Ana SayfaManşetLiberalizm ve temsili demokrasinin açmazları

Liberalizm ve temsili demokrasinin açmazları


Nejat Uğraş*


“Yasanın önünde bütün vatandaşlar eşitti, ama zaten herkes de vatandaş sayılmıyordu.” [1]

Liberal kapitalizmin babası sayılan Adam Smith, 1776’da “Toplumların Refahı”nı yazıp “Laissez faire, laissez passer” (Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) vaaz ettiğinde ana akım liberalizmin kullanacağı sloganı da bulmuş oluyordu. Liberal ideolojinin kurucu sloganı ve bayrağı olan bu sözcük öbeği devleti de bir ekonomik fail olarak modelleştirerek baskı ve istismarda sınır tanımayacağını başta işçi sınıfı olmak üzere herkese ilan etti.

“Egemen durumdaki ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel iktidar biçimini sürdürme görevi üstlenen; sistematik bir yanlış bilinç yapısı olarak anlaşılması gereken liberal ideoloji”[2] Batı Avrupa’da Orta Çağ’dan başlayıp Fransız Devrimi öncesi Modern Avrupa’ya kadar feodal toplumun yerini alan kapitalist modernitenin en yeni ve gözde öğretisi olarak zuhur etmiştir.

Avrupa’daki liberal siyasetin Afrika ve Amerika kıtaları ile Asya ülkelerindeki halklara karşı yürütülen en vahşi tecavüz ve katliamların, sömürgecilik seferlerinin “asma yaprağı” ve örtüsü olduğu malumdur. Güney Afrika’nın ırkçı apartheid rejimini inşa eden zihniyetin Hollanda ve İngiliz liberalizmleriyle ilişkileri çarpıcıdır. Dünyada kadına yönelik en derin ve inceltilmiş istismarın da liberalizmle birlikte yürütülüp meşrulaştırıldığı bilinmektedir.

Richard Lichtman, liberalizmin tarihsel arka planını anlayabilmemiz için iktidarın ne yönde el değiştirdiğinden söz eder ve bu iktidar için mücadele eden grupları ortaya koyar. Kilise’den Prens’e, Prens’ten Parlamento’ya ve Parlamento’dan da Piyasa’ya uzanan bir iktidar ilişkileri şemasını ortaya koyar.

Lichtman, ‘iktidar ilişkileri şemasında liberalizmin çizeceği yol ne olacaktır?’ sorusunu sorar. Ve cevabını şöyle verir: “Bu yolu analiz ederken, yapılması gereken, öncelikle liberalizmin doğduğu tarihsel koşullar içindeki rolüne bakmaktır. Liberalizm, değişmez statünün, hiyerarşinin, otoritenin ve dünya üstünlüğünün karşısında, hareketliliğin, sözleşmenin, yasal eşitliğin ve seçimin yanında yer alıyordu. Monarşi ortak düşmandı ve monarşinin fatihi, kurulu düzenden çekmiş herkese, ilerlemenin öncüsü olarak görünüyordu.”[3]

Demokrasi, liberalizmden önce ortaya çıkmış bir siyasal sistem olmakla beraber, modern dönemde liberalizmin demokrasiden yaklaşık iki yüzyıl önce ortaya çıktığı görülmektedir. Demokrasi yaygın kabul gören bir siyasal sistem olarak 19. yüzyılda liberalizmin çizdiği çerçeve içerisinde gelişmiş, özgürlük bir ülkede siyasal sistemin demokratik olup olmadığını belirleyen temel ölçütlerinden birisi haline gelmiştir.”[4]

Erken dönem liberal ideoloji, siyaseti kendi çıkarlarını güvenceye alacak “kesin ve değiştirilemez” öncüllere dayalı ‘bilimsel doğrular’ aradı, kendini pozitivist bilimcilikle meşrulaştırmaya çalıştı. Bu, kapitalist modernitenin hükümdarlığını geliştirdiği dönemin de en etkin siyasetiydi. “Liberalizmi (özgürcülük) resmi ideolojisi haline getirerek, bir yandan en uzlaşmacı bir araç olarak, diğer yandan tüm muhalif ideolojileri kendine eklemleyen, asimile eden bir silah gibi kullanıp ‘görünmez el, görünmez zihin’ halinde en güçlü ideolojik hegemonyasını gerçekleştirdi.”[5] Aynı zamanda kriz ve kaos sürecine çözüm arayışı olarak da görebileceğimiz “post-modern dönem”de ise liberal ideoloji ve siyasetin tutarsızlığı tüm çıplaklığıyla açığa çıktı.

