Ana SayfaManşetKorona günlerinde aşk üstüne bir deneme

Korona günlerinde aşk üstüne bir deneme


Nejat Uğraş


“Biz arzudan yapıldık. Yaşam, isimsiz ve anısızken, yapayalnızdı. Elleri vardı, ama dokunacak kimsesi yoktu. Ağzı vardı, ama konuşacak kimsesi yoktu. Yaşam hiçbir çağla tanımlanamıyordu henüz. İşte o zaman arzu yayını gerdi, fırlattığı arzu oku yaşamı ikiye böldü ve yaşam iki kişi oldu. Bu ikisi buluştu ve gülüştüler. Birbirlerine bakmak güldürüyordu onları, birbirlerine dokunmak da.”

Eduardo Galeno[1]

Radyo dinliyorum. Klasik müzik sunumu yapan spiker kadın, “Bana göre tanrının yeryüzüne zarafet sunması için gönderdiği bir bestecidir Shubert” diye müthiş bir sunum yapıyor. İşte aşk böyle bir şeydir. Kendi Shubert’ini bulmak.

“Aşk kontrolü kaybetmektir” diyordu bir yazar. Aşka dair bir şeyler söyleyeceksiniz bence temel izlek bu cümle olmalı. Hani bütün etkili ve yetkili kişilere, “Ne yapsaydım, sizin gibi sıkıcı işlerle mi uğraşsaydım” diyen Diogenes’i Korona günlerinde daha iyi anlıyor insan. Üstelik bu cevabı Atina’daki çeşmenin yanında oturup mastürbasyon yaparken, “Ne yapıyorsun sen?” diyen Atina’nın önde gelen siyasetçilerine söylüyor.

Aşk… Eskiden beri, insanların çoğunun “bilmiyorum” cevabını verdiği en güçlü sorudur: “Aşk nedir?”

Lacan şöyle diyor: “Aşk, sahip olmadığınız (sizde olmayan) bir şeyi, onu sizden istemeyen birine vermektir/vermeye çalışmaktır.” “Sana sunduğum şeyi reddetmeni istiyorum çünkü bu, o şey değil” diye sürdürüyor. Mösyönün konuşmaları genellikle böyle bulmaca gibidir. Lacan’dan önce yaşamış olan Antik Romalı, Eski Latince döneminin ünlü komedya yazarı Plautus, “Aşk, elinde olanı değil, elinde olmayanı ister” diyerek Lacan’ın öncülü olmuş bir nevi. Andrey Platonov adlı yetenekli bir Rus romancı da, “Aşk, insanların hayatını adama ölçüsünün birimidir” diyerek meseleye başka bir boyut katmış. Yani “kaç kilo sendeki aşk?” sorusuna davetiye. Yersen!

Doğrusu bu benim de ilgilimi çeken bir konu. Aşk depresif/agresif bir duygudur. Yunanlılar aşkın en yüksek düzeyini tanımlayan sözcüklere sahipler. “Agope” diyor Yunanlılar metafizik aşkı da kapsayan düzeye. Bazen Agope’de iki insan da karşılaşabiliyor.

Aşk, güçlü bir cinsellik içermek zorundadır. Platon, “Aşk sevilenle bir bütünleşme arzusudur” derken, Nietzsche arzulananın değil, bilakis arzunun kendisinin sevildiğini iddia eder. Schopenhauer’un durumu fazlaca karikatürize ederken işaret ettiği bağlam yine cinsel olana dairdir. “Aşk, insan türünü sürdürmek için bireye kurulmuş tuzaktan başka bir şey değildir” der. Fransız yazar Chamfort, meseleyi giyotinin altına yatırır: “Aşk, karşılıklı iki geçici hevesten ve iki vücudun yakınlığından başka bir şey değildir.” Aziz Agustinos da “tek gerçek sevginin tensel değil tinsel, dünyevi değil tanrısal olabileceğini” iddia ederek mevzuya fazlaca irtifa kazandırıyordu. (Artık aşkın elinden ne çekmişlerse…)

Diyeceğimiz o ki, aşkı cinsellikten tecrit etmek istisnasız bir iktidar stratejisidir. Arzu ve duyguları itaate, biata kanalize etmektir. Ama aşk cinsellikten daha fazla şeyler de içermek zorundadır. Anlayış birliği değil, anlaşılma güveni ve ölüm arzusu olmadan aşk sanılanlar alevlenen cinsel arzu ile birlikte fazla iştahlı olmaktan başka bir şey değildir. İyi bir sevişmeden sonra insanda mekanı terk etme isteği uyandırırlar. “Ölüm arzusu” derken ölüm istemekten söz etmiyorum. Ölümü birlikte karşılayıp, ölümüne büyük bir arzuyla eşlik edeceğin bir sevgiliden söz ediyorum.

