Ana SayfaManşetTürk toplumunun serencamı ya da çürümenin analojisi – Doğan Amed

Türk toplumunun serencamı ya da çürümenin analojisi – Doğan Amed


Doğan Amed


“Hukuk devletinin yerini ikili devletin alması sadece bir belirtidir (semptom). Belanın kökenleri, tam da nasyonal sosyalizmin eleştirel olmayan karşıtlarının, ona karşı hayran olmak için iyi sebepler bulduklarına inandıkları yerdedir, yani, romantik cemaat düşüncesi ile militan kapitalizmin simbiyoza girdiği yerde.”[1]

Tüm ülke yıllar var ki iç savaş ile kırılıyordu, haber bültenlerine “iç ülke”den gelen çatışma ve ölüm haberleri düşüyordu sürekli.

Yerel ve ulusal çapta 300 televizyon kanalında her gece şaşmaz biçimde “acı haber” ile başlayıp, “şehidin baba evi” diye devam eden, gecekondudan bozma evlere asılmış devasa grotesk bayraklar gösteriliyor;  ardından da “şahadet şerbeti” içmenin nasıl bir “mutluluk” olduğu ana ve babaya söyletilerek, kardeş ve akrabaların cepheye gitmek için sırada bekledikleri, defaatle tekrarlanan “3 aylık nişanlı”, “gözü yaşlı eş” replikleri ve kamuflaj elbisesi giydirilmiş henüz yürüyemeyen bebeler ekranlara getiriliyordu!

Ülkenin “ana akım” tabir edilen kanallarında, dolarla maaş alan pek “vatansever” gazeteciler ve anchormanlar,  kimi zaman da emekli generaller ve “güvenlik uzmanı” (siz bunu savaş kaçkını-rantçısı tipler diye okuyun), şaşmaz bir biçimde her gece aynı saate hazır kıta, televizyon stüdyolarında asılan haritalar eşliğinde, ellerinde uzun cetveller, uçak ve helikopterlerin nereleri bombaladığını, bazen de filmlerden aşırma görüntülerle, hangi tepelere asker indirildiğini canlı yayında gösteriyordu. Basılan köyler, köylerde öldürülenler büyük bir iştahla ekranlara getiriliyor ve ülkenin, zaferden zafere koştuğu kulaklara muştulanıyordu.

Tüm ülke, doğudan batıya sınıfsız ve dahi imtiyazsız olarak birlik ve beraberlik içerisinde vecd halinde kendinden geçiyor, ekrana yapışırcasına görüntüleri seyrediyordu.

Bir ayinin ortasına düşülmüştü adeta; ayini yöneten “uzman”  kişi “bakın burası çok önemli” dedikçe, ekran başına çivilenenler kâh gözyaşı döküyor, kâh sloganlar atıyordu. Kolay mı, ülke yine ve yeniden ecdadın “hakkı” olan ama dış güçlerce ellerinden alınmış-alınmak istenen toprakları fethediyordu. Asr-ı saadet günleri çok uzak değildi, belki yarın belki yarından da yakındı artık.

Bir diğer kanalda, ülkenin milli şef öncülüğünde her geçen gün daha da zenginleşmesi grafiklerle anlatılıyordu. Yakında kendi uçak ve gemilerini de yapacaklardı milli şef öncülüğünde. Şimdilik kendisi için yazlık ve kışlık saraylar yaptırılıyor, uçaklar hediye ediliyor, çocuğuna da gemiler satın alınıyordu; “biraz pahalı” idi ama itibardan tasarruf edilemeyeceğine göre bu normal karşılanmalıydı. Hem reisin sözü vardı; bunlar herkesindi ve herkes binecekti, zamanı gelince… Zamanı gelince! Ah, o zaman gelmek bilmiyordu bir türlü, ama gelecek elbet. Ana muhalefet lideri de aynısını diyordu; “biz başa geçince, o uçak ve gemilere herkesi bindireceğiz.” Bu nedenle sorun değildi, her kayığa atlamaya hazır olanlar için fark etmiyordu, kimin kayığı olduğu; yeter ki atlanacak kayık olsundu!..

Bir başka kanalda, ülkenin ünlü ve gönüllüleri yarışıyordu. Yarışanlar, neyin yarışını yaptıklarını ve neden yarıştıklarını, izleyenler ise öncesi ve sonrasını bilmese de yarıştıranlar biliyordu. Elde kumanda hemen o kanala geçiliyordu; sonu uyuklama ile biten, sabaha işçi servislerinde, fabrikaların 10 dakikalık molalarında devam eden sohbetlere konu oluyordu.

Ama işte can sıkıcı şeyler de olmuyor değildi. İç ülkede yürütülen ve sınır aşan savaşın yarattığı travma ve bunun günlük hayata yansıması olan güçlünün güçsüze, erkeğin kadına, patronun işçiye, polisin sokaktaki insana (artık şehirlere de taşan -koruculuk- bekçi de var) şiddeti rutine dönmüştü. Öncesinde gizli yürütülen mafya ve çete faaliyetleri, artık kararnamelerle görünür kılınmış, eski çete artıkları yenileri ile harmanlanarak en üst zevat tarafından resmi kabullere çağrılır-ağırlanır, ziyaret edilir olmuştu.

Neredeyse saat başı, bir kadın cinayeti televizyonların ekranlarına yansımaya, ne olduğu çok iyi bilinmesine rağmen konuşulmayan, “konuşulmaması” gereken çocuk istismarı konuşulmaya başlanmıştı. “Fıtrat” ve “kader” olan iş cinayetleri, işsizlik ve açlıktan kaynaklı intiharlar artar olmuştu.

Ama bunlar önemli şeyler değildi, ülke yerli ve milli bir iktidar tarafından yönetiliyordu ve kimi zaman mızıkçılık yapsa da, aynı derecede yerli ve milli olan bir “muhalefete” sahipti. Reis kimileyin kızsa da muhalefet, söz konusu vatan olunca, iç ülkenin kahredilmesiyle ilgili tüm kararlara, tezkerelere gerekli tüm desteği veriyordu. Önemli olan buydu ve bu başarılmıştı. Bunun korunması, daha da büyütülmesi ve ilelebet sürdürülmesi gerekiyordu, gerisi teferruattı ve teferruatları atlamak gerekiyordu.

Bu böyleydi böylesine ya, acilen bir şeyler de yapılması gerekiyordu. Zira iç ülkede işler iyi gitmiyordu; pençeler körelir, kartallar ve kaplanlar sonu belirsiz derinliklerde avlanır olmuştu. Yetmezmiş gibi zeytin dalı! (oradan 500 ton zeytin aparmıştı tosuncuklar geçen sene) koparılıp, pınarlar! kurumaya yüz tutmuştu.

Kulislerde, arka kapılarda, devletin tepelerinde yeni şeyler konuşuluyordu. Milli ve yerli şefin çok önemli kararların arefesinde olduğu söyleniyordu. Az çok tahmin ediliyordu ya yapılacaklar, gene de merak içerisinde bekleniyordu bu kararlar. Esasta 50 yıldır yapılmakta olan, ama yetmeyip tırmandırılması gereken şeylerin yapılacağı dillendirilir olmuştu. İç ülkeye toptan bir harekat, asr-ı saadeti engelleyenleri kâlû belâya sokacak bir saldırının eli kulağında deniliyordu, ama bunun için ulusa bir motivasyon gerekiyordu. Motive edilecekler her daim hazır ve dahi nazır olsa da, motivasyonda kullanılacak şey için milli şefin dünyadaki arkadaşlarıyla konuşması, onları da motive edip olurlarını alması gerekiyordu.

Böylesi bir zamanda gelmişti, beklenmekte olan müjde! Öncesin de, ülkenin aslan sosyal demokrat muhalefet liderinin kulağına milli şefin kara kutusu, Fidan boylu aracılığıyla bazı şeyler çalınmış, o da “açarsa açsın, biz niye karşı çıkalım, bu egemenlik hakkıdır” demişti de milli birliğe halel gelmesi önlenmişti.

24 Temmuz’da araç trafiğine kapatılan Galata Köprüsü’ne, Ayasofya’nın camiye çevrilmesi sürecinde basında çıkan haberler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önceki ziyaretlerine ilişkin fotoğraflarla hazırlanan bir sergi kuruldu / MA

Tüm bunlar olup bittikten sonra, her zamanki kibri ve azameti ile kameraların karşısına geçmişti milli şef: “size muştulu bir haberim var” diyerek başladığı söze, “Rabbime binlerce şükür” diyerek devam ediyordu. Bunu söylerken herkesin ama herkesin kendisini pür dikkat dinleyeceğini düşünüyordu, düşünmenin de ötesinde biliyordu. Zira O, yeni ulusun kurucusu ve haşmetli hakanıydı, sürünün çobanı, ülkenin imamı, kimsesizlerin kimsesi, yaradılanı (iç ülkede doğan, yaşayan, onun terkisinde yer almayanlar hariç) yaradandan dolayı seveniydi.  Bu düşünce ona daha da güven verdi, gözleri buğulanmıştı. Önünde yazı akan promptera baktı bir an ve; “Bu bizim kılıç hakkımızdır, nasıl kılıçla aldıysak, atılan düğümü de kılıçla çözdük” diye devam etti. Sonra? Sonrası bilindik haller; uzayıp giden fakat hiçbir şey anlatmayan konuşmalar, alkışlar, tebrik için sıraya girmeler, Cuma için davet bekleyenler, protokolde yer almak için araya “hatırlı” kişiler sokanlar…

Bir “zafer” daha eklenmişti şanlı ve bir o kadar kanlı tarihe. Herkes mutluydu; kararı alanlar, açıklayanlar, izleyenler, dinleyenler, ana muhalefet, yavru Asenalar, Madımak’a kan sıçratıp, elini yıkayanlar, Toledo mimarları ve diğerleri… Hele ana muhalefetin oyun bozan lideri yüzünde gülücükler saçarak, “bakın, karşı çıkmadık, millilik ve yerlilik bizden sorulur” haleti ruhiyesi içerisine girmişti.

Bir Ayasofya kaç yoksul doyurur?

Tam da o anlarda işsizlik rakamları açıklanıyordu, bir başka salonda-salonlarda. TÜİK rakamlarına göre, gıda artış oranı yüzde 17,60 olmuştu Haziran ayında. Gıda derken akla ejder meyvesi, pirzola gelmesin hemen; zorunlu ekmek, zeytin, bebeye süt, iki dilim peynirdir söz konusu edilen.

Asgari ücretin 2,324 lira olduğu ülkede Türk-İş, dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarının (açlık sınırı) 2.431,08 TL olduğunu söylüyordu.

Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamaların toplam tutarı (yoksulluk sınırı) 7.918,82 TL. Bekar bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ ise aylık 2.952,41 TL olarak hesaplanıyordu.

DİSK-AR tarafından her ay hesaplanan geniş tanımlı işsiz sayısı Nisan 2020’de 2 milyon 793 bin kişi artarak 9 milyon 756 bine yükselmişti. Geniş tanımlı işsizlik oranı ise yüzde 30’lar civarıydı.

Peş peşe geliyordu istatistikler. İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) verilerine göre, sadece Haziran ayında 188 işçi yaşamını yitirmişti. Üstelik bunlar kayıtlara geçenler. Bir de kayıtlara dahi geçemeyenler var ki, varın sayıyı siz düşünün. Tabi ölen her canı sayı olarak görmüyorsanız…

Devam ediyordu rakamlar.  Sadece Haziran ayında tespit edilebilip, kayıt altına alınan kadın cinayeti sayısı ise 27. Evet, yanlış okumadınız 27 kadın öldürülmüştü! Basına yansımayanlar buna dahil değil, “kaza” diye geçiştirilenler buna dahil değil. Aile, akraba, arkadaşları tarafından çeşitli gerekçelerle öldürülenler “suskunluk yasası” gereği dile getirilmeyip, görmezden gelinenler buna dahil değil.

