Ana SayfaManşetİktidar bloğunun savaş mekaniği

İktidar bloğunun savaş mekaniği


Nejat Uğraş*


“‘Bu savaşta bir sürü aptalca şey var,’ dedi Agustin. Bu savaşta ucu bucağı belli olmayan bir budalalık var.” [1]

İktidar bloğunun, Fırat’ın hem doğusunu hem de batısını elindeki baskı, zor ve şiddet araçları dışında idare edebileceği başka “meşru” bir araç kalmamıştır. Eldeki araçları içeride ve dışarıda gerektiğinde savaş koşullarına evrilterek otoriter konsolidasyonunu sağlama yönünde hiçbir şeyden çekinmemektedirler. Öyle ki seçimlerin iptali ve parlamentonun feshiyle faşizmin ilanına varabilecek geniş bir repertuvarda hareket edebilecek kadar gözlerini karartmış durumdalar.

Egemenlik krizini büyük bir çöküşle engellemek için savaş dışında başkaca bir seçenekleri kalmamış durumda. Buna dilimiz söylemeye varmıyor ama buna iç savaş da dahildir. İç savaş olasılığı en az diğer olasılıklar kadar güçlüdür. Parlamentodan çıkarılan ve yasalaşan “Bekçiler” yasasını bu düzlem üzerinden okumak gerekiyor. Böylesi meşum bir olasılık için 7 Haziran 2015 yılından beridir toplumsal bilinçaltı kötülük ve düşmanlık propagandasına maruz bırakılmış durumda. Yalan ve algı operasyonları bütün cumhuriyet tarihinin toplamını aşacak bir boyuta vardı. Arendt’e atıfla “artık yalanlarının inandırıcı olmasına bile gerek görmüyorlar.”

Türkiye halkları tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kutuplaştırma, ayrıştırma ve istenmeyen dini, etnik, kültürel ve cinsel kimlikleri değersizleştirme, dışsallaştırma, bastırma politikaları kesif bir nefret söylemiyle savaş zeminini besleyen bir süreklilik arz ediyor. Histerik toplumsal lincin sokaklara taşması artık abartılı bir yaklaşım olarak değerlendirilmemelidir. Türkiye toplumu kendisine değerli, önemli olarak sunulan Türk, islam ve erkek kimliği dışındaki farklı etnik, dini ve cinsel temelli sosyal-siyasal topluluklara karşı “öfkeli, gerektiği zamanda devletin tekelindeki şiddeti geçici bir süre devralıp kullanma istekleri saldırgan ve dışlayıcı bir milliyetçilik tarzıyla şimdi olmasa bile iktidar bloğunun ihtiyaç duyacağı bir zamanda, devlet aklının çağrısına olumlu yanıt vermekte gecikmeyecektir.”[2]

Bu bağlamıyla iktidar bloğunun kin, intikam ve düşman duygularını okşayan ifadelerin etkisi “mutlak kötülüğün” sınırlarına dayanmış durumda. Mutlak kötülüğün kendisi içeride ve dışarıda savaşın kesintisiz bir süreklilik içerisinde toplumun otoriter militarist bir cenderenin içine alınmasını ve devlete tabii kılınıp itaatkar hale getirilmesini esastan imlemektedir.

Tekçiliğin serencamı

Eril, analitik, otoriter, milliyetçi, islamcı, bürokratik, merkeziyetçi, aşkın ve aşırı düzenlemeci bir akılla TC’nin iktidar bloğu “her şeyi yeniden inşa etmeye” girişti. Kurucu milletin şaşmaz bir biçimde Türk olduğu ve Türklükten neşet eden İslami gravürlerle destanlar, marşlar ve kolektif değerler (farklı farklı kültürlerden apartılan, hiçbir kaynak gösterilmeden alınan anlatı, simge, beste, güfte, ritüel, örf, anane vs.) yeniden güncellendi. Bu güncelleme “kültürler arasındaki iletişim kanallarını tıkayan, gerginlikleri ve intikamcı duyguları besleyen, öteki sayılanı kamusal alanda görünmez hale getiren politik bir anlayışla kurgulandı.”[3]

