürdükleriniz sadece kendilerini Kürt sanıyor. Belediyelerini gasp ettikleriniz sizin kaynaşmış zümrenizin meczupları zaten. Sonuna kadar hak ediyorlar. Uydurma gerekçelerle, üfürükten tayyare iddianamelerle her gün operasyon çektiğiniz o kadınlar kendilerini İnguş sandığı için ceberrut ve eril uygulamalarınıza maruz kalıyorlar. İtiraf edin. Korkuyorsunuz. Partriyarkanız, o büyük tahtınız sarsılıyor. (Tabi ki bizim de. Ama biz memnunuz bu ahvaldan.)

Bu durumda artık “Kürt kardeş” söylemi amorf bir hal alıyor. Ve dahi kardeşlik söylemi de. Bütün kavram ve uygulamalar Jakobenist otoritarizmin konsolidasyonu için kurban ediliyor. Kabuk haline getiriliyor her şey. Ağızları nemlenmeden “buz tutuyor bütün resmi yalanlar.”

Mezkur durum artık yönetememe safhasının geçildiği yeni bir krizi işaret ediyor. Yönetememe krizi ile egemenlik krizi arasındaki vektörel salınım, egemenlik krizini aktüel hale getirmiş durumda. HDP’nin örgütlediği kitleler 7 Haziran’da sistemin en büyük meşruiyet sahasına nüfuz ederek büyük bir gedik açtılar ve algoritmayı bloke ettiler. Sandıkla okunan meydan muharebesini HDP kazanmıştı. Umut, bu ülkenin semalarından güleç yüzüyle kendini gösterirken, geç buluşmuş olsalar da Gezi’nin ve Botan’ın “toplumsal failler arasındaki gerçek bir ilişki”nin tamlayanı olarak HDP kendini imliyordu. “Halk potansiyel bir tarihsel aktör” olarak “farklarına rağmen ve farklarıyla yan yana durabilmeyi başarabilen eylemci kitlenin birliğini inşa”[3] ediyordu. İştirakçi bir ihtilal hareketi ufukta peydahlanıyordu. Lakin barikatın öte tarafında duran egemenler açısından vaziyet hiç de berkemal değildi.

“7 Haziran seçimi sonrası devletle bağdaşık olan AKP gibi siyasi hareketlerin ve onun uzantısı sivil toplum aygıtlarının Kürt bölgesinde zemin bulmakta zorlandığı ve devletin birçok bölgede neredeyse sırf çıplak şiddetiyle var olabildiği geç kolonyal (Mbembe, 2003) hakikatini görünür kıldı. Bu da bio-politik hizmet politikasıyla toplumsal meşruiyet üretme kapasitesini bölgede büyük ölçüde yitirmiş otoriter şirket devletin, şiddet araçları dışında elinde bölgeyi idare edebileceği başkaca meşru bir aracın ve gelecek vaadinin kalmadığı yapısal bir egemenlik krizine işaret ediyor”du.[4] Sistem içine girdiği egemenlik krizini aşmak için kendi kaynaşmış ve imtiyazlı zümresinin dışında kalanları “zındık ve mülhidler topluluğu” olarak kadloyarak algortimayı yeniden güncelledi. Blokaj kaldırıldı. Olağanüstü hal istisna olmaktan çıkarılarak olağan hale getirildi. Sonrası tufandı gerçekten. Yaşadık, biliyoruz.

7 Haziran 2015 tarihinden 31 Mart seçimlerine kadar yaşananlar bir makalenin konusu olmayı fazlasıyla aşar. Doktora tezlerine konu olabilecek ehemmiyette kritik dönüşümlerin yaşandığı ayırt edilebilir bir zaman-mekan diyalektiğine şahit olduk. 31 Mart seçimleri sistemim yeniden “error” verdiği yeni bir eşik olarak iktidar bloğunu kederlere gark ederken, birinci kayyım seferinin geçersizliğini de kayda geçiriyordu. Aslında iktidar bloğunun yaşadığı kriz burjuvazinin yaşadığı tarihsel ve döngüsel krizlerden azade gelişmiyordu. Sahip olduğu neoliberal diskur ile bu krize içkin tandansıyla evrensel, islamcı/neo-kemalist karakteriyle yerel eyleyişini reel politik düzleme sabitliyordu. Sartre atıfla, dünyada yapılacak onca hata varken aynısında ısrar ediliyordu.

Marx, Louis Bonaparte’in 18 Brumaire‘i adlı kitabında III. Napolyon’un gerçekleştirdiği darbeyi, amcası Napolyon Bonapart’ın daha önceden gerçekleştirdiği darbeyle kıyaslar ve daha sonra popüler olacak şu cümleyi yazar: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yenilenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.”

Marks’ın Hegel’e atıfla, yukarıda dile getirdiğimiz ünlü özdeyişini, Zizek ilerleterek şu tespitte bulunur. “Hegel’e göre, tekrar, tarihte kesin bir rol oynamaktadır: bir şey ilk olduğunda, önemsiz bir kaza olarak, vaziyetin iyi idare edilmesiyle kaçınmanın mümkün olabileceği bir şey olarak baştan savılır; ama aynı olay kendini tekrar ettiğinde, daha derin tarihsel zorunlulukla karşı karşıya olduğumuzun habercisidir. Napoleon 1813’te ilk kez kaybettiğinde, bu onun kötü şansı olarak görüldü; Waterloo’da ikinci kez kaybettiğinde ise, bu onun işinin bittiğinin açık bir göstergesiydi…” [5] (isteyen bunu kıssadan hikaye olarak not edebilir.)

Ne alaka diyeceksiniz. Şöyle ki;

7 Haziran’ı makus bir talih olarak kodlayan iktidar bloğu, 31 Mart’ı açık bir tehdit olarak gördü ve kendini sabitlediği yerden önü alınamayacak bir düşüşe eğim kazandırdı. Gerçekten iktidar bloğunun işi bitiyor muydu? Bunun üstünü örtmek için Kürtlere ve HDP’ye yüklenmenin dozajı arttırıldı. İki tarih aralığında Kürt siyasal hareketinin alamet-i farikası olan sokak hakimiyetini baskı ve zorun bütün yöntemlerini kullanarak sınırlayan ve gerileten devletli siyaset, kelimenin tam anlamıyla demokratik hareketi savunma mevzisinin içine iterek, bir futbol analojisiyle söyleyecek olursak defansı kalenin içine kurduracaktı. Eğer ki defansınızı kalenin içine kurarsanız gol yemeniz kaçınılmaz olur. Zaten kaçınılmaz olan yaşandı. Demokratik siyasetin yeni mekanı il ve ilçe örgütlerinin olduğu binaların içerisinde yapılan basın açıklamaları, kınamalar ve “kabul etmeyeceğiz” eşliğinde hamasetin pik yaptığı bir uzama savrulacaktı. Yeni mecra sosyal medya olacaktı. Açıkçası iktidar bloğunun girdiği mevzi mücadelesini sokak sathında yitiren Kürt siyasal hareketi olacaktı. Sokakla bağı kesilen demokratik siyasetin sıkıştırılacağı sınırlar belirlenmişti. Sadece vekiller yürüyebilecek, açık alanlarda yine onlar açıklama yapabilecekti.

Kitleyi milletvekillerinden ayırarak üstelik vekillerin etrafına tam teçhizatlı çevik kuvvet ekiplerinden çember şeklinde etten duvar ördüren devlet erbabı, dokunulmazlığa ve anayasal hakların kullanımına ilişkin fikrini de her seferinde bu vesilelerle beyan ediyordu: Ya çemberin içerisindesindir ya da içinde! Nitekim 15 Şubat 2019 tarihinde Mardin Milletvekili Ebru Günay’ın Amed’de polis çemberi içerisindeki görüntüsü somut koşulların somut görünürlüğü olan bir ibret vesikası olarak kayda geçecekti.

Yürüyüş çizilen çemberin dışına taşma, çemberi kırma ihtiyacının bir dışavurumuydu aslında. İki nokta arasına uzatılan resmi çizginin yol eyleyerek eğilip bükülebileceği daha içre bir yere de dokunuyordu. İktidar bloğunun siyaseti sıkıştırmaya çalıştığı dolaylı temsiliyet ilişkisi ters yüz edilirken; birbirine zıt iki noktadan birbirlerine doğru ilerleyen, aynı yöne ve ereğe sahip, merkezi kuvvetten koparak ama merkezden de kaçmayarak, yerelden ve yerinden merkeze ilerleyen bir yürüyüş eylendi. “Vekil” odaklı siyaseti HDP’ye dayatan iktidar bloğu bu kez baltayı kendi ayağına vurdu. Dokunulmazlık zırhını vekil ile halk arasında bir bariyer gibi kullanmak isteyen devlet aklı gerektiğinde orantısız bir güçle vekillerin etrafını sararak halkı eylemlerden tecrit taktiği yürüyüşle boşa çıkarıldı.

Çünkü bu eylemde nicelik değil nitelik esastı. Bir avuç insanla etki gücü yüksek eylemler, kuru kalabalıklarla yapılan eylem anlayışını yıkabilir. Sürekli hareket halinde, ilerleyen, hedefe kitlenen, mağduriyeti öne çıkarmadan derdini anlatmaya çalışan, her biri bir sıra neferi gibi, sokağa yeniden çıkmanın keyfini yaşayan, zılgıt çeken, halaya duran ama illaki yol eyleyen eylem anlayışı yeni dönemin manivelasına dönüşebilir. Vekil sayısını iki kolda paylaştıran HDP, – yasama faaliyetleri için de Ankara’da nöbetçi vekil bulundurarak – bu kez pasif savunma mevzisinin dışına çıkarak daha agresif ve müzakereci bir savunma anlayışıyla hareket edince, etkisinin umulandan daha fazla olduğunu yürüyüş esnasında fark etti.