Ya tecavüzler? Çocuğa istismarlar, aile içi ensest, iş yerinde mobing, yolda, sokakta, toplu taşıtlarda yaşanan her türlü sapıklık? Ya yolsuzluk, hırsızlık, israf, yalan, talan, iftira, haksızlık, hukuksuzluk, düzenbazlık, adaletsizlik, doğaya düşmanlık?

Ya Kürde düşmanlık? Katliam, işkence, Kürt ülkesinin dağına-taşına, yetmeyip mezarlarına biteviye atılan bombalar, çetelesi dahi tutulamayacak denli Kürd’ün ölümü, siyasi soykırım operasyonları, Kürt illerinin tarihi, kültürel değerlerine sabotajlar; Hasankeyf, Sur, Dersim’de, Lice’de, Cudi’de, Cilo’da yakılan ormanlar, Hewsel bahçeleri ile devam eden sınır tanımayan gaddarlık…

Çürüme neydi?

1- Geçtiğimiz yıllarda yapılan bir anket, halkın yüzde 70’inin yönetenlerin aile-akraba çevrelerini kayırdığına, yolsuzluk olduğuna inandığını ama buna karşın mevcut siyaset aklına destek vermeye devam ettiğini göstermekteydi.

2- 2018 yılında yaşanan döviz hareketlenmelerinde aç olduğunu söyleyen insanlara; “siz bir mermi kaç paradır, biliyor musunuz” denilmişti! Mermilerin kime sıkıldığı gayet iyi biliniyordu ve vatan söz konusu edilmişti. Vatansa söz konusu olan her şey ama her şey sineye çekilen teferruat olurdu. Böyle de oldu o günden sonra. Unutulsa da domates fiyatları, merminin fiyatı gayet iyi bilinir olmuştu. Hızını alamayan Diyanet yoksulluğun mutluluk olduğunu demeye getiren fetvalar yayımlar olmuştu.

Siyasi rehine olarak Edirne hapishanesinde tutulan HDP’nin önceki eş genel başkanı Demirtaş, esaret altına alınmadan önce İstanbul’daki bir parti toplantısında Diyanet’in bu durumunu şöyle dile getirmişti: “Akademisyenler, Diyanet’in 150 tane hutbesini incelemiş. Bu hutbelerde devlet sevgisi, Allah sevgisinden daha fazla kullanılmış. Yani Diyanet İşleri Başkanlığı, Allah’ın emirlerini anlatmaktan çok devlet emirlerini anlatmış. Polisler gaz-cop kullanmış, Diyanet ‘Biber gazı caizdir’ demiş. ‘Hükümete isyan etmişsen cenaze namazın kılınmaz’ demiş. Bunun ne dinde, ne Kur’an’da, ne kitapta yeri vardır. Ama bizim Diyanet İşleri Başkanı fetva buyurmuş. Allah’a karşı gelsen yine cenaze namazın kılınır. Onun yeri var, Allah affedicidir. Ama bunlar affetmiyor. Bunların dini, imanı devlettir, paradır.”

Bugün iktidarda olan koalisyon, sanıldığının aksine salt AKP-MHP ile sınırlı değil. Yenikapı mitinginde ve son Ayasofya kararında da görüldüğü üzere kendilerine taktıkları etiket ne olursa olsun “sağın” ve “solun” tüm bileşenleri bu koalisyonda hacimlerine göre yer almış, birbirileri ile simbiyotik ilişkiler içerisine girmiş ve elbirliği ile bir siyaset aklı oluşturmuş durumdalar.

