Ana SayfaYazarlarAbdulmelik Ş. BekirLibya, Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz’de şer politikaların çıkmazı

Libya, Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz’de şer politikaların çıkmazı


Abdulmelik Ş. Bekir


Dışarıda savaşmayı ve savaştırmayı temel strateji haline getiren AKP-MHP iktidarı Türkiye’yi hızla bir şer devleti haline getiriyor. İçerdeki ekonomik, politik ve toplumsal kriz ve sıkışmayı dışarıda yarattığı gerginlik ve savaşla aşma gibi oldukça tehlikeli bir politika izliyor. İç ve dış politikayı savaş retoriğine oturtması kısır bir döngü olduğu gibi bumerang etkisi de oldukça fazladır. Suriye politikasıyla başlayan bu kısır döngü Irak ve Libya ile devam ediyor. Arap ve Kürt coğrafyalarının yayılma alanı olarak gören Neo-Osmancılık hayaline dayalı bu strateji, Arap halk ayaklanmalarıyla birlikte bir tercih olarak başladı. Ortadoğu halkalarının tarihsel, toplumsal, kültürel ve coğrafik gerçekliğiyle yakından uzaktan alakası olmayan yanılgılı ve fantastik tarih okumasına dayanan “İslam âleminin hamisi olma” stratejinin Suriye’de duvara toslaması uzun sürmedi.

Arapların ve Kürtlerin bu biatçı ve asimilasyonist politikayı kabul etmeyeceğini, Türk-İslam sentezinin uydurduğu fantastik tarihin dışında bölge gerçekliğini az çok bilen herkes bilirdi. Neo-Osmancılığı kabul etmek bir yana halklar en güçlü şekilde bu fantastik politikanın önünde durdu ve boşa çıkardı. Bu saatten sonra Neo-Osmancılık savaşarak bu gayelere ulaşmanın arayışına girişti. Bu arayışın büyük bir insani, ekonomik ve askeri külfeti var. Hegemon güçler bile dış müdahalelerin yükü altından kalkamazken, siyasi, ekonomik ve toplumsal kriz yaşayan orta ölçeğin bile altında olan Türkiye’nin bu macerayı başarıyla tamamlaması mümkün değildir.

İçerde iflas eden ve hataların hesabını vermek istemeyen AKP-MHP iktidarının bir tercih olarak giriştiği Neo-Osmancılık politikasının sürdürülmesi artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Dışarıda girişilen savaş ve gerginlik üzerinden iç siyaseti konsolide etmenin dışında bir çaresi ve alternatifi kalmamıştır. Ya yenilgiyi kabul ederek iktidarı terk edecektir ya da sonuna kadar bu savaş ve gerginlik politikasını sürdürecektir. İçeride gelişen krizleri ve krizlerin tetiklediği toplumsal itiraz ve muhalefeti ancak dışarıda yürüttüğü savaş üzerinden bastırabilir. İktidarın kısır döngüsü de burada başlıyor. Bir yandan dışarıda yürüttüğü ve birçok gücün karşısında durduğu, başarması mümkün olmayan ancak külfeti giderek ağırlaşan hedefler için nafile bir savaş yürütmek, öte yandan bu politikaların içerde yarattığı ve eninde sonunda patlak verecek olan ekonomik, siyasi ve toplumsal krizin görülmesini ve tartışılmasını engellemek.

Birbirini tetikleyen zıt iki durumun uzun süre birlikte yürütülmesi ve yönetilmesi mümkün değildir. AKP-MHP iktidarının toplumu cebir ve şiddetle bastı altında tutmaya çalışması, kimseyi konuşturmaması, kendilerine biat etmeyen ya da kendilerine karşı muhalefet yapan herkesi “hain” ve “terörist” yaftasıyla düşmanlaştırmasının nedeni bu zıt durumun yarattığı sıkışmışlık ve çaresizliktir. Bu bir yönetememe durumudur. Uzun süredir AKP-MHP iktidarı yönetme kabiliyetini kaybetmiştir. Tutunduğu tek dal ise dışarıda savaş ve gerginlikle tabanını milliyetçi duygular üzerinden konsolide etmek ve muhalefeti şiddet araçlarıyla bastırmaktır.

Cebir ve şiddet içerde göreli olarak belli bir sonuç verse de dışarıda denkleme etki eden farklı faktörler nedeniyle sonuç almak o kadar kolay değil. Neo-Osmancılığın kendi eliyle yarattığı ve giderek bir bataklık haline gelen Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, Libya dosyalarına bakıldığında bu gerçeklik tüm çıplaklığıyla görülüyor. Tekelleştirilen basın üzerinden her ne kadar içeride başarı hikâyeleri anlatılsa da gerçeklik oldukça farklıdır.