Tam da bağlam oluşmuşken, Haneke’nin “Amour-Aşk” filmini bir kez daha anımsamak gerekiyor. Modern çağ öncesi edebiyat bunu çok sık vurgulamıştır. Büyük denilen aşklar ölümle biter ya da Mecnun örneğinde olduğu gibi, delilikle. Bazı yorumcular öte dünyada kavuşmayı büyük bir aşkın koşulu haline getirmişlerdir. Aslında zorlama bir yorumdur bu. Bilinçdışı olarak Shakespeare’den Fuzuli’ye kadar bütün edebiyatçılar ölüm bilinci ve ortaklığı olmadan aşkın kandilinin çabucak söneceğini fark edince işi zirve noktasında, ölümle sonlandırmışlardır. Bütün aşk öykülerinde antagonist çelişkilerin (dönemi içerisinde ulusal, sınıfsal, mezhepsel) çözümü ölümde aranır. Zira dönemlerindeki toplumsal yapı diğer seçeneği kirletmekle tehdit ediyordu.

“Sıkıcı bir tekrar yaşanıyor” diye yakınıyor birçok insan. Bu tespiti aşkın sonu sanıyor herkes. Ve hatta ‘yeni bir aşka yelken açma’ derken de aynı şeyi ifade ettiğinin farkında değil bu herkesler.

Aşk istisnai bir durum olduğu kadar zorlu bir tesadüftür aynı zamanda. Bir yanıyla insanın başına şans sonucu geliveren bir yan etkidir. Yani “aşk istiyorum” diyerek yakın bir bara gidip bir aşk bulmak imkânsızdır. Bara bir tek atmaya gidersin, orada oturan bir kadın seni çarpar. Bu sadece başlangıçtır. Kritik an bundan sonra başlar. Yaşadığının bir aşk mı yoksa sadece güçlü bir cinsel arzu mu olduğunu ayırt etmektir asıl zorluk. Farklı tipte partner adaylarının bedensel hatları, kokuları, görüntü ve jestleri insanda aşk sanılacak güçlü imajlar yaratırlar. Çoğunluğu ilk cinsel temas veya birkaç tekrardan sonra bilinçdışı bir iticilik hissettirmeye başlarlar. Sonrası bildik hikâyedir işte. Bir kadını öncesinde veya sonrasında arzuların şelale olduğu durumlarda hayal edebiliyorsan orada aşk yoktur. Aşk sadece beklenir. Seyrekçe başına gelir sıkça da aşk sanılanın sıkıcılığıyla bırakır insan.

Şu Korona günlerinde Gabriel Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk‘ını bir kez daha okumak gerekiyor. Elli bir yıldan sonra Florentino Arizo ile Fermina Doza yataktadırlar. Çok sayıda kadın ve erkek, bir o kadar yalan geçmiştir aradan. İkili yaşlıdır. Yani cinsellik akıntıları kesilmiş ya da zayıflamıştır ama adeta iki ergenin arzuları vardır havada ve kavuşmanın ölüm kadar kalıcı o anı hâkimdir mekâna. Yani Aşk tatminle ilgili bir durum değildir. Evet, tatmin daima sınırlıdır ve sayısız bir biçimde gerçekleşebilir. Aşk her an bilinmeyene atılan bir adımdır. İşte partnerlerin yenilenme mücadelesi bunu yaratmakla ilgilidir.

Amacım aşkı ulaşılmaz bir noktaya taşımak değil. Bilakis aşkta müthiş bir sadelik ve sıradanlık da vardır. Bir kulübedeki yoksul bir çift yeterlidir aşk için. İşin önemli yanı birbirine karşı sanat eseri ile uğraşıyor gibi duyarlı, yaratıcı ve özenli olmaktır. Cinsellik bu sanatın en etkili alanlarından birisidir. Tam burada etnik aidiyetime uygun bir hikâye anlatayım. Araplara ait bir hikâye.