Mevcut durumun “başarı” değil, toplumsal çürüme hikayesi olduğu gayet sarih. Bu çürümenin nedeninin Kürd’e karşı yürütülen savaş olduğunu da herkes biliyor.  Lakin kurumsal ırkçılık ve “Kürt anasını görmesin” saplantısı nedeniyle bunları dillendirmekten kaçınma, çürümenin tüm vücuda yayılmasına yol açıyor. Her taraftaki kokuşmuşluk, bayağılık, banallık, lümpenlik bunun hem kanıtı ve hem de sonucu.

Ancak daha da önemlisi şu  ki, bu çürümeyi elbirliğiyle “başarı” olarak sunan bir siyaset anlayışı-zihniyeti var ve bu siyaset tarzı toplumun kılcal damarlarına dek nüfuz etmiş durumda.

Söz konusu çürüme, birilerinin veya yüksek siyaset tüccarlarının dile getirdiği gibi ne baştakilerin beceriksizliği ve imkansızlığından ne de çokça sözü edilen “Tek Adam”lıktan kaynaklanıyor, aksidir durum, kuruluşundan bu yana Türk devletinin bir tercihidir ve yukarıdan aşağıya doğru şekillenen bu tercih ama şöyle, ama böyle Barış Ünlü’nün “Türklük Sözleşmesi” olarak tanımladığı sözleşme ile geniş bir çevreye kabul ettirilmiştir. Bu çevrenin içerisinde silahlı ve sivil bürokrasi vardır, Kürde karşı yürütülen savaştan beslenen sermaye sınıfı vardır, devlet destekli-güdümlü sendika ağaları, STK’ler vardır, sokağa taşan paramiliter çeteler vardır, devleti kuran, devlet tarafından kurulan siyasi partiler ve muhalefet görünümlü “iktidar” vardır.

Bu yönüyle bakıldığında görülecektir ki bugün iktidarda olan koalisyon, sanıldığının aksine salt AKP-MHP ile sınırlı değil. Yenikapı mitinginde ve son Ayasofya kararında da görüldüğü üzere kendilerine taktıkları etiket ne olursa olsun “sağın” ve “solun” tüm bileşenleri bu koalisyonda hacimlerine göre yer almış, birbirileri ile simbiyotik ilişkiler içerisine girmiş ve elbirliği ile bir siyaset aklı oluşturmuş durumdalar.

Ne yapmalı?

Michel Foucault, “(…)Tam da o hukuku, gerçekte hükümdarlığın hukuku olan şu ünlü biçimsel, burjuva hukukunu yardıma çağırmaktan başka ne yapıyoruz? Sanırım burada bir tür darboğaza düşüyoruz, sonsuza dek bu biçimde yürütemeyiz: disiplinci iktidarın etmenleri, disiplin karşısında hükümranlığa başvurarak sınırlanamaz” der.

Yukarıdaki alıntı, günümüz Türkiye’sini ve muhalefetini, muhalefet tarzını anlatır gibidir. Dar alana sıkıştırılan muhalefet tarzı (esasında muhalefet etmeme), birbirini tekrar eden ve eyleme dönüşmeyen söylemler, bitmek bilmeyen hukuk çağrıları, sanki çok matah bir şeymişçesine eski Türkiye nostaljisi, parlamenter sisteme güzellemeler ve daha birçok eski-yeni olarak toplumun önüne sürülüyor. Toplum İstiklal Marşı ve tekbir sesleri arasına sıkıştırılarak, bunun dışında ne siyaset ne de muhalefet olur deniliyor. Kırk katır mı, kırk satır mı? denilerek ölümlerden ölüm beğenmesi dayatılıyor.