İçerde iflas eden ve hataların hesabını vermek istemeyen AKP-MHP iktidarının bir tercih olarak giriştiği Neo-Osmancılık politikasının sürdürülmesi artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Dışarıda girişilen savaş ve gerginlik üzerinden iç siyaseti konsolide etmenin dışında bir çaresi ve alternatifi kalmamıştır. Ya yenilgiyi kabul ederek iktidarı terk edecektir ya da sonuna kadar bu savaş ve gerginlik politikasını sürdürecektir.

Neo-Osmancılığın büyük bir serüvenle giriştiği ancak bir bataklık haline gelen dosyaların başında Suriye geliyor. Bu konuda çok şey yazıldı, çizildi. Birçok aktör bu alandan elini ayağını çekti. İlk günkü hesap ve ajandalardan şimdilerde eser yok. Toplumsal, siyasal, ekonomik ve imar olarak harabeye dönüşen ülke şimdilik büyük oranda Rusya’nın hâkimiyetinde ya da daha doğrusu elinde kaldı. Külfeti giderek artan dosyayı kapatma niyeti var ancak alanın diğer belirleyici ve karşıt pozisyonlarda bulunan aktörleri ABD-İsrail ile İran arasında sıkışmış vaziyette.

Rusya, ABD ve İsrail’le anlaşmadan burada istikrarı sağlamayacağını biliyor. Bu konuda bir uzlaşma arayışı var. 2019 Ağustos’un da Tel Aviv’de yapılan üçlü toplantıda İran’ın bölgedeki gücünü zayıflatma üzerinde bir uzlaşma sağlandı ancak Rusya bu konuda hala başarılı olmuş değil. İran’ın direncini kıramayan Rusya, son bir yıldır ülkede daha derinlikli değişimlere girişti. Ordu gücü ve askeri polisinin yanı sıra kendine bağlı yerel güçleri geliştirme adımlarını atıyor. Hakeza bürokratik ve ekonomik yapılara da el atmaya çalışıyor. Bunun amacı Esad rejimine bazı taleplerini kabul ettirerek İran’ın nüfuzunu azaltmak ve bunun üzerinde ABD-İsrail ikilisinin kendi çözümü önünde engel olmaktan çıkarmaktır. Ne kadar başarılı olacağını önümüzdeki dönemde göreceğiz ancak Şiiliği ideoloji haline getiren İran’ın bu alandaki nüfuzunu askeri olarak kısmen sınırlamak mümkün olsa da politik ve toplumsal nüfuzunu zayıflatmak oldukça zor.

Trump önderliğindeki ABD, bölgede ciddi bir prestij ve güç kaybı yaşadı. Hala bir stratejisi olup olmadığı belirsiz. Suriye Özel Temsilcisi James Jaffrey’nin geçen haftalarda ifade ettiği “bu alanı Rusya için bataklık haline getirmek” söylemi yeni bir politikanın işaret fişeği olabilir. 15 Haziran’da yürürlüğe giren yaptırımlar bu yönde atılan önemli bir adımdır. Öte yandan Kürtler arası birlik görüşmelerine katalizörlük yapması hem Kürtler için hem de Suriye için diğer önemli bir gelişme. Şimdiye kadar Suriye’de bulunma hedef ve gerekçelerini DAİŞ karşıtı mücadeleyle izah eden ve bu bağlamda Suriye Demokratik Güçleriyle (SDG) ilişkisini askeri-taktik bir ilişkilenme olarak tanımlayan ABD’nin Kürtler arası birlik diyaloğunda yer alması dikkatle takip edilmesi gereken bir husustur. SDG ile kurulan askeri-taktik ilişkinin siyasi ilişkilenmeyi de içerecek bir stratejiye dönüşüp dönüşmeyeceği önemlidir. SDG ile ilişkilerin politik seviyeye evrilmesini ABD’nin Suriye’de bir strateji geliştirdiğine yormak mümkün. Ancak bunu söylemek için henüz erken.

Suriye’de belli bir askeri varlığı barındıran Türkiye ise neredeyse cihatçı gruplar dışında denetimindeki bölgelerde yaşayan halklar başta olmak üzere herkesle kavga halinde. Varlığı Araplar ve Kürtler tarafından şiddetle reddediliyor. Radikal cihatçı gruplara dayanarak burada barınması münkün değil. İran gibi halkla ideolojik, politik ve toplumsal kabul görme ve nüfuzu olma bir yana tam tersi bir düşmanlık durumu var. Bir gücün bir alanda tutunmasının temel şartı yerelde bir halk dinamiğine dayanmaktır. Türkiye’nin böyle bir gerçekliği yok ve onun için bir türlü istikrarı sağlayamıyor. Buradaki tek hedefi Kürtlerin kazanım elde etmesini engellemek. Bu nedenle Kürtler arası birliğin gelişmesini kendisi için büyük bir tehlike olarak görüyor. Kürtler arası birlik çalışmalarına paralel olarak ABD ile yeni gerginlikler yaşaması yüksek ihtimaldir. Ancak ne yaparsa yapsın günün sonunda bu topraklardan çıkacaktır. Cihatçı gruplara dayanarak kalması ısrarı saplandığı bataklığı derinleştirmekten başka sonuç vermez.