Devran “birey” olma derdiyle öğrenilmiş çaresizliğine yazıklanan “modern insan” çilesinin devri devranıydı. Olan şey nesneleştirilen bireyin, birey olma çabasını yadsıyarak bireyselleşen Homo Sacer’dan başkası değildi: Kendisi olmamakla kutsanan. Böyle oldukça da kutsallaşan.

Kutsanan birey

Liberal ideoloji, toplumsal özgürlük, genel eşitlik ve adaleti güvence altına almak yerine sıkça “bireyin özgürlüğünü geliştirmek”ten söz etmesine rağmen, bireyi de toplumdan soyutlayıp ele aldığı için, onu devlet ve tekeller karşısında zayıf bırakır. Çünkü toplum tasavvuru tek tek atomize parçalardan, ‘yalnız ve tek başına insan’lardan yani soyut bireylerden oluşmaktadır.

Birey hiç kuşkusuz, toplumun ‘ideolojik’ temsilinin kurmaca atomudur; ama aynı zamanda iktidarın ‘disiplin’ denilen bu özgün teknolojisi tarafından imal edilmiş olan bir gerçekliktir.“[6] Bu gerçeklik liberal siyaset tarafından yani “’liberalizm ve bireysellik’ kapitalizmin ana ideolojik ekseni olarak” kurulur. Bu eksende birey, kapitalizmin ideolojik hegemonyası tarafından kendine tutsak alınır. Artık geriye “insan insanın kurdudur” diskuruna, katlanılabilir “hukukun üstünlüğü” çerçevesi giydirilerek rızanın imal edilme döngüsü “toplumsal sözleşme” ile tamamlanır.

Liberal ideoloji, “eşit bireylere eşit haklar minvalli klasik savunusuyla” evrensellik içindeki farklılıkları kendi başına mutlaklaştırarak eşitsizliği, parçacılığı, bireyciliği prosedürel bir demokrasi çerçevesinde mukim kılmak istedi. Burjuvazinin çıkar ve egemenliğini, toplum üzerindeki ayrıcalığını, mülkiyetçiliğini meşrulaştırıp dokunulmazlık bahşetti. İşine gelen, daha doğrusu, çıkarları doğrultusunda egemen olan olguları doğal ve tarihsel topluma dayanan anlam ve değerden soyutlayarak; bireyi toplum karşısında, ona bahşettiği “dokunulmaz haklar”ı ahlak karşısında, özgürlüğü eşitlik karşısında, mülkiyeti komünalite karşısında konumlandırır.

Bunun için pozitivizm, indirgemecilik, eklektizm ve bütün parçaların kökenine ışık tutuğu varsayılan mutlak bir tasavvur anlamında yaradancılık belirgin özellikleri arasındadır. Ahlaki ve politik toplumu eksiltip tükettiği ölçüde de nihilizme yakınlaşır. Liberalizm daha az dayanışma ve daha az toplumculuk ile daha çok özel çıkarları koruma ve kocalama siyaseti olarak bir devlet fantazisidir.

Bu fantazide muhalifler tarafından, olguculuk en katı inkârcılıktan, daha tercih edilebilir olarak görülüyorsa, liberalizmde de kimi bireysel ve siyasal haklar açısından koşullara bağlı olarak en katı gericiliğe ve açık faşizm koşullarına kıyasla biraz daha nefes aldırıcı olarak algılanabilmektedir. “Liberalizmin, getirdiği değişikliklerin hâkim monarşik toplumun koşullarına göre gerçek bir ilerlemeyi temsil ettiğine dikkati çeken Lichtman, acımasız güç, ayrıcalık ve katmanlı eşitlik mevzilerinde liberalizmin gerçekleştirdiği yıkımın onun ilerici yönü ve olumlu kazanımları olduğunun inkâr edilemeyeceğini belirtir.”[7] İçinde çok ciddi tuzaklar, tehlikeler barındıran bu türden olgusallıkların bir yönelim sapmasına neden olduğu ve siyasi kojmolojide kötücül etkiler bıraktığı yaşanan deneyimlerden vakıadır. Bir özgürlük istismarcılığı olarak liberalizm, kapitalist modernitede mutlak iktidar sanatının zirvesidir.