Oysa, ne “eski” eskidir ne de “yeni” diye sunulan yenidir. Eski, Kürdün inkarıyla, soykırımıyla, doğasının talanıyla, zindanı ve işkencesiyle devam etmekte olandır. Yeni diye sunulan ise, Kürde karşı yürütülen savaşın yeşil renge boyanmış halidir; tekbir sesleriyle her gün işlenen kadın cinayetleridir mesela, açlık ve işsizliktir, yolsuzluk-yoksulluk, her tarafa taşan nefret ve kötülüğün sıradanlaşmasıdır.

Yazılanları kötümser bulanlar olabilir, lakin olan biteni, devamında da yapılmak istenenleri görmeden değişim mümkün değildir, olmayacaktır. Bu nedenle yapılması gereken, açık ve gizli egemenlik haline tavır almaktır.

Örneğin; “Ülkemiz şahlanıyor, dünya devi olduk, bizden izinsiz, habersiz kuş uçmaz” demek nasıl bir egemenlik haliyse, yaşanan onca çürümeye rağmen kof bir iyimserlik de aynı biçimde egemenlik halidir. Sadece “Ben yaptım, oldu” demek değildir egemenlik hali, sadece Kürde vurmak değildir, egemenlik hali. Bundan nemalanma hesaplarıdır aynı zamanda, egemenlik hali. Sadece işçiye-emekçiye-kadına vurmak değildir egemenlik hali, bunları görüp “hiçbir şey yapmaya gerek yok, onlar zaten yaptıklarıyla kendi sonlarını getirecek” demek ya da hiçbir şey yapmadan “her şey güzel olacak” diyerek, sahte bir iyimserlik yaratarak bu kötülüğün devamını sağlayacak söylem ve eylem üretmektir, egemenlik hali.

Daha da kötüsü bu halin “karşıt” görünen yandaşlarca ete-kemiğe bürünerek egemenliğin devamının sağlanmak istenmesidir. Örneğin; olup biten onca şeye rağmen demokratik muhalefete karşı sesin, sözün, sokağın ve eylemin kapatılmak istenmesi sadece asker-polis bariyerleri ile olmamıştır, olmamaktadır bu ülkede. Siyasetin ve hayatın temel alanı olan-olması gereken sokak, daha geçen ay bu ülkenin ana muhalefet partisi tarafından öcü gösterilerek, uzak durulması gerektiği salık verilmiştir.

“İyimser Olmayan Umut” adlı kitabında Tery Eagleton, “İyimserler değişim için lüzum görmezler ve muhafazakârdırlar çünkü iyi bir geleceğe duydukları inanç, şimdinin özünde iyi olduğuna dair duydukları güvenden kaynaklanır” der.

Kitaba dair kaleme aldığı “‘İyimser Olmayan Umut’ veya umut üzerine düşünme gerekliliği” başlıklı yazısında “Gücün devamlılığı iyimserliğin yaygın olmasına bağlıdır” diyen Emek Erez ise, şunları vurgular: “Eagleton’ın sözünü ettiği gibi; umutsuzluk daha radikal bir tutum olabilir. Çünkü bizi içinde olduğumuz durumun dönüştürülmesi gerektiğine ikna eder. Umutsuzluk eleştirel bakmamızı sağlar; bu bakış, içinde bulunulan durumu gerçekçi olarak tahlil etmemize sebep olur ve böylece koşullara karşı daha isyankâr bir tavır geliştirebiliriz.”

Walter Benjamin’in deyimiyle; “Politik değişimin olmazsa olmaz koşulu temelsiz iyimserliğin reddidir.”

Üçüncü Yol: Demokratik siyasetin büyütülmesi

Somut olan şu ki rejim, uzun zamandır kurum ve kurulları olan ve buna riayet eden bir devlet, bir yapı olmaktan çıkmıştır. Gerek uluslararası hegemon sistem, gerekse de ülkenin müesses nizamı tarafından elbirliğiyle iktidar yapılan, iç ve dıştaki tüm aksi söylemlere rağmen hegemon sistem ve müesses nizamın çıkarları gereği halen desteklenmeye devam edilen, bunun verdiği güvenle topluma karşı suç üstüne suç işlemeye devam eden bir iktidar aygıtı var karşımızda.