Neo-Osmancılığın önünde olan ve giderek Suriye ile bağlantılı hale gelen diğer bir dosya son günlerde ön plana çıkan Libya’dır. Şimdilik iç politikada kullanmak için kullanılışlı bir araç olsa da ilerde hem Libya halkları hem de Türkiye halkları için insani ve ekonomik kaynakları tüketen bir kara deliğe dönüşecektir. Libya dosyası Suriye’den de daha karmaşık ve çok aktörlüdür. Avrupa’nın sömürgecilik döneminden kalan nüfuz alanıdır. Ciddi bir sarsıntı yaşayan Avrupa Birliği şimdilik ciddi bir dış politika geliştirmese de İtalya ve Fransa’nın bu alana bigâne kalması mümkün değildir. Neo-Osmancılık burada Avrupa ülkeleriyle yeni gerginlikler yaşayacaktır.

Rusya ise burayı Afrika kıtasına açılma alanına dönüştürmeye çalışıyor. Bu hedefini kolaylaştıracak tüm aktörlerle çalışmaya yatkındır. ABD’nin pozisyonuna bağlı olarak Türkiye ile bazı konularda uzlaşma ve anlaşması mümkün olduğu gibi tersinden karşı karşıya gelme ihtimali de yüksektir. Türkiye ve bağlı güçler her ne kadar son dönemde kimi ilerlemeler kat etse de bunun büyük gelişmelere yol açması düşük bir ihtimaldir.

Ulus devletçiliğin gelişmediği, devlet dışı toplum ve yaşamın en yoğun olduğu yerlerden biridir Libya. Bir gücün ülkenin tamamına hâkim olması bile, burayı yöneteceği ya da tutunacağı anlamına gelmez. Aşiretlere bağlı olarak dengeler çok kısa sürede değişebilir.

ABD’nin burada da gözle görülür bir stratejisi yok. Afrika’da NATO ile birlikte farklı isim ve misyonlarla önemli bir askeri varlığı olsa da odak noktası şimdiye kadar El Kaide ve türevlerine karşı mücadele oldu. Washington’u kuşkulandıran, Rusya’nın bu alana girmesidir. Rusya’nın Türkiye ile karşı karşıya gelmesini ister ancak Türkiye’nin destek verdiği İhvancı hükümeti desteklemesi zayıf bir ihtimaldir. Zira temel müttefikleri olan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır başta olmak üzere Arap ülkelerini karşısına alması pek olası değildir. Dolayısıyla şimdilik nötrdür durumda kalıyor. İleri de yeni bir strateji geliştirip geliştirmeyeceği en az Suriye kadar muğlâktır.

Kasım seçimleri nedeniyle Trump kısa süre sonra topal ördek konumuna düşecektir. Yeni bir strateji geliştirmesi pek mümkün görünmüyor. ABD’nin bu alanlara yönelik yaklaşımı başkanlık seçimleri sonrasına kalmış durumda. Stratejisi de Trump ve Biden’in seçilmesine bağlı olarak farklılıklar içerecektir.

Libya dosyasına bağlı olarak Doğu Akdeniz’deki gerginlikler artacaktır. AKP-MHP iktidarının politikalarının en fazla çıkmazda olduğu yerlerden biri de burası. Karşısında önemli bir koalisyon var. Güney Kıbrıs, Yunanistan, Mısır ve İsrail arasında enerji yataklarını arama, çıkarma ve sevk etme konularını içeren ekonomik ve siyasi işbirliği platformu özü itibarıyla AKP-MHP iktidarının Doğu Akdeniz’deki politikalarına karşı bir oluşum.

İtalya, Fransa, İngiltere ve ABD de ekonomik olarak bu platformu ve tezlerini destekliyor. AKP-MHP iktidarının bu alana bir iki sismik araştırma gemisi göndermesi çok bir anlam ifade etmez. Varlığı yokluğu ve geleceği belli olmayan Libya’nın İhvancı gruplarıyla imzalanan Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması’nın etkisi ve geleceği de İhvancı gruplarınki kadar belirsiz. Dolayısıyla mevcut savaş ve gerginlik politikaları Doğu Akdeniz’de çıkmazdan başka bir sonuç üretmeyecektir.