Bu zirvede liberal siyaseti kendine düstur edinmiş bütün siyasi organizasyonlar çıkar ve boyun eğdirme siyasetinin taşıyıcısı ve uygulayıcısıdırlar. Tek fark, mecbur kalmadıkça açık zoru tercih etmeyip, baskı ve sömürü siyasetini yumuşak güçle, en kıvrak yalanlarla ve mümkün olduğunca örtülü olarak yürütmeyi esas almalarıdır. Ve bütün ilişki ve çelişkilerin alameti farikası “temsil”dir. Her şey bu “temsil”in dolayımından geçer. Bu haseb ile liberalizm, temsili demokrasi aracılığıyla yurttaşlık ile oy verme arasında güçlü bir korelasyon oluşturur.

Oy verme hakkı toplumsal sistemin köklü biçimde yeniden yapılandırılması için hem fırsatı hem de ilgisi gittikçe azalan bir seçmen kitlesine katılım olanağı sağladı. Siyasal haklarına kavuşanlar ya oy vermek için yeterince güvenli sayıldı ya da sistemin içine çekilerek dışarıda kalmasından daha az tehdit yaratır bir hale getirildi. Lichtman, Marx’ın 1850’de Komünist Birlik Merkez Komitesine Sesleniş’te söylediği şu sözleri aktarır: “Onlar, mümkün mertebe katlanılabilir olmasını sağlayacak şekilde toplumsal koşullarda değişiklik yapılması için uğraşırlar.”[8]

Temsil sistemi, halk adına halkın yönetiminin onun temsilcilerine devredilmesidir ki, bu da özünde demokrasiyle bağdaşmaz. En hafif deyimiyle demokrasinin eksiltilmesi ve sakatlanmasıdır. Topluma ait olan politik alanın giderek egemenlerin tekeline taşınması ve alınmasıdır. Ve bu altın kural sadece egemen zihniyeti temsil eden siyasi oluşumlar için değil ve fakat ideolojik tayfın sol kanadında bulunan muhalefet için de geçerlidir.

“Liberal tahayyülün düzenleyici fikri siyasi icraatın oy veren egemen bireylerin yanı sıra, halkı temsil eden ve devlet idaresine şekil verme hakkı için rekabete girişen siyasi partiler ve seçim arası dönemlerde bu partiler adına yasama organlarında istişarede bulunan seçilmiş temsilcileri gerektirdiğidir. İyinin ne olduğu konusunda birbirleriyle rekabet eden anlayışlar karşısında devlet tarafsız kalır, hükümetler ve seçilmiş görevler genellikle kamuoyunu dikkate alırken ilgili aktörler hukukun üstünlüğü ilkesine göre hareket eder ve dış aktörler yerel siyasete müdahale etmez. Liberal siyasetin ufku budur… ” [9]

Temsili demokrasi ve katılımcı demokrasi

Temsil iki çelişkili işlev görür. Çokluğu hem yönetime bağlar hem de yönetimden ayırır. Temsil başladığından beri bu çelişkiyi içinde taşır. Hem geniş kitleler adına siyaset yapılır hem de bir yönüyle bu kitleler temsil yoluyla bir yerlere bağlanır. Böylece halk adına hareket etmeleri engellenmiş olur.

Temsili demokrasi sorunlarının aşılması çabalarında önce “katılımcı demokrasi” kavramı öne sürülmüştür. Katılımcı demokrasinin en önemli aracı da sivil toplum kuruluşlarının öne çıkmasıdır. STÖ’ler sadece siyasetle ilgili değil, toplumun tüm sorun ve ihtiyaçlarının çözümü temelinde düşünülmüş,öngörülmüş ve örgütlenmiştir. Siyaset, STÖ’ler için hayati bir alandır. Fakat liberalizmin, kapitalist tekellerin çıkarı ve iktidarı için istismarda sınır tanımayan tarzı, sivil toplum örgütleri ile bunların siyasete katılımları yüzeysel sınırda tutularak , kapitalist sisteme entegre edilme gibi sonuçlara kadar varmıştır. Üstelik egemenlerin siyasal alan üzerindeki denetimi ile bunun yarattığı sorunlar, büyük bir çelişki yumağı olarak halen çözülmeyi beklemektedirler.

Doğrudan demokrasiler topluma ait olan politikayı topluma geri vermek temelinde radikal demokrasi olarak kendilerini yeniden tanımlamak, kavramlaştırmak ve sistemleştirmek gereği duymuşlardır. Bu sistem komün, meclis, kongre, siyaset akademileri, kooperatifler sistemi gibi devlet-dışı toplum modeline dayanmıştır.