“Yürütmeyiz, koşturmayız, baktırmayız”, “bu mahallenin namusu bizden sorulur kabadayılığının” sanırsınız ki memleket elden gidiyor yaygaralarıyla barajlanmaya çalışılması kitlelerde ters bir etki yarattı. Her zamanki gibi olağanüstü güvenlik tedbirleri eylemci katılımcılar açısından sürpriz olmadı. Asker ve polisin envanterinde bulunan bütün araç/gereçlerin havadan ve karadan Hakkari’yi bir podyum gibi kullanması kimseyi korkutmadı. Aksine herkesin bir an için kendinden şüphe etmesine bile neden oldu. Öyle ya, üzerlerinde önlük ve ellerinde lolipop, başlarında şapka dışında bir şey yoktu. Ve bildikleri Ankara’dan geliyordular. Yine Ankara’ya gideceklerdi. Üstelik arabalarıyla gelmiştiler. Buna karşı neredeyse F-16 filosunu kaldırmayı bile göze almışlardı. Yani Allah muhafaza vekiller o lolipoplar, şapkalar, önlükler ve arabalarıyla Hakkari’yi ele geçirseydiler? İnsanın “hiiiiiiii” falan diyesi geliyor. Sanırsınız Hakkari’ye büyük bir gerilla birliği inmiş. Bir telaş, bir panik. Bir vavayle hali. Gelsin genelgeler, gitsin yasaklamalar, kısıtlamalar. Havada dronelar. Yerde asabi abiler ve ablalar.

Televizyonlarda “bunlar ne yapmaya çalışıyor”cular. İşlerini nasıl gereksiz bir ciddiyetle yapıyorlar ama. Aman tanrım! HDP, bütün müfreze gücünü göndermiş ve vatan elden gidiyordu yani. Oysa ki yürümeye gelmişlerdi. Bir selam verip gideceklerdi. Çok yürüyemediler lakin çok sürdüler. Hatta ufak tefek kazalar da yaptılar. Yolda eğlendiler de. Hakları büyük. Asıl eylemi arabaları kullananlar yaptı. Onun için eylem yürüyüşten çok “Sürüyüş…” odaklıydı. Yani anlayacağınız bir yürütmediler HDP’yi. Takdire şayan bir vatan savunması yaptılar. Lakin zurnanın zırt dediği yeri anlamadılar: Bu kez HDP değil, devlet savunmaya geçmişti. Rol çaldılar. Muhtemeldir ki o rol üzerlerine çok yakışacak. Şimdi nasıl övünüyorlardır kendileriyle. ‘Yürütmeyiz’ dedik, yürütmedik, diye. Farkında değiller belki. “Yollar yürümekle aşınmayacaktı” lakin yolun kendisi içi boş hamasetleri aşındırdı. Bu kesin. HDP, alacağını aldı. Ve daha çok alacağı var…Bekleyin hele!

Hülasa;

Aklın yolu birdir. HDP’nin öncülük edeceği büyük bir demokrasi serhildanı ile sürece daha güçlü yanıt verebilir. Köylerden kasabalara, kasabalardan kentlere kadar demokratik ulus şiarıyla toplumsal kesimlerin “meclis” tipi örgütlemesini esas alan tabanist bir dalganın otoriterizmin ve faşizmin panzehiri olabileceği bu yürüyüşle test edildi. Devletin baskı ve zor politikaları demokratik siyasetin gerekçesi olmaktan çıktı. Baskı ve zora karşı demokratik meşruiyet esas alındı. Kendi öz gücüne dayanarak, yine kendi öz gücüne yaslanarak bu ablukanın dağıtılabileceği ile ilgili önemli bir deneyim yaşandı.

“Sağlam yürümenin ilk koşuludur bu: yolunu kendin yürüyebilmek için, yönünü kendin koymak zorundasın. Yönsüz yol yoktur—yol, ancak, bir yön ve bir yürümeden oluşur; yeni bir yol, yeni bir yön demektir. Yürünmemiş yol, yol değildir.” [6]


*Yurttaş


[1] Eduardo Galeano
[2] Frédéric Gros
[3] https://ayrintidergi.com.tr/halk-halk-egemenligi-ve-temsil-kavramlarina-iliskin-sorusturma/
[4] https://noktahaberyorum.com/kurt-siyasetinin-donusumu-ve-yapisal-paradokslar-bulent-kucuk.html#.XvH0_2gzZnI
[5] Slavoj Zizek , Komünist Ufuk, Encore Yayınları, s.11
[6] Oruç Aruoba, Yol
Previous post
6 üniversiteye rektör ataması
Next post
'Cizre'de salgın çok ciddi bir boyuta ulaştı, acilen önlem alınmalı'