Sürekli savaş konseptinin yürütüldüğü diğer bir alan Federal Kürdistan Bölgesi olmaktadır. Bu yeni bir şey değil. Türkiye’nin yıllardır bu alanlarda askeri varlığı var. Bu varlığını yeni operasyonlarla genişletmeye ve kalıcı olmaya çalışıyor. Operasyonlarla burayı yayılma alanı haline getirmenin yanı sıra içerdeki sıkışmışlığı aşmada da bir kaldıraç olarak kullanıyor. Libya, Doğu Akdeniz ve Suriye’de karşı karşıya kaldığı güç kombinasyonları nedeniyle Irak’ta yerel, bölgesel ve küresel güçlerin sessizliğinden faydalanarak daha fazla zemin bulduğu söylenebilir. Ancak kısa vadede bazı getirisi olsa da orta ve uzun vadede buralarda tutunması mümkün değildir. Askeri varlığı dışında politik bir meşruiyeti ve destek göreceği, dayanacağı toplumsal bir dinamik yoktur. Hiçbir güç, bir halkın hilafına, üstelik o halka düşmanlık yaparak kalıcı olamaz. Tarihin çöplüğü halkların hilafına topraklarını ele geçirmeye ve kalıcı olmaya çalışan kolonyalist ve emperyalist güçlerin yenilgisiyle doludur. AKP-MHP iktidar bloğunun Federal Kürdistan Bölgesi’ndeki varlığının sonucu da bundan farklı olmayacaktır. Halkın Türk askeri varlığına karşı zaman zaman ayaklanmalara dönüşen tutumu bu sonucu garantiliyor.

Öte yandan Arap ülkeleri de Türkiye’nin Irak’a yönelik politikalarını Libya ve Suriye’de olduğu gibi Türk yayılmacılığı olarak değerlendiriyor. Mevcut kapasiteleri ve bazı politik denklemler nedeniyle askeri bir karşılık vermeseler de “işgal” olarak değerlendirdikleri kesin. Şengal ve Mahmur’a yönelik son hava saldırılarına karşı ilk defa bu düzeyde sert tepki gösterdiler.

Burada kalmaya çalışmak ve bunda ısrar etmek Kürt ve Arap halklarıyla savaşı ve buna bağlı olarak gelişen düşmanlığı derinleştirmektir. Uzun vadede buraların bir bataklığa dönüşmesi kaçınılmazdır. Ancak içerde sıkıştıkça, yenilgi ihtimali arttıkça, ekonomik ve siyasi kriz derinleştikçe AKP-MHP iktidarının bu operasyonlarını sürdüreceği aşikâr. AKP-MHP iktidarının bundan sonra bir saniye bile gündemin içe dönmesine ne tahammülü var ne de buna dayanabilirler. Operasyonlarla içerde milliyetçiliği yükseltmek, tabanını konsolide etmek, muhalefeti bastırmak, ekonomik ve siyasi krizin tartışılmasını engellemenin öncelikli olmasının nedeni de budur.

AKP-MHP iktidarının bundan sonra bir saniye bile gündemin içe dönmesine ne tahammülü var ne de buna dayanabilirler. Operasyonlarla içerde milliyetçiliği yükseltmek, tabanını konsolide etmek, muhalefeti bastırmak, ekonomik ve siyasi krizin tartışılmasını engellemenin öncelikli olmasının nedeni de budur.

Diğer alanlarda olduğu gibi burası da AKP-MHP iktidarı için bir kısır döngüdür. Sürekli savaşın külfeti içerde emekçinin, işçinin, işsizin, yoksulun sırtına yeni vergiler olarak yüklenecek. Ekonomik ve siyasi kriz derinleşecektir. Söylem ve eylemi bitmiş olan AKP-MHP iktidarının sadece milliyetçilikle toplumu uzun süre savaş psikolojisi ve atmosferinde tutması eşyanın tabiatına aykırıdır. Önünde sonunda bu savaş siyasetinin bumerang etkisi artacaktır. Bu da Libya, Suriye ve Federal Kürdistan bölgesinden birçok halkın düşmanlığını kazanarak çıkmaktır. Ekilen düşmanlık tohumları on yıllarca yeni engeller olarak Türkiye’nin karşısına çıkacaktır. Doğu Akdeniz’de de Türkiye karşıtı olarak oluşan statükoya razı gelinecektir.

Evet, zor bazen oyunu değiştirir ancak Türkiye’nin mevcut kapasitesi ve zoru, girdiği alanlardaki oyunu değiştirmeye yetmiyor, yetmeyecektir. Ekonomik, insani, askeri ve politik gücünün üstünde maceralara kalkışmanın sonucu büyük insani ve ekonomik kaynak israfının yanı sıra her zaman hüsran ve zararla sonuçlanmıştır.

Previous post
Soykırım ve kölelik üzerine kurulu ABD'nin dizinde ezilmiş Dünya 'nefes alamıyor' - Andre Vltchek
Next post
Anayasa Mahkemesi'nden Demirtaş için hak ihlali kararı