Tarihte demokrasilerin, komünlerin kendi siyasal, ekonomik, kültürel vb. ihtiyaçlarını karşılamak için doğrudan demokrasi tarzında işletildiğini göz önünde bulundurursak, hem temsili demokrasinin hem de onun sınırlı bir biçimde, daha ziyade nicelik açısından iyileştirilmesi olarak da görüp değerlendirebileceğimiz katılımcı demokrasinin sorun ve yetersizliklerini daha iyi anlarız. Bu anlamda doğrudan demokrasiler topluma ait olan politikayı topluma geri vermek temelinde radikal demokrasi olarak kendilerini yeniden tanımlamak, kavramlaştırmak ve sistemleştirmek gereği duymuşlardır. Bu sistem komün, meclis, kongre, siyaset akademileri, kooperatifler sistemi gibi devlet-dışı toplum modeline dayanmıştır. Demokrasi radikalliğini ve derin niteliğini; gücünü ve kaynağını buradan almaktadır.

Öcalan’ın da ifade edip açımladığı üzere, demokrasinin işlevi, politika yapılırken, kararlar alınırken ilgili tüm toplumun ifade gücü, örgütlenme gücü olarak sürece katılımını ifade eder. Politika özünde bu anlamda demokratiktir. Gerçek politika demokratik olandır. Demokratik olmayan politika çok sonraları gelişen hiyerarşik iktidar ve devlet güçlerinin tek taraflı idare kararlarıdır. Bu güçlerin “idare kararları”na politika denmez, idare kuralları denilir. Ardından gerçek politikanın halksız, toplumsuz, katılımsız bir olgu/kavram olmadığından ve olamayacağından hareketle kabile, aile, aşiret, kavim, ulus toplumunun tüm organlarının bütünlüğü olarak mutlaka demos’un katılımı ve tartışmalarıyla gerçekleştirilebileceğini belirtir. Demokrasinin olmadığı toplum politik olamayacağı gibi, politikanın olmadığı toplum da ahlaki olamaz. Demokrasi, ahlak ve politika temelindeki üçlü olgu ve kavramsal ifadeler olmazsa olmaz ve vazgeçilemez kabilinden birbirlerini gerekli kılmaktadırlar. Kolektif vicdanın temeli üzerinde özgür seçim iradesi ancak böylelikle açığa çıkabilir. Temsili demokrasi ise bütün bu bağlamsallık açısından hem ahlaki, hem politik planda zafiyet kaynağıdır.

Özgürlükçü toplumsal inşa ışığında katılımcı demokrasinin ahlaki ve politik toplum işlevselliğini kazanabilmesi için etnik, cinsiyetçi ve hiyerarşik prangalardan kendisini kurtarması, iktidar ve devlet zihniyet ve kurumlarına karşı toplumsal kolektivitenin ve karar gücünün temel dayanağı olması gerekmektedir. Katılımcı demokrasinin toplumsallığa içkin olması, toplumsal doğanın varoluş tarzı olarak işlemesinin kendini göstereceği yer burası olmalıdır.

Oysa bir avuç tekelci azınlığın, çoğunluk adına tahakkümü olan ‘liberal temsili demokrasi’, toplumun iktidar tarafından tecavüze açık hale getirilmesidir. Toplumsalın prototipi olan kadının, en modern devletli demokrasilerde, en kapsamlı meta fetişizmine maruz bırakılarak cinsel sömürü nesnesine dönüştürülmesi mevcut sistemin bu işlevi ve özelliğinden dolayıdır. Toplumun öz varlığını koruma ve sürdürme tarzı ve dinamizmi olan katılımcı demokrasinin, iktidar-devlet tarafından özünden saptırılarak topluma karşı kullanılması, toplumu her türlü iktidarcı yönelime ve istismarına açık hale getirir.

Toplumsal olanın hegemonik kontrolü ve idaresi olarak ‘liberal temsili demokrasi’nin bir kriz doktrini olması, aynı zamanda demokrasinin manipülasyonu ve erozyonuyla da yakından ilgilidir. Çünkü toplumsal alanın manipülasyonu ve istismarından egemenlik devşirilir. Egemenliğin bölünmez, total ifadesi temsili “demokrasi” adı altında sahnelenir. Temsil esasen yöneten ile yönetilen ilişkisine endekslenir. Seçim, referandum, anket vb. araçların kamuoyu yönlendirme yöntemleriyle kullanılıp, medyanın algı-yöneticiliği düzleminde yönetilenin rızası kazanılarak iktidarın hegemonik gücü “liberal temsili demokrasi” tarafından meşrulaştırılır. Dolayısıyla meşrulaştırılan asıl şey, yöneten ile yönetilen arasında, “kamu güvenliği” ile itaat arasında ve haklar ile yükümlülükler arasındaki egemenlik ilişkisidir.