Oğlunu everen bir baba, nasihat niyetiyle, “Evladım eşinle birlikte olurken hem kendini zorlama hem de işi tadında yürütmek için dikkatli ol” deyince evlat da gençliğin etkisiyle, “Baba, ne demek zorlama. Ben sonuna kadar giderim” diye hava pompalayınca, baba, “Tamam oğlum, her sabah bu işi kaç defa yapmışsak paylaşalım” der ve sözleşirler. İlk gün evlat “sekiz” deyince baba “wahd” der. (Arapça’da “bir” demektir) Sadece 1, yazıyla da bir. Velhasıl çocuk yedi, altı, beş derken, baba her gün “wahd” der. Zamanla oğul birden giderek “dün gece çok yorgundum” ve/ya “geç geldim” deyince, Baba, hiç sektirmeden “wahd” demeye devam eder. Bu hikâye esas olarak verili toplumun klasik “aşırı kaçmaya” dair uyarılarından birisi olarak yorumlanıp bir kenara atılabilir. Ama biz yine de Lacancı bir diskurla “biz de olmayanı verme çabası” çerçevesinde ele alacağız bu durumu. wahd, bu hikayede meteforik bir anlam kazanır. Paylaşımı ve hazzı sürekli kılmanın bir yoludur. Aynı zamanda her seferinde cinselliğe yaratıcılık katma zorunluluğuyla sanata bir davettir. Oğulun tavrı ise bildiğimiz o obezliğin bir örneğidir ve esas olarak cinselliği rekabetçi bir iş, alışveriş alanı haline getirmeyi imler. Bu durum tarihin en eski eril veçhelerinden biridir. Pes-Modern zamanların da çok satanıdır: “Performansın azamet-i kudreti.”

Unutmadan şunu hatırlatmakta fayda var. Bazen tatlı bir sarılma/kucaklaşma o gün için her şeydir. “Ölüm de var, bırak dizlerinde biraz soluklanayım” demek bazen cinsel bir eylemden çok fazla şey ifade eder.

Şimdiye kadar anlattıklarımız esas olarak yaşananın AŞK -özellikle büyük harfle yazdım- olduğunu tespit etmekle ilgilidir. Oysa işin zor yanı sonrasıdır. “Âşık ile maşuk durumu nasıl korunacak?” Taocu bir cevap vererek kolaya kaçabiliriz: Durumu korumaktan kaçınmak gibi. Ancak hayat böyle değil. Sürekli yenilikler yaratma, kendini her seferinde aşma ve inceliği sürekli kılmak önem arz eder. Ancak yetmez. Durumların gerektirdiği zorlamalara tereddütsüz yetişebilmek de gerekiyor. Haneke’nin filmindeki erkeğin kadının arzusuna hizmet etme çabasındaki gibi. Ve sık sık “saçma” görüleni tercih etmek de aşkın devamı için zorunludur. Mantık dışı değildir. Ama aşkla akıl arasında daima bir uyuşmazlık vardır. Sevgiliyle ‘makul’ olanda buluşmaktan kaçınmak gerekiyor. Sonrasını ben de tam bilmiyorum. Sadece “keskin kılıç üzerinde yürümek” metaforuna başvurmak istiyorum. Yani aşkın ebedi eşlikçilerinden birisinin “korku” olduğunu hiç unutmamaktan söz ediyorum. Gerisi küçük ve duyarlı adımlarla yürümektir ve güzelliği devamlı görmek için gözü sürekli eğitmektir. Sanırız Mösyö Lacan bu konuda oldukça haklı. Oysa Plotonov “adanmak” gibi sadece aşkın bir konuda kompanent olabilecek bir durumu belirsiz bütünün yerine koymuştur.

“Spinoza’ya göre bütün duygular üç temel duyguya indirgenebilirler ve onların kombinasyonlarından ibarettirler… Varolma ve eyleme gücüm (arzu), bu gücün artışı (sevinç) ve azalışı (keder). Bu son derecede bedensel bir durumdur çünkü Spinoza duygulanışların hem bedeni hem de ruhu ifade ettiklerine inanıyordu. Ve bütün diğer duygular bu temel duygulardan türetilebilirler…”[2]

Şimdi. Buraya kadar hiç “sevgi” sözcüğünü kullanmadım. Çünkü;

Birçok dil aşk ve sevgi için ayrı sözcükler kullanır. İspanyollar “Amor” veya “Quirrer” sözcüklerini kullanır. Kürtler “evin” ve “heskırın”. Türkler, aşk – aşk kelimesi, Arapça aşekadan gelir. Aşeka, bir ağacı saran, besinini ağaçtan alan ve zaman içinde ağacı kurutarak öldüren sarmaşığa denir. –Ve sevgi. İngilizcede “Love” diye birçok şeye karşılık gelen torba bir sözcük var. Kimse tam anlamını bilmiyor. Farslarda da “dustdaren” diye bir fiilde aşka karşılık kullanılıyor. Bunu “dosta sahip olmak” anlamında kullanıyorlar. Nitekim Farsça’nın büyük yazarı Celaleddin-i Rumi -Mevlana diyorlar ya- esas olarak dosta sahip olma anlamında aşkı üzerine eklenecek bir şey bırakmayacak şekilde anlatmıştır. Bu dost bazen Tanrı’dır, bazen Şems’tir ve sıkça yalnızlığında hasbıhal ettiği benliğidir. Değil mi ki yedi asır sonra Mösyö Lacan, benliğimizin kardeşimiz olduğunu söyleyerek Rumi’ye yaslanır. “İki kardeşim var, ben ve Ernst” Benini kardeşi kadar seven bir aşık kadar mutludur ve aşkın dip kayalığı da tam burasıdır. Amiyane bir tabire dönüşmüştür “kendisini sevmeyen başkasını da sevemez” diye.  Yani “aşkta sevgi yoktur” deme riskine gireceğim. Sevgi bir meyildir. Bu anlamını en güzel Yunanca’daki “philia” karşılar. Ama aşk karmaşık ve bütünlüklü bir varlık durumudur. “Agape” ile karşılanır: inanç, güven, incelik, korku, özlem ve daimilik gibi bir karmaşayı içerir. Tam da bu yüzden her seferinde bizde olmayanı vermeye çalışmaktır. Yeteceğini umut ederek!

Bu arada size trajik bir kahramandan söz edeyim. Don Giovanni Juan… Derler ki Don Juan, her seferinde aşkı bulduğuna inanırmış. Ardından aldandığını düşünürmüş. Sonrasında da bu yanılgıya âşık olmuş. Aslında Oedipus onun yanında nal toplar. Neredeyse her adımı trajediye davettir. Aşkı aramakla başlıyor. Oysa Aşk aranacak bir şey değildir. Başa gelen bir şeydir. Hemen cinselliğe ulaşarak aşkı yaşadığını sanmış ve aynı hızla başkasına koşmuştur. Oysa cinsellikten başlayıp aşka giden bir yol yoktur. Aşktan cinselliğe giden sadece bir tek yol vardır. Onu da inşa etmek gerekir. Kadından kadına koşarak bir durakta aşka rastlamayı ummuştur. Oysa aşk bir kadında bulunacak bir şey değil. Sadece o kadında kök salan bir tohum gibidir. Onda bulduklarını başkasında bulamazsınız sanırsınız. Hep aynı şeyi yapıp farklı sonuçlar beklersiniz. Bir tek onda olan bir şeye yani bir öze aşık olursunuz. O, öze inanırsınız. Yaşamak istediklerini yaşadıktan sonra da gidememektir aşk. Hele ki bu topraklarda. Ötesini bilirsiniz işte. Bir sürtünme dinamiğidir ve tekrara tabidir. Yine de aşkta yaşananlar farklıdır. İçinde yok olmayı arzularsın ve hep bunu istersin.  Yani tohumu aramak gerekiyor, kadını değil. İşte bu yüzden aşkın vazgeçilmezi kavramsal ya da çıplak haliyle ölümde de soytarıcadır Don Juan’da… Belki Freud’a sorsaydılar, Don Juan’ın kadınlar tarafından kastre edilmekten korkan bir vaka olduğunu söylerdi. Oysa Don Juan efsanesinden ve öykünmelerinden geriye kalan aşktan korkan bir erkek fantezisidir. Karşılaştığı her kadınla seks yaşama fantezisi. Buradan negatif yola saptım ki aşkın ne olmadığı üzerinden aşkı nasıl daim kılacağımızı tefekkür edebilelim diye. Aslında kavram sıkıntısı var. “Korumak”, “daim kılmak” gibi ifadeler aşk sözcüğü ile uyuşmazlar. Yine Haneke’ye başvurarak aşkın her gün, her sabah yeniden başlayan bir tarzı olduğunu iddia edeceğim. Her sabah yeniden aşka başlamak gerekiyor. Yoksa hemen solar. Tetikte olma hali gibi. En nihayetinde aşkın bilinmeyene yönelen varlığını, sürekli değişen bir fonksiyonu olduğunu da biliyoruz.

Bir de “mutlu aşk yoktur” versiyonu var. Orası ayrı bir muamma. Çünkü çok politize bir versiyon. Çok netameli. Yazsak sütun yetmez. Kısaca özüne değerek denemeye devam edelim.

Aragon bu dizenin hikayesini şöyle anlatır. “Mutlu Aşk Yoktur dizesi 1943’de yazdığım bir şiirin dizesidir… Söz konusu mutsuzluk işgal yıllarının mutsuzluğu… Fransa’nın içinde bulunduğu o acıklı durumda mutlu bir aşk olabilir miydi? Ortak bir mutsuzlukta, bireysel mutlulukların olamayacağını söylüyordum… Gerçekte mutlu aşkın olup olmayacağı değil bu şiirde işlenen, mutlu çiftin olup olmayacağıdır…Kadın-erkek çiftini, erkeğin ve kadının en yüce şekli olarak düşünüyorum…Umarım gelecek günler kadın-erkek çiftine mutluluk taşır…”

90’ların en çok revaçta olan dizesiydi. Ne dizesi bildiğiniz slogan. Siyah beyaz devrimci kartların en çok satanıydı. Bir sevgili siluetinin altında yazardı: “Mutlu aşk yoktur!” diye. Dize Livaneli tarafından da bestelenince şarkıyı ayrı bir sevmişti ülkesi işgal altında olanlar. Aşkın başka bir hali vardı ortada. Aşk, kadınların ve erkeklerin saf tuttuğu yücelerde özgürlüğün dansına dönüşecekti . “evin” başka bir vücuda gelecekti. Öcalan, aşkın yeni formunu şöyle özetleyecekti:  “Biz Freud’un libidinal enerjisini politikleştirerek devrimci bir sanata dönüştürüyoruz.”

O hikâye böyledir. Ülkeniz işgal altındayken aşık olamazsınız, olsanız da mutlu yaşamazsınız. Çünkü Kürdistan’da aşk dogmatiktir!

Ama bu başka bir aşktır. Ancak aşkla yapılabilen cinsten… “Yıkıcı bir aşk bu, Yıkıyor milletin ortasına Tutku yükünü./ Bölücü bir aşk, Ekmeği suyu bölüyor. Günde üç öğün./ Hain bir aşk bu, Sizin eve hırsız girer. Onunkine polis./ Yasadışı bir aşk ,Evlenmeyi Hiç mi hiç düşünmüyor./ Soyguncu bir aşk bu, En sıradan ezgilerden Sevinçler devşiriyor./ Kökü dışarda bir aşk, Dante ile Beatrice\’inkine Fena öykünüyor./ İşgalci bir aşk bu, [ yüceler mesken tutanın diyor] Başka şey demiyor.”[3]

Bir kavganın güzelliği, bir inancın yüceliği ama illaki yeryüzü aşkın yüzü kılınıncaya dek!..

Hülasa;

Söylemiş olayım. “Bütün giritliler yalancıdır ve ben bir giritliyim…”

İnanıp inanmamak size kalmış.


Okura not: Aslında şu Korona mevzusu bitti. Bir süre için “Lampedusa” taktiği izlenecek. Hani hiçbir şey değişmesin diye her şeyi değiştirmek oyunu. Gerisi bilindik yeni bir kapitalist öyküye dayanacak gibi. Korona da artık normal grip muamelesi görecek. Aşı çalışmalarının koruma limiti yüzde yetmişi geçmiyor. Bir de virüsün hızlı mutasyona uğraması hesaba katılınca ondan da bir şey çıkacağı yok. Lakin “Devletin Dönüşüne” ilişkin belirlemeler yapılıp duruyor. Oysa Korona’nın daha da öncesinde Karınca’nın sütunlarında devlet merkezli milliyetçilikten söz ettiğimizi kimse okumamış herhalde. Bu tartışma çok su kaldıracak bir tartışma. Mesele, durumları analiz etmek de değil. Keza bunu dünyada çok kişi olasılıkları bir bir sıralayarak fikir verecek düzeyde yapıyor. Asıl soru Lenin’in sorusudur: “Ne yapmalı?” “Nasıl bir program, nasıl bir örgütlenme?” soruları cevaplanmadan Kapitalizme ömür biçmek saçma ve sıkıcı bir tekrardan ibarettir. Kapitalizm uzun süre bizimle birlikte yaşayacak. Şu anda herkes problemin parçasıdır. Çözüm ilan edilinceye kadar. O vakte kadar aşkı ıskalamayın he…

[1] Eduardo Galeano, “Aynalar”, Çev: Süleyman Doğru, Sel Yayıncılık, s.9

[2] Ulus Baker, “Spinoza ve Aşkın Diyalektiği” http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=8,81,0,0,1,0

[3] Cemal Süreya, “Bu Bizimki”

Previous post
Amerikalı Siyah Sosyalistler'den "ikili güç" için 7 başlıklı öneri
Next post
Kitap seçkisi: “Psikanaliz ve Bilinçdışı”, “Küçülme” ve “İkili Devlet”