Kürt savaşından beslenen bu aygıt, Kürt kanı ile doymamaya başlamış, gözünü artık tüm topluma dikmiştir ve hedefinde toplumun tüm kesimleri yani kadınlar, çocuklar, işçiler, işsizler, yoksullar, toplumun havası, suyu, toprağı vardır. Bunun anlamı da şudur: Sadece Kürtler değil, kendisine biat etmeyen tüm yapıların bir an önce ortadan kaldırılması hedefleniyor. Kadınların bu kadar açıkça hedeflenmesi bu amaçladır, işçiye-emekçiye, farklı etnik kökenlere, dinsel yapılara nefret, ötekileştirme bu amaçladır ve Cumhuriyetin 100’üncü yılına girerken bu hedeflerine ulaşmak istemektedir.

CHP başta olmak üzere “eski”nin özlemi, dayatması içerisinde olan devletçi gruplar, öz olarak buna karşı değiller, çünkü aynı tekçi zihniyete sahip ruh ikizleridirler. Aralarındaki tek fark kimin sistemde ne kadar yer alacağıyla ilgilidir ve bu da çözülemez bir şey değildir. Dün olduğu gibi bugün ve yarın da “devletin menfaatleri” denilerek, adı geçen odakların topluma karşı uzlaşmaları olabilecek bir haldir Bu risk var mıdır? Vardır. Görünür müdür? Görünürdür.

Kürt savaşından beslenen bu aygıt, Kürt kanı ile doymamaya başlamış, gözünü artık tüm topluma dikmiştir ve hedefinde toplumun tüm kesimleri yani kadınlar, çocuklar, işçiler, işsizler, yoksullar, toplumun havası, suyu, toprağı vardır. Bunun anlamı da şudur: Sadece Kürtler değil, kendisine biat etmeyen tüm yapıların bir an önce ortadan kaldırılması hedefleniyor.

O halde yapılması gereken de açık ve nettir: Üçüncü yol ve çizgisi olarak demokratik siyaset alanında kadın, gençlik, sol ve sosyalistlerin, demokratların, dindarların Kürt siyasal hareketi ile bir araya gelerek demokratik siyaset araçlarını yaratmak ve bunu işlevsel kılacak ortak mekanizmalar üretmek ilk ve temel adım olacaktır.

Değil mi ki yaşanan çürümenin ilk ve halen de sürmekte olan nedeni Kürde karşı yürütülen savaştır,

Değil mi ki yoksulluk, yolsuzluk, yalan ve talanın nedeni devam ettirilen bu savaştır,

Değil mi ki tüm toplum kesimlerine taşan şiddetin nedeni bu savaştır,

Değil mi ki işsizliğin, açlığın nedeni bu savaştır,

O zaman ilk ve temel iş de Kürt coğrafyasında, Kürdistan halklarına karşı yürütülen bu kirli, haksız ve ahlaksız savaşa karşı tavır almak olacaktır-olmalıdır.

Ekonomiyi bitiren, ahlakı yok sayan, şiddeti meşru gören, emekçinin sömürülmesini gereklilik olaran sunan bu savaşa karşı ilkesel tutum almadan, bunun söylemini ve de eylemini ortaya koymadan Türkiye’de kadın cinayetleri bitmeyecektir, çocuk istismarları son bulmayacaktır, açlık ve sefalet giderilemeyecektir.

(Devam edecek…)


[1] Ernst Fraenkel, “İkili Devlet”, Çev: Tanıl Bora, 2020, İletişim.


Yazarın önceki yazıları:

Hakikat karşıtlığı olarak yalan ve bir yalancının portresi – Doğan Amed

Previous post
Azra Deniz Okyay’ın ilk uzun metraj filmi: 'Hayaletler'
Next post
Mustafa Gökçe bahçede fasulye toplayan Gönül'ü tüfekle öldürdü, 'tilki sandım' dedi