Temsilin krizi

Temsiliyet sorunu; mutlak’ın (tanrı-kralın) iradesi altında mı, yoksa onun gölgesi-elçisi vb. aracılığıyla mı olacağını imleyen yönetme-yönetilme eksenindedir. Egemenliğin kaynağı yukarıdan gelir, kralda birleşerek toplum üstünde hükümdarlık olarak iktidarlaşırdı. Çağdaş “liberal demokrasiler”de egemenliğin kaynağı halkın kendisiymiş gibi sunulur. Böyle bir yanılsamaya ihtiyaç duyulur. Buna özen gösterilir. Egemenliğin meşruluk ölçüsü burada topluma dayandırılır. Bir partide birleşip iktidar olarak toplum veya halk üzerinde hükümet kurmaya kadar uzanır iş. Gerçekte her iki egemenliğin özü aynıdır; üst toplumun alt toplum üzerindeki hegemonyası. Oysa hakikatte değerli olan evrensel, doğal, toplumsal uyum ve yaratıcılığa ilişkindir. Sorun, toplumsal ve doğal olanın bir avuç tekelci azınlığın gaspına maruz kalması ve bunun da dogmalaştırılmasıyla ortaya çıkmaktadır. Toplumla devlet arasındaki çelişki, anlam/değer ile dogmatizm arasındaki çelişkilerde ifadesini bulmaktadır.

Temsilin kendi içinde iki çelişkili işlevi barındırması, bir yandan çokluğu temsil aracılığıyla devlet yönetimine bağlarken, diğer yandan çokluğu-alt toplumu, halkı- yönetimden dışlayıp ayırması yapısal bir krize ve istikrarsızlığa yol açar. Temsil, iktidarın tahakkümüne özgüdür. Hegemonik bir metafordur. Hem hegemonyanın aracı olur hem de onu örtmesi gözetilir. Söylemde çokluğu temsil ederken, yönetimin tartışma ve karar süreçlerine sokmaz. Sadece temsil ettiği çokluğu yönetilen, itaat eden, yükümlü olan ilişki ve sorumlulukla yönetime-iktidara bağlar. Bu ilişkide çokluğun rolü ve şekli seçim süreçleriyle sınırlanır. Temsil yoluyla hem toplum ve halk adına siyaset yapıldığı iddia edilir hem de gerçekte sermayenin çıkarları gözetilerek kamusal alanda ters ayakla yakalanır.

Toplum, temsil aracılığıyla iktidara ve devlet mekanizmalarına bağlanarak ahlaki ve politik yapısı baskı altına alınıp böylece kendi adına söz ve karar sahibi olması, özgürce yaşaması engellenmiş olur. Temsilciyi halk seçerken ve kendisinin halka bağlı olması gerekirken, tam tersine temsilci gidip devletin mekanizmalarında oturur, devleti temsil etme yükümlülüğüne girer. Temsilci, sermayenin çıkarları ile halkın ihtiyaç ve çıkarlarını “bir arada” savunmaya çalışırken büyük bir yalan ve krizle yüz yüzedir. Burada siyaset artık çirkinleşip büyük bir itibar kaybına uğrar. Buna bağlı olarak temsil edilen, temsil edene karşı sürekli bir kuşku, güvensizlik ve çoğu zaman da bir direniş ve isyan eğilimi içindedir. Bu yüzden temsil görünüşte zamana bağlanmıştır. Seçimden seçime tazelenirken toplumun, halkın öfkesi absorve edilir.