Devlet aklının ihtiyaç duyduğu ‘bölünme paranoyası’, ‘iç ve dış düşman fobisi’ ve tehdit algıları yeniden tanımlanarak, toplumsal bilinçaltı devamlılık döngüsüyle algı operasyonlarına tabi tutuldu. Böylelikle bir yandan çoğunlukla tarihsel blok içerisindeki kurucu geleneği küçümseyen ‘yeni’ bir dil, tarih, ‘milli’ coğrafya ve hatta sözüm ona ‘sanat’ inşası ile aynı zamanda yeni paradigmanın dışında tutulan farklılıkların reddine ve yıkımına girişildi. Tek ulus, tek millet, tek dil, tek tarih, tek bayrak ve tek adam retoriği “tek tekçi” bir diskurla tarihsel-toplumsal kültüre dair her şey tekleştirilme parantezine alındı. Her gün yeni veçheleriyle gündemimizi belirleyen bu girişimler gözü kara bir biçiminde temel bir form olarak kabul görmüş durumda.

Althuserci anlamda “Devletin ideolojik aygıtları”ndan biri olan eğitim sistemi de toplumu tamamen yalan, inkâr, istismar ve itaate koşullayan bir tarzla yeniden dizayn edildi. Ders kitaplarının ilk sayfalarındaki bayrak, fotoğraf ve marşlar milli ve dini simgelerin eşlik ettiği propagandif bir dille süslenerek toplumun yeni binasında önemli bir aparat olarak kullanıldı. O kadar ki, ilkokul öğrencileri bile pedegojinin canına okunarak araçsallaştırıldı. Somut işlemler dönemindeki çocuklara rabia işaretleri yaptırmaktan tutalım da, soyut kavram ve metaforlardan oluşan marş, şiir ve metin okumaları televizyonlarda ve sosyal medyada dolaştırılarak birer gurur vesikası olarak toplumun gözüne sokuldu. Devlet sanatçılığı adı altında sanata da el atarak karikatürize sanat anlayışının en pespaye örneklerine herkesi şahit tuttular. Bütün toplumu “milli” yapmaya iman etmiş iktidar bloğu spor müsabakalarını da -özellikle futbol- milliyetçi şoven bir ayine dönüştürdü. Amaç bütün bu alanlardan sürü ve gerektiğince linç kalabalıkları devşirerek iktidarın tekçi bekasını garanti altına almaktır.

Oysa tekçiliğe karşı çoğulluk evrensel gelişimin, özellikle doğal ve toplumsal gelişimin, hakikatin farklı formlarının gereği ve ifadesidir. Çünkü varlık kendisini farklı farklı formlarla ortaya koymaktadır. Hannah Arendt’in belirttiği üzere, çoğulluğu ortadan kaldırmaya yönelik her teşebbüs, özünde kamu alanını, yani toplumsal demokrasi alanını lağvetmekle aynı kapıya çıkar.

Sözüm ona askeri vesayeti tahtından indiren ve gerçekte hiçbir zaman askeri vesayetten azade hareket edemeyen, güce tapan tarzın en ileri düzeyi olan pozitivist-mutlak aklın yöntemdeki ısrarcılığı faşizmin sınırlarına dayanmış durumdadır.

Bu sınır topluma karşı bir savaşı imlemektedir. İktidar bloğunun siyaset ve idareciliği topluma karşı farklı araç ve yöntemlerle yürütülen savaşın kumanda karargahıdır. Tekelci ve emperyal güç ilişkilerine dayanarak toplumun ahlaki ve politik yapısını sömürgeleştiren çok yönlü, komplike taarruzun kristalize halleri toplumdan büyük bir sapmayla vücut bulmaktadır. Türkiye ve Kürdistan halklarına dayatılan yegane şey, 1924 sonrası Türkiye’nin tek parti ve tek adam modelinin üçüncü bin yıldaki yeni sürümünün topluma zorla kabul ettirilmesidir. İktidar bloğunun seçimler vasıtasıyla üzerine giydiği meşruluk elbisesi hukuk kılıfıyla çerçevelenerek rıza imalatı sağlama çabaları topyekûn bir savaşla iç içe yürümektedir.

Devletçi savaş-siyaset olgusu da buraya oturur. Bu savaş süreklidir. Toplumun üstünde yasalar, kurumlar, ekonomik eşitsizlikler ve hatta siyasal dil içinde, savaş yeniden kodlanır. Toplumu sürekli gözetleyen, kontrol eden ve baskılayan kumanda karargahı karizmatik lider kültüyle perdelenerek mutlak iktidar odaklı ve devlet merkezli siyaset, kurumsal hale getirilerek topluma karşı farklı araçlarla savaşma biçimleri her gün yeniden ve yeniden üretilmekte.

Fotoğraf: Kurtuluş Arı

Topluma karşı açılan bu savaşta temel yaklaşım, savaş aracılığıyla ilerleme ve gelişmenin sağlanabileceği bir spektrum içerisinde hareket ederek edilgen bir kitle normu yaratmaktır. Ağızlarından düşürmedikleri “millet” kavramsallaştırması, milletin siyasi tercihlerine vasilik etmeyi ve kendi demokrasi algıları kadar bir tolerans aralığı bırakarak has yurttaşlar kategorizasyonunu düzenlemeyi içerir. Bu kategori dışında kalanlar, devletin sert sopasıyla hizaya getirilecek “nefrete müstehak olan” kesimler olarak her gün polisiye operasyonlara tabi tutuluyor. Güncel Türkiye’nin ideolojik kurgusu, iktidar bloğu tarafından şiddet ve savaş sarmalının içerisine yerleştirilerek toplum yukarıdan aşağıya eşitsizlik ve çatışma üreten otoriter militarizasyonla düzenlenmektedir.

Bu durumun somut anlamı, “içinde devletin rejimi ve devletin geleceğiyle bekasıyla ilgili kaygılar, birilerini sürekli düşman görme, ötekine kin ve nefret duyguları besleme, soyut kavramları kutsallaştırma, gerçek bilgi diye sunulanı mitleştirme pratikleri”[3] toplumun maddi ve manevi değerlerine el koyup biriktirme ve tekeline alma temelinde; toplumun kahir ekseriyeti olan kadına, çocuğa, farklı dil ve kültürlere, etnisite ve inançlara, cinsel kimliklere ezcümle tüm ezilenlere ve doğaya karşı yürütülen savaş olgusudur.

Savaş-siyaset ilişkisi

İktidarcı zihniyet tarafından askeri bir deha olarak görülüp lanse edilen Clausewitz’in Savaş Üzerine adlı çalışması, savaş veya çatışmalar üzerine yapılan neredeyse tüm çalışmalarda referans olarak kullanılmaktadır. “Clausewitz’in ‘savaş nedir?’ sorusuna verdiği öncelikli cevap ‘düşmanı irademize kabule zorlamak için bir şiddet kullanma eylemidir.’”[5] saptamasını yapar. Ama Generali merkezi konuma taşıyan asıl belirlemesi “Savaşı tüm unsurlarıyla ele alan ve bu yönüyle de toplumsal kompartımanlardan biri” olarak inceleyen Prusyalı General Carl von Clausewitz’e göre savaş: “Siyasetin başka araçlarla devam etmesidir.”[6]

Burada savaş, çelişkilerin asli çözüm platformu olarak görülüp ele alınır. Çünkü siyaset yalana ve devletli diplomasiye indirgenmiştir. Hakikat, anlam savaşından ziyade askeri savaşta aranır. Foucault’ya göre ise tersi doğrudur. Siyaset savaşın farklı araçlarla yürütülmesidir. Ve toplumu, bu bakımdan savunmak gerekir. Foucault görüşlerini, “Doğa gereklerine ya da düzenin işlevsel ihtiyaçlarına inanmamıza yol açan unutuşların, hayallerin ve yalanların altında, savaşı bulmak gerekir. Çünkü savaş, barışın şifresidir. Tüm toplumsal varlığı da sürekli olarak bölüp durur; her birimizi bir kampa ya da başka bir kampa yerleştirir”[7] şeklinde temellendirir. Wallerstein, serbest piyasa ekonomisinin istikrarı ve kusursuz temini için büyük güçlerin yayılmacı ve düzenleyici faaliyetleri olarak görür. Savaşın temel kaynağını, grup kimliğine haiz toplulukların diğer topluluklardan intikam alma isteği olarak gören İbn’i Haldun’a paralel bir biçimde Kant, “savaş bütün kötülüklerin ve ahlaksal bozulmanın kaynağıdır” diyerek betimler.”[8]

Genel olarak savaşın kendisi mutlak iktidar amaçlı olup, çelişkileri çözerek aşmaya değil, daha da yozlaştırmaya ve siyasetin tasfiyesine hizmet eder.

