Ana SayfaManşetBütün yara’larım yar’dan değil elbet

Bütün yara’larım yar’dan değil elbet


Reyhan Hacıoğlu


Bütün yara‘larım yar’dan değil elbet. Vardır herkesin ve her şeyin bir açtığı. Nitekim geçmeyen de. “Ve fakat bu derin bir mevzu Müzeyyen” vaktim yok girmeye…

Sayıların bir anlamı yok tek başına, bir yara‘ya denk gelmiyorsa şayet. Ve 3 bin 500 yılın da benim için bir hükmü yoktu bunca ağır bir özleme denk gelmeden evvel… İnsan yara yaşı kadarmış. Var ya hani ağaçların yaşları köklerindeki halkalar kadarmış. Saydım ben de çok bin kez tane varmış. Hangi ara bu kadar yara açıldı, hangi ara bu kadar büyüdüm. Hayret!

Sokaklar tenha iken, korkunç da kalabalıkken çok mu ayık. Bizi öldüren bu gerekesiz, lüzumsuz ve ‘cahil’ kalabalıklar değil mi? Onlar en bilmişler ve “namuslular” bizler ise “yollular”. Yolda değilse bile yola gelecekler. Gülsen ayıp, sussan suratsız olursun; velhasıl sürekli ölçülü ve edepli olmalısın.

1, 2, 3………… birden artar sayıları ve bir bakarsın hop 60 bile olmuşlar. Kimin umrunda “lan”; ben mi dedim gel bu ülkeye! Köpek için ölmesi ‘aptallık’, laf edilen kadına destek olması ise düpedüz ‘ahlaksızlık’. Nitekim döverek öldürdüler çocuğu. Burada hiçbir iyilik “karşılıksız” kalmaz yani biliyon mu?

Kılıç sağ elle tutulunca kudret, sol elle tutulunca bilmem neymiş. Amannnn bana ne, hepsi korona olsa keşke. Acaba çarpılır mıyım, kutsal mekan sonuçta! Ya yok ya; sonradan şey eti bunlar. Şov işte yoksa ne katiller, ne sapıklar, ne sapkınlar orada saf tuttu da kimsenin ruhu duymadı. Hayır o değil de bankamatiğe nasıl çıktılar. Paranın üstünde namaz kıldılar bildiğin. Oh mis, en azından eve götürecek ekmek parası olmasa da gönlü rahat!

Bazen düşünüyorum da, ama cidden sadece bazen, sürekli düşünmek akıl kârı değil zira. Bir de düşün düşün nereye kadar. İşte o zaman diyorum ne yürek var ya bizde. 800 hafta, koskoca 800 hafta. Hiç gelmeyecek olanı, hiç sesini duymayacak olanı, bir kemiği dahi kalmayanı beklemek. Ah be annem demediler mi sana ‘beni alanlar; dönemez o bir daha’ diye… Gözleri keder kuyusu, sesleri ah’lar ağacı, gülüşleri sahipsiz ülkem ve elleri öfke dolu bir dolu insan. Dağlar ve taşlar dile geldi de o kadınlar o betondan ayrılmadı.

Ben zira‘yı bir filmde görmüştüm yok ya en fazla duymuşumdur. Ondan beridir kullanıyorum. Bendeki biriktirme hastalığı sanırım, kelimeleri, insanları, kutuları ve taşları. Gerekli/gereksiz, kıranı/dökeni, değerliyi/değersizi demeden biriktiriyorum işte. Sonra bakıyorsun koca bir kalabalık. Yok insan‘a bir şey dediğim yok, hani yani insansa şayet o da. Ama o kadar var ki insanımsı olan. Çok da benziyorlar ha herkese. O yüzden bu kadar kadın “en sevdikleri” tarafından her gün, aniden, birden ve en vahşice şekilde öldürülüyor.

Bin liraya şezlong mu olur? Paran varsa olur tabi! Yoksa ne olur biliyor musun; pazardan geçmez, bakkala uğramazsın ve her gün dördüncü sayfaya “intihar” olur gidişin. Ne haberler ama; atlayan mı, kendini vuran mı, boynuna ipi geçiren mi… Her kentten, her yaştan… İçim karardı. Ha öyle diyordu; “Sen çok iç karartıcı yazıyorsun”. Sanki ortalık güllük gülistanlık da bir ben akşamdan kalma.

Sahi nasıl başarıyorsunuz? Her gün ölmek, her gün tutuklanmak, her gün tecavüze uğramak, her gün dövülmek, sövülmek, sömürülmek… Öfkeliyiz de benim “babam” hani öfke! Biri yazmış; “Biz Göğebakma Durağında göğe bakarken onlar atla Üsküdar’dan gelip Ayasofya’da namaz bile kıldılar,” diye. Haksızlık etmiyorum, tabi ki; sanatçılar, aydınlar ‘yeter’ diyor, kadınlar sokakta dayak yese de durmuyor, siyasetçiler bir baştan bir başa yürüyor. Eeee ama? Kim o peki o BİZ’den uzak duranlar. Gelsin bir şey diyeceğim…

Bütün yara‘larım yar’dan değil elbet. Misal çatıdan da düştüm ben. İnsan bir şeye çok inanınca ve olmazları olur kılınca. Ve ola ki o mümkün birden dağılınca ve cam sesleri gelince her yerden; ayağa kalkacak gücü kalmıyor, saçları dağılıyor, başı ağrıyor, dünya yansa yüzünü dönüyor. Bir ağlamak hep düğümleniyor. Kime baksan anlamsız, ne söylesen üç nokta, ne alsan tatsız… İşte çatıdan düşmek böyle bir şey.

Madem koca dağları devirecek güçte değiliz neden öyle konuşur, öyle yürürüz, öyle görünürüz. Nitekim tüm kaybetmişliklerimiz olağanca inanmışlıklarımızdan değil mi? İşimi kaybetmem, dostumu, inancımı, gücümü, sevgimi, paramı, inandıklarımı, en sevdiklerimi… Burçlar değişmiş ya. Keşke herkes kendine yakışanı bulsa da hayata öyle devam etse. Ve biz bir bakışta anlasak doğruyu, eğriyi, aynada neremiz kötüyü…

Ben “anlamazlar” burcundanım sanırım. Aklım almıyor zira olanları ve olmakta olan her şeyleri. Ve her ne yaşarsa yaşasın dönüp dönüp doğru bildiklerini kıble kabul edenlerden sanırım.

Previous post
Akdeniz’de dev çöplükler oluştu: En çok kirleten üç ülkeden biri Türkiye
Next post
Münir Göle'den iki yeni fotoğraf kitabı