Ana SayfaManşetBir virüsle başladı her şey

Bir virüsle başladı her şey


Nejat Uğraş*


“Demekki, siz bizi, varlığının zorunlu koşulu toplumun büyük bir çoğunluğunun mülksüzlüğü olan bir mülkiyet biçimini ortadan kaldırmaya niyetlenmekle suçluyorsunuz. Elbette; bizim niyetimiz de zaten budur.”[1]

Doğal (birinci) doğadaki yaşamın kendisi bildiğimiz ve bilmediğimiz yönleriyle sayılamayacak denli çoklukta karşılıklı bağımlılık ile ortak yaşamsal ilişkiler temelinde şekillenmişken, ikinci doğada, yani “doğanın kendini tanıması” olarak da kavradığımız toplumda bu ortakçılık aynı zamanda bilince çıkmaktadır. Hele insan gibi, özellikle doğumundan başlayarak, kendi başına yaşamını kurup sürdürmede fiziksel yönden çok güçsüz olan bir türün ana eksenli toplum ve komünalite olmadan beslenme, bakınma-korunma gibi ihtiyaçlarını sağlaması, sürekli ve düzenli kılması düşünülemezdi. İnsanda ortak yaşamsal dayanışma ve toplumsallık türün varlık-yokluk ikileminin olumlu yönde cevaplanabilmesi için vazgeçilmezdir. Sosyal, kültürel, ekonomik, siyasal yaşam ve örgütlenme, göç, yerleşim, üretim ve tüketim gibi olgular ancak toplumun ortakçı (komünal) dayanışma ilişkileriyle gerçekleşebilir. Bu da yapı-aktör denilen diyalektiğin yapı kısmının bölümlenmesi sonucu ortaya çıkan alt-üst ilişki ve çelişkisinde şekillenir.

Ekonomik sistemin, siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği temel olduğunu kavrayan Marx, bütün dikkatini bu ekonomik sistemin incelenmesine verdi. 1859 yılında Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı‘nın Marx tarafından yazılmasından beri bir “alt yapı”, “üst yapı” tartışmasının sürdüğünü biliyoruz. İlk dönemlerde ekonomik alt yapının üst yapıyı belirlediğine; din, ideoloji, devlet kültür ve benzeri üstyapı kurumlarının iktisadi alt yapı tarafından şekillendirildiği fikri güçlü bir kabul gördü. 20’nci yüzyılın başından itibaren bu bağlantı tartışılmaya başlandı. Yüzyılın ortalarında Althusser “Üst-belirlenim” kavramı etrafında farklı vektörlerin etkisine aynı anda maruz kalmada karar kılınmıştı.

Althusser’de “üstbelirlenim” Freud’dan ödünç alınan bir kavramdır. “Freud’cu psikolojide rüyalardaki imgelerin günlük hayattaki değişik sebeplerin bileşiminin bir sonucu olduğunu ifade etmek için ödünç alınarak kullanılmıştır. Althusser de sosyal veya tarihsel olayların değişik düzeylerdeki (üst yapı-altyapı meselesi) değişkenlerce bireylerin iradeleri dışında belirlendiğini ifade ederken, (çok sayıda değişkene aynı anda tâbi bağımlı değişken gibi bir şey) bu kavrama başvurmuştur” yani mealen; bir şeyin “daima içinde işlediği somut formlar ve koşullