Ana SayfaÖzelKürtlerin kendi coğrafyasında mülteci olması

Kürtlerin kendi coğrafyasında mülteci olması


Rengin Ergül


Türkiye mevzuatında mülteci hukuku ve yerinden edilen Kürtler

Kürtler, bulundukları coğrafyalarda egemen devletlerin siyasi stratejilerinin bir parçası olarak ‘kimlik sorunu’ ile karşı karşıya bırakılmış ve halen bırakılmaya devam edilen bir halktır. Türkiye’de ulusal ve uluslararası mevzuat çerçevesinde Kürt Halkının kendi coğrafyalarında mülteci olması ele alındığında da Kürt kimliklerinin olmaması dolayısı ile kavramsal olarak bazı ayrıcalık ve haklardan yararlanmalarının mümkün olmadığı aşikârdır.

Türkiye’nin mültecilere ilişkin düzenleme ve uygulamaları, Türkiye Kürtleri dışında başka milliyete ait mülteci ve sığınmacılar bakımından da incelendiğinde ‘yetersiz’ kalmıştır.

Türkiye, 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi[1]ve 1967 Ek Protokolü iltica hakları ile ilgili ‘ilk’ belgenin tarafı olarak mevzuat noktasında ‘yokluk’ yaşarken taraf olmuştur. Esasen II. Dünya Savaşı ile faşist politikalar neticesinde milyonlarca insanın Avrupa coğrafyasında yerlerinden edinmeleri söz konusu olmuş, hayatta kalabilmek adına güvenli bir yer arayışına geçilmiştir.  Savaş durumu sebebi ile insan hakları ihlalleri somut olarak felakete dönüşmüştür.  10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin de ilanının ardından; savaşın yarattığı ihlallere paralel, bir anlamda göreli olarak kazuistik denebilecek Birleşmiş Milletler Sözleşmeleri oluşturulmuştur. Sözü edilen 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi de, İnsan Hakları Bildirgesi’nde yer alan iltica hakkını detaylandıran bir düzenlemedir. Sözleşmeyi derhal imzalayan Türkiye, 1967 Protokolü ile 1951 Sözleşmesindeki yer(Avrupa) ve zaman kısıtlamasını kaldırmasına rağmen, sözleşmeyi (coğrafi) çekince ile imzaladığından, uygulamasını sürdürmeye devam etme imkânı bulmuştur.

Temel bir hakka dayanan sözleşmeye taraf olunmasının ardından Türkiye Anayasasında sözü edilen normlar hiyerarşisi ilkesinden dolayı, sözleşmeye uygun mevzuat oluşturulması ya da bir şekilde mevcut mevzuatın bu sözleşme ile ‘tutarlı’ olacak biçimde uyarlanması gerekirken, çok uzun süre hiçbir düzenlemeye gidilmemiştir.

Türkiye, Cenevre Sözleşmesini imzalamasına rağmen, buna ilişkin ilk mevzuatını bir yasa çıkararak değil, 1994 tarihli İç işleri Bakanlığına ait Yönetmelikle oluşturmuştur. Zaten çekince ile imzaladığı sözleşmeyi, onyıllar sonra getirmiş olduğu yönetmelik ile farklı hak kısıtlanmaları da getirerek ilk kez ulusal bir mevzuat düzenlemiştir. Böylece Mülteci ve sığınmacı kavramları iki farklı tanımla ifade edilmiştir. Yerinden edinenler ‘Avrupa’dan gelmeleri’ koşulu ile mülteci kabul edilirken Avrupa dışından yerinden edilen yabancılar sığınmacı olarak tanımlanmıştır.

Bu noktada Suriye, Irak ve İran Kürdistan’larındaki yerlerinden edilen Kürtlerin maruz kaldığı hak ihlallerinin Türkiye boyutunun da yadsınmaması gerekir. Şimdiki savaş ortamının biraz gerisinde, 2001-2003 yılları arasında İran’daki rejim sebebi ile yerlerinden edilen muhalif Kürtlerin bir kısmı Türkiye’ye geçmek zorunda kalmıştır. Her ne kadar Türkiye 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesine çekince koyarak imza atmış ise de, İnsan Hakları Bildirgesi sebebi ile sığınma hakkı temel insan haklarındandır. Türk vatandaşı kabul edilen Kürtler dışında, bu kez Türk vatandaşı olmayan ancak Avrupa’dan sığınmadığı için mevzuat dışında kalan İran Kürtlerinin maruz kaldığı aynı düzenlemeler görüldüğü gibi farklı ihlaller yaratmıştır. İran’dan başlangıçta Irak BMMYK ofislerine başvuran bir kısım Kürt mülteci, alımların durdurulması üzerine Türkiye’ye yönlendirilmiştir. Prosedürel ve pratik sonuçlar alınmaması nedeni ile ülke sınırları arasında yaşama hakları dahi ihlal edilen Kürtler Türkiye’ye sığınmak durumunda kalmıştır. Ancak yukarıda söz edildiği gibi, mevzuatı somut bir kanun değil Yönetmelik (1994) oluşturduğundan Bakanlıklarca keyfi sonuçlara neden olunmuştur. Bir kısım sığınmacının ilgili mevzuattan faydalanmış olmasına rağmen, sonraki grupların başvuruları ayrıca değerlendirilmiştir. Bu başvurucuların başvurularını değerlendirmek amacı ile Dışişleri Bakanlığı, İç İşleri Bakanlığı ve BMMYK toplanarak bu kişilerin sığınmacıların sahip olduğu haklardan yararlanamayacağına dair kararlar vermiştir.  Böylece Türkiye’nin Kürtler üzerinde Türk vatandaşı olsun, olmasın ayrımcı bir politika izlediği bir kez daha belgelenebilmiştir.

Yine 2011 yılı sonrası Suriye’de başlayan iç savaş ve DAİŞ çetelerinin yapmış olduğu saldırılar sonucu çok sayıda Kürt Suriye sınırlarından Türkiye’ye geçiş yapmak zorunda kalmıştır. Burada başlangıçta kamplara yerleştirilmelerin ardından, kontrolsüz ve yoğun bir halk geçişi gerçekleşmiştir.

Suriye ve Irak Savaşları,  DAİŞ saldırıları Türkiye’ye kitlesel göçlere sebep olmuştur. BM kampları ve AFAD kampları yetersiz kaldığı gibi, kamp içinde ise başkaca hak ihlalleri de sürmeye devam etmiştir. Kamplar dış dünya ile iletişimi oldukça zorlaştırmakta, dışarıda ziyaretlere istisnai haller dışında kapalı olmakta ve kampa çıkışlar da güç olduğundan, mülteciler bakımından asosyal bir yaşam yaratmaktadır.

Diğer yandan kamplara yerleştirilmeyen Kürt mültecilerin barınma/sağlık/eğitim bakımından tamamen kendi haline bırakılarak terk edilmeleri sorunu ortaya çıkmıştır. Devlet tarafından savaş sebebi ile kendilerine Geçici Koruma veya Uluslararası Koruma Kartları verilen bireyler, kendi imkânları ile hayatta kalma mücadelesi vermeye devam etmektedir.  Mevzuat gereği geçici korumaya alınarak belirli haklar verilmesi gereken savaş mağdurları, ne vatandaşlık haklarına kavuşabilmekte ne de ulusal ve uluslararası mevzuattan kaynaklanan haklarını kullanabilmektedir. Bu sebeple uygulamada farklı boyutlarda ihlaller ortaya çıkmaktadır. İdare tarafından kendilerine verilen kimlik kartları sebebi ile oturma izni almaları gerekmemekte ise de,  yaşamlarını idame ettirebilmeleri belirli bir gelire bağlı kaldığından pratikte çalışma iznine ilişkin prosedüre dair işlemlerin güçlüğü mağduriyeti kaçınılmaz hale getirmektedir.

Ekim 2014 tarihinde nihayet konuya ilişkin bir kanun çıkarılmıştır. 6458 Sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunun (YUKK) yürürlüğe girmesi ile Türkiye yerinden edilenlere dair ilk kez yönetmelik dışında bir düzenleme oluşturmuştur. Yasa her ne kadar yönetmeliğe nazaran daha korumacı gözükmekte ise de, belirli hakların verilmesi yine belirli ağır şartlara bağlanmıştır. En önemli eksikliklerden biri, geri gönderme yasağının getirtilmesi imkânsız deliller dâhilinde uygulanabileceğine ilişkin hükümdür.  Bu hususta, geri dönmesi halinde can güvenliği bulunmayan, ölüm ve işkence karşılaşması kuvvetle muhtemel kişilerin bu durumu ‘ispat etmeleri’ diğer bir ifade ile belgelendirmeleri istenmektedir. Kaldı ki Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehlikeye düşürenlerin geri gönderileceğine ilişkin hüküm de yoruma açık olup haktan yararlanabileceklerin kapsamını daraltmaktadır. Türk Ceza Hukuku uygulamalarının mülteciler hukukuna yansımasına sebebiyet verebilecek, keyfi uygulamalara elverişli olan ‘”kişinin suç işleyebileceği kuvvetli şüphesi ile vizesinin iptali veya geçersizliği” hükmü de yasada bulunmaktadır. Yasa metni yalnızca ‘şüphe’ unsurunu barındırarak mülteci ile ilişkilendirilecek suçun icra hareketlerinin başlayıp başlamadığını incelemeye gerek bile duymadan kişiye verilmiş hakkın idarece kolaylıkla geri alınabileceğini düzenlemesi, kanunla sunulan tüm hakların bu hükümle her an geri alınabileceğinin de yasal bir ispatı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kürtlerin savaştan önce Suriye’de hukuki ve siyasi durumu

Rojava’da 250.000’den fazla Kürt nüfusunun ‘mektum’ yani yabancı statüsünde kabul edilmesi, Hasekê bölgesinde nüfus sayımı yapılacağı iddiasıyla onlardan alınan kimliklerin bir daha verilmemesiyle başladı. Bu statüde olanlar, sağlık, eğitim, sosyal yardım hizmetleri ve pasaport alma, iş yeri açma, mülk sahibi olma, üniversiteye gidip devlet memuru olma hakları kesinlikle yoktu.

Sömürge sonrası bağımsızlık dönemi Suriye’sinde, devletin bütün resmi kurumlarında Baas Partisi’nin ideolojisi ve Arap milliyetçiliği hâkim kılındı. Muhalif ve Kürt öğrenciler, Türkiye’deki, İran’daki ve Irak’taki emsallerini aratmayacak şekilde, gözaltına alındı, tutuklandı ve işkenceye uğradı. Kimi işkencede yaşamını yitirdi. Arap milliyetçiliğinin kendini eğitim, ekonomi, siyaset ve sosyal yaşamda dayattığı politikalar sonucu halklar arasında nefret duygusu körüklendi. Kürde dair ne varsa kriminalize edilen bu düzende rejimin kendi çıkarları için palazladığı bu karmaşa hali 2004’te Qamişlo’da olduğu gibi kitlesel saldırılara ve onlarca sivil Kürdün hayatını kaybetmesine yol açtı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriyeli ve Iraklı mültecilere sağladığı haklar

Ekim 2014 tarihinde çıkan Geçici Koruma Yönetmeliği doğrultusunda “geçici koruma rejimi” altında bulunan Suriyeli mültecilere Türkiye Cumhuriyeti eğitim, sağlık, barınma vb temel haklara erişimi öngörmüştür. Geçici koruma rejimi YUKK md. 91’de “Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkesine geri dönemeyen acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen yabancılara geçici koruma sağlanabilir.” Olarak geçmektedir. Aynı zamanda Geçici Koruma Yönetmeliği geçici 1. Maddesinde 28.04.2011 tarihinden itibaren Türkiye sınırlarına gelen veya geçiş yapmış olan Suriyelilerin geçici koruma rejimi altında olduğu öngörülmüştür.

Suriyeli mülteciler oturdukları il veya ilçelerin İl Göç İdaresi Müdürlüklerine kayıt yaptırdıkları takdirde GK yönetmeliğinde öngörülmüş temel haklara erişebilmektedirler.

Mayıs 2014’ten beri Irak’tan mültecilerin statüsüne ilişkin karmaşa ise Şubat 2015 tarihinde netliğe kavuşmuş ve nihayet bir ayrımcılık örneği olan uygulama sona ermiştir. Ne geçici koruma rejimi ne de şartlı mülteci statüsünde kabul edilen Iraklı mülteciler Şubat 2015 tarihinden itibaren şartlı mültecilik başvurusu yapabilecek ve artık temel haklarına erişebilecek duruma gelmiştir. Bu tarihe kadar geçen uygulamada Iraklıların statüsüne ilişkin belirsizlikten dolayı Irak’tan ve Şengal’den gelen mülteciler temel sağlık hizmetlerine bile erişememişlerdir. Mayıs 2014’ten beri Irak’tan gelen mülteciler artık YUKK doğrultusunda “şartlı mülteci” statüsü kapsamındadırlar.

Suriyeli mülteciler Türkiye’de sağlık, eğitim, sosyal yardım, barınma gibi temel haklara sahipler ancak uygulamada ciddi sıkıntı ve ayrımcılıkla yüzleşmek durumunda kalıyorlar. Bununla beraber kendilerine verilen yabancı tanıtma belgesi ikamet tezkeresi ya da çalışma izni yerine geçmemekte sadece Türkiye’de yasal kalış hakkı sağlamaktadır.

Yine Iraklı mülteciler de sağlık, eğitim, sosyal yardım gibi temel haklara sahip olsa da ciddi ayrımcılıklarla yüz yüze kalabilmektedir.

Geçici koruma rejimi altındaki Suriyelilerin büyük bir kısmı tekstil atölyelerinde ve inşaatlarda vahşi kapitalizm koşullarında çalışmaya mahkûm bırakılmıştır. Türkiye’nin metropollerinde ve sınır illerinde çalıştırılan Suriyeli çocuk sayısı azımsanamayacak bir boyuta ulaşmıştır. Güvencesiz çalışma ortamı çocuk ve kadınları ciddi risklerle karşı karşıya bırakmaktadır.

Şartlı mülteci statüsündeki Iraklı mültecilerin ise yasal metinlerde çalışma izni düzenlenmiş olsa dahi ağır koşullara bağlanmış olduğundan çalışma izninin alınması neredeyse imkânsızdır. Aynı güvencesiz çalışma ortamı Iraklı mülteciler için de geçerlidir.

Türkiye Cumhuriyeti geçici koruma rejimi altındaki Suriyelilerin iltica başvurusunda bulunmalarının önündeki yasal engelleri kaldırmalıdır. Uluslararası hukuka ve AB müktesebatında geçici koruma altındaki mültecilerin iltica başvurusunda bulunmalarına bir engel yokken, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1951 Cenevre sözleşmesinde tanınmış temel bir hakkı bir yönetmelikle ortadan kaldırmaya çalışması TC Anayasası 90. Maddesi ve uluslararası hukuka uygun değildir.

Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti1951 Cenevre sözleşmesindeki coğrafi şerhini kaldırmalı ve buna uygun olarak yasalarında yeniden düzenlemelere gitmelidir. Avrupa ya da Avrupa dışından gelenleri ayırt etmeksizin mültecilerin iltica başvurularını almalı ve aynı başvuru kıstaslarını uygulamalıdır.

Türkiye’deki otoriteler ise Suriyelilerle, onları ev sahibi ülkeye bağımlı kılan ve bağımsız siyasi inisiyatiflerini zayıflatan bir ataerkil himaye ilişkisi kuruyor ve tehdit edici bir siyasi yapının temsilcileri olarak gördüğü Suriyeli Kürt mültecilere yaptığı muamelede kendini tekrarlıyor. Türkiye Cumhuriyeti Suriyeli mültecilerden misafir olarak bahsetme refleksini yitirmeli, ataerkil himayesini sonlandırmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriyeli ve Iraklı Kürtleri tehdit edici bir siyasi yapı olarak gördüğünün ve ayrımcı uygulamalarının bir başka acı örneği ise sınır politikalarıdır. Kürt illeri arasında örülen duvarlar, sınırda yaşanan yargısız infazlar bunun en açık ispatıdır. Kobane’de DAİŞ kuşatmasının yaşandığı ve Rojavalı Kürtlerin Türk sınır kapılarına geldiği günlerde sınırlarda birçok yargısız infaz yaşanmıştır. Türk askerleri sınırdan geçen çocukları bile hedef alacak bir nefretin içine sürüklenmişlerdir. 2014 yılı içerisinde sınırda gerçekleştirilen yargısız infazlarda 19 kişi yaşamını yitirmiş, 25 kişi ise yaralanmıştır. DAİŞ çetelerinin barbarlığından kaçan Rojavalı Kürtler açık kapı politikası güttüğünü iddia eden Türkiye Cumhuriyeti’nin ikiyüzlülüğü ve nefretiyle mücadele etmek zorunda bırakılmıştır.

Eleştiri ve çözüm tartışması

Resmi rakamlara göre 2020 itibariyle Suriyeli mültecilerin toplam sayısı[2] 3 milyon 585 bin 198 kişiye ulaşmıştır.

Yabancıların “sağlıklı, zengin ve akıllı” olduğunda kabul gördüğü ulus-devlet gerçeği ile karşı karşıyayız. Avrupa ülkelerinin kendi etrafına ördüğü yüksek duvarlar yüzünden insan kaçakçılığı bir endüstri hâline geldi. Yine bu duvarlar yüzünden insan ticareti bugün Türkiye ve Kuzey Afrika’da hızla büyümekte. Avrupa’daki hükümetler ve siyasi elit camialarındaki aristokrat ve her şeyi sadece kendilerine hak gören zihniyet dolayısıyla binlerce mülteci Akdeniz’de gömülü. Daha ‘alt statü’lerinden ötürü, göçmenler ya varlıklı toplumun refahına bir tehdit olarak görülüyorlar. Mültecilerin yaşadıkları durum bize çağdaş ulus-devlet sisteminin üstüne inşa edildiği dışlayıcı temeli gösteriyor. [3]

Meşru tarihsel zeminlere dayanmayan ulus devletlerin, mültecilerin meşruiyet zeminini sorgulamaları demokratik ulus anlayışına sahip çıkmamızı bir kez daha gözler önüne sergilemektedir.

Ortadoğu coğrafyasının içinde bulunduğu bu durum; “Doğulu hakikatin yenildiğini göstermektedir ancak bu yenilgi tüm topluma mal edilemez, yenik düşenler hakikatin resmi temsilcileri yani iktidar ve devlet sahipleridir ancak yenilginin ağır sonuçları Kürtlere ve Ortadoğu halklarına tesir etmiştir”.

Bir çözüm önerisi olarak ulus devletçiliğin durdurulması, Kürt halkının mücadelesi ile öncülük ettiği demokratik ulus kavramıyla mümkün kılınabilir. Demokratik ulus kuramı Ortadoğu’nun kültürel dünyasının demokratik uluslar birliği kavramı altında bütünleştirme imkânı sunmaktadır.

Kapitalist modernite ve burjuva hukukunun şartlı mülteci, geçici koruma rejimi gibi statülerin altına sıkıştırmaya kalkıştığı Kürtler, Araplar, Ezidiler, Süryaniler yani Ortadoğu halklarının “bu vahim statüsüzlükten kurtulmasının en uygun modeli demokratik ulus modelidir”. Çünkü ulus devletler çatışma ve çözümsüzlüğü içinde barındırırken pozitif hukukla getirilen çözümler bu hastalıklı düzenin sadece devamlılığını sağlayabilir.

Ortadoğu’da dört büyük ulus devletinin ortasında yer alan Kürdistan, bölgesel olarak ve mevcut mücadele pratiğiyle de değerlendirildiğinde Ortadoğu’da inşa edilecek yeni bir demokratik ulusçuğun, yeni bir yurttaşlık anlayışının öncülüğünü yapabilecek durumdadır. Nitekim Rojava devrimi bu hayalin mümkün kılınabileceğini tüm dünyanın gözleri önüne sermiştir.

Modern ulus devletlerin yüksek güvenlikli sınır tellerinde ve Akdeniz’de gömülü botların içinde yaşamını yitiren tüm mülteciler için kamusal alanda varlık gösterebilecek özgür ve eşit yurttaşlığın[4] inşasının demokratik ulus modeliyle mümkün olduğunu dile getirebiliriz.


[1]https://www.amnesty.org.tr/icerik/turkiye-65-yil-once-imzalanan-cenevre-multeci-sozlesmesine-koydugu-sinirlamayi-kaldirmalidir (erişim tarihi 05.02.2020)

[2]https://multeciler.org.tr/turkiyedeki-suriyeli-sayisi/ (erişim tarihi 05.02.2020)

[3]https://internationaleonline.tumblr.com/post/106896709156/forty-four-months-and-fourty-four-years-4(erişim tarihi 05.02.2020)

[4]JürgenHabermas, “Öteki” Olmak “ Öteki”yle Yaşamak, çev. İlknur Aka, altıncı baskı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2012, s. 123.

Previous post
İstanbul Sözleşmesi ve Eşbaşkanlık Sistemi: Hakikat nereye bakar? – Halide Türkoğlu
Next post
Geçmişe takılıp kalmak ve tarihle yüzleşmemek