Öcalan’a göre, savaşı esas alarak savaşçı-iktidar güçleri dayatırlar. Çünkü varlık nedenleri halkın elindeki birikimlere bu yolla en kestirmeden el koymaktır. Halklar, ezilen sınıflar ise yaşamak ve varlıklarını korumak için zorunlu ve meşru olarak direniş savaşıyla bu talancı dayatmaya karşı cevap verirler. “Savaşlar halkın seçeneği değil, varlıklarını koruma, onurları ve özgür yaşam düzeyleri için gerekli olan mecburiyetlerdir.” Bu anlamda, topluma karşı yürütülen savaşın kendisi olan mutlak iktidar eylemi ile buna karşı halkın, toplumun meşru savunmasını aynı içerikte görüp değerlendiremeyiz.

Genel olarak savaşın kendisi mutlak iktidar amaçlı olup, çelişkileri çözerek aşmaya değil, daha da yozlaştırmaya ve siyasetin tasfiyesine hizmet eder. Böyle bir rol üstlenir. Bu yaklaşımın temelinde, çelişkiye zemin olan ikilem ve taraflardan birinin tümüyle tahakküm altına alınarak, bu yolla “çelişkinin ortadan kaldırılması veya kaldırılabileceği” kavrayışı bulunmaktadır. Mamafih gerek tarihsel deneyimler, gerekse bilimsel gerçeklik bu bakışı doğrulamamaktadır. Çünkü çelişkiye taraf olan ikilemler zor yoluyla ortadan kaldırılamaz; ancak zamanla işlevsizleştirilerek aşılabilirler. Nasıl ki doğada karşıtların birbirleriyle yüklenerek dönüşmesi söz konusuysa; toplumsal ikilemlerde de, bunun bire bir aynısı olmamakla birlikte, karşıtların mücadelesini, zıtların birbirlerini yok etmesi temelinde kavramak beraberinde işin işinden çıkılamayacak yeni sorunlara kapı aralar.

Bu durum demokrasi ile devlet arasındaki ilkesel farklılıkları gözden kaçırmamız anlamına gelmez. Karşıt sistemi yok etmek değil, ilkeli mücadele yoluyla aşmak esastır. Bu da devletin demokrasiyle aşılması mücadelesidir. Buna bağlı olarak, demokrasi ile devlet arasında, demokrasinin mutlak iktidar ve devletleşmeyi hedeflemediği, devletin ise demokrasiyi bastırıp kendi içinde eritmesine müsaade edilmediği ilkeli bir ilişki ve çelişki dahilinde, ne inkar ve yok etmek, ne de birbirinin içinde erimek şeklinde özetlenebilir. Bu durumda her ne kadar uzun süreli bir arada yaşamaları söz konusu olsa da, demokrasinin meziyetleri ve de sorunları çözüm gücü karşısında devletin gerileyeceği tarihsel öngörüsüne bağlı olarak, devletli siyasetin de tarihsel süreçte etkinliğini giderek yitireceğini söyleyebiliriz. Burada “devletin sönümlenmesi” perspektifi temel yaklaşım olarak kabul görmelidir.

Hülasa;

Bu savaş iktidar bloğunun azami iktidarlaşma saikiyle ticari, endüstriyel, finans ve iktidar tekellerine eklemlenme istek ve çabasından ayrı düşünülemez. 783,562 bin kilometrekarelik bütün bir satıh derinliğine ve genişliğine kapitalist sömürünün tasallatu altında Weber’e atıfla demirden-kafese dönüştürülmektedir.

AKP-MHP iktidar bloğunun re-organizasyonuyla ortaya çıkan toplum gerçekliği de kendini sorgulamayan, farkındalığı ve özgürlük düzeyi dumura uğramış; disiplin, denetim, gösteri ve tüketim toplumunun mukim kılınmasıdır. Tecavüz ve linç kültürü ile faşist sürüleşmenin vakayı adiyeden sayıldığı bir momentte duruyoruz.

Bu momentin büründüğü görünüm “yurttaşların sınırları içinde yaşadığı devletten ve mensubu olduğu milletten dolayı onur duymaları” ve gerektiğinde vatan için canlarını feda etme vurgusu zihinlerinde canlı tutularak, ölmek ve öldürmek milli bir refleks haline getirilir. “hedef gösterilene gerektiği yerde ve zamanda” harekete geçirmek için oluşturulan toplumsal alt-benlik” ‘vatan-millet-Sakarya’ belagatiyle tetiklenerek iç ve dış düşmana karşı savaşacak yüz binlerce gönüllü bulmakta zorluk çekmeyecekleri -W. Benjamin’e atıfla- tarihsel bir yıkım durağındayız.

İktidar bloğunun dayanağı sermaye-iktidar tekeli ve dayandığı savaş mekaniği demokratik siyasetin en temel, başta gelen toplumsal sorunsalıdır. Bu kategoriler dışında siyaseti yeniden inşa etmek toplumsal sorunların ertelenemez çözüm yoludur. Tahakkümü süreklileştiren mutlak iktidar tuzaklarına düşmeden, devlete karşı direnişin ahlaki ölçülerini yaratan, netleştiren bir toplumsallık olarak demokratik siyaseti, etkin bir yol olarak gündemleştirmek gerekiyor. Demokratik değişimin doğasını, özgür gelişimin diyalektiğini, değişik yöntemleri, çeşitli biçimleri, farklı sorumluluk ve katılım düzeylerini kendinde birleştiren bir toplumsal doğanın varoluş temeli olarak demokratik siyaseti yeniden anlamlandırmak bu ihtiyacın sonucudur. Mutlak iktidar ve devlet eleştirisi temelinde, ahlaki ve politik toplum ışığında yeni bir alternatif siyaset icra etmek görev ve sorumluluğu kifayetsiz muhterizmin insafına terk edilemez.

Dolayısıyla yeni bir siyasi ilişkinin kurulması gerektiğine ve bu yeni ilişkinin biricik kaynağının ahlaki toplum doğası olacağı ön kabulüyle radikal değişimlerin olması kaçınılmaz görünüyor . Bu ilişki sadece yeni bir siyaset değil, yeni bir sistem inşa ederek toplumsal özgürleşmenin ufku olarak yaşam bulmadıkça burjuvazinin tasallatundan bir çıkış yolu bulunamaz.

Yeni siyaset ahlakı, mutlak iktidar ve devlet olgusuna, onun idareciliğine karşıt olarak kendini kurmak zorundadır. Bu yeni siyaset ahlakı, iktidarı almak ya da elinde bulundurmak diye bir derdi, amacı olmayan, tersine onun önüne ahlaki ve politik toplum mekanizmalarıyla set çeken, iktidar ve devlet-dışı toplumsallık düzleminde özgürlükçü bir alanda kurulur. Toplumsalın çözüm odağı olarak demokratik siyaset, komünal düzlemde kendini yeniden inşa ederek anlamlandırmakla mükelleftir. Epistemolojik olarak mutlak iktidar-devlet ekseninden kopuş aynı zamanda siyasetin ahlaki temeller üzerinde toplumun varoluş özelliği olarak, özgürlük ekseninde öznenin kendini görünür kılmasıdır. Öznenin bu özelliği toplumsal olanın ortaklaşması, dayanışması ve özyönetimin kolektif iradesine içkindir.

Açık ki iktidar, devlet, ulus-devlet gibi hedefleşmeler ahlaki ve politik toplumun ilkeleriyle temelden aykırılık içindedirler. Bunu görüp bilince çıkarmanın, demokratik-ekolojik-cinsiyet özgürlükçü paradigma ile buna uygun örgütlenme, propaganda ve eylemler geliştirmenin yolu ise iktidar ve devlet odaklı zihniyeti aşmaktan, savaşı ve zor’u meşru savunma ile sınırlamaktan geçmektedir.


* Yurttaş


[1] Ernest Hemingway, Çanlar Kimin İçin Çalıyor
[2] http://www.radikal.com.tr/tartisiyorum/milli-egitim-milli-okul-milli-ogretmen-892587/
[3] a.g.m
[4] a.g.m
[5]https://books.google.com.tr/booksid=C4WWDwAAQBAJ&pg=PA364&lpg=PA364&dq=Siyaset+sava%C5%9F%C4%B1n+farkl%C4%B1+ara%C3%A7larla+y%C3%BCr%C3%BCt
[6] https://www.muhafazakar.com/uploads/articles/56/6.pdf
[7] https://issuu.com/buyukkutuphane/docs/michel_foucault_-_ders__zetleri_197 , S.95
[8] Savaşı Siyaset ile Okumak: Clausewitz Paradigmasi Ne Söyler?, Muhafazakârdüşünce, Yıl:15 – Sayı:56, Ocak-Haziran 2019, S. 84
Previous post
Hendek'teki patlamanın yaşandığı fabrikanın sahiplerinden biri tutuklandı
Next post
Zeynep Topal'ı sığınma evinden çıkartıp öldüren Osman Topal tutuklandı