Temsili demokrasi cinsiyetçi, hiyerarşik, etnik vb. özellikleriyle tahakküm ilişkileri üretir. Bunu, kişileştirilmiş iktidar nesnesi olarak kadın üzerinden cinsiyetçilikle üretir. Bilgi-iktidar ilişkisi üzerinden pozitivist bilimcilikle, ulus-devletin homojenleştirme politikaları üzerinden milliyetçilikle yapar. Böylece sürekli özne-nesne, yöneten-yönetilen ayrımcılığı üretilir. Temsil ilişkisi bunun bir varyasyonu, bir düzeyidir. İktidarı kurumsallaştırarak devletin sürekliliğini idame ettirir. Hegemonize edilen bu tahakküm kriterleri demokrasinin toplumsal doğasını deforme ederek, kemirerek, işlemez hale getirir. Devlet idareciliğine dayalı siyasetin erk üretme amacına hizmet eder. Amaçlanan; toplumun kendi kendisinin belirleyeni olarak demokrasisiz bırakılması, kolektif inşa süreçlerini gerçekleştirerek politikasız bırakılması, yani öz yönetim fonksiyonlarının felç edilmesidir.

Hülasa;

Günümüzde komünalitesiz demokrasi tasavvuru olarak liberalizmin tüm özgürlük söylemi ve iddiasına rağmen, bu konudaki istismarcılığı ve yanılsama yaratma gücüyle toplumu/doğayı tahrip ederek yıktığı gerçeğini gözlerden ırak tutmamak hayati önemdedir. Kapitalizmin en gözde ideolojisi olarak liberalizm, her zaman komünü ve eşitliği, demokrasi ve özgürlükler önünde engel olarak tanımlamaya ve böyle göstermeye çalışmıştır.

Liberalizm, özelikle kıta Avrupa’sında Marksistlere ve reel sosyalizme karşı sol-liberal tarzda, muhafazakârlara yönelik olarak da sağ-liberal tarzda elinden geldiğince tüm söylem ve yöntemleri kullanarak kapitalist modernitenin tüm muhalif çizgilerini sistemin yedeğine çekmek üzere oldukça inatçı bir mücadele yürütmüş, bu konuda bir hayli de başarı sağlamıştır. Bu başarının altında muhalif hareketlerin ideoloji ve ilkelerden kopuk siyaset anlayışı, kavrayışın kuru ve yaratıcılıktan yoksun olması; pragmatist, fırsatçı, çıkarcı dogmatik yorum ve arayışlar siyasetin halk ve toplum açısından işlev kaybına uğramasına neden oldular.

Tüm bunlarla birlikte ideolojik-ahlaki planda liberal çizgi ve eğilimlere karşı mücadele etmek ertelenemez bir ciddiyet kazanmıştır. Bu durum ezilen halkların, emekçilerin, tüm toplumun, dolayısıyla demokratik siyasetin ihtiyaçları ve çıkarları gereğidir. Bu konuda ideolojik, ahlaki sağlamlık ve netlik ile örgütsel-siyasal gücün özgüvenli olması sonuç almak bakımından hayatiyet arz etmektedir. Çünkü liberal temsili demokrasi bir uyumsuzluk balastıdır. Sınıf ve toplumsal mücadele dinamiklerini parçalayarak siyasetin dışına iter.

Liberal temsili demokrasinin temel sorunu, toplumsal kolektiviteyle kurduğu iktidar eksenli, hegemonize edilmiş ilişkilerdir. Demokrasi özü itibarıyla, iktidar kurmaz, onun karşısında toplumsallık oluşturur. Toplumsal politikayı işlevsel kılarak, toplumun ahlaki ve politik doğasına işlerlik kazandırır. Ezcümle liberal temsili demokrasi, mutlak iktidar ve devletli mahiyeti toplumun politikasızlığı ve özgürsüzlüğüdür.


* Yurttaş


[1] Robert Musil, Niteliksiz Adam -1
[2] Liberal İdeolojinin Marksist Eleştirisi Üzerine, Gizem Ekin Çelik, ilef dergisi/ilef journal /© 2014 /1(2) /sonbahar/autumn: 125-134
[3] a.g.m
[4] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/630621
[5] Abdullah Öcalan – Kapitalist Modernitenin Aşılma Sorunları ve Demokratikleşme – Son Savunma/ https://issuu.com/hayatibalikoglu/docs/kapitalist_modernitenin_a____lma_so
[6] Michel Foucault
[7] Liberal İdeolojinin Marksist Eleştirisi Üzerine, Gizem Ekin Çelik, ilef dergisi/ilef journal /© 2014 /1(2) /sonbahar/autumn: 125-134
[8] a.g.m
[9] Libealizmin Kıyılarında Siyaset, Arditi Benjamin, Metis, S. 13-14
Previous post
Pınar Gültekin'i öldüren Cemal Metin Avcı tutuklandı
Next post
İkinci Yargı Paketi teklifi Meclis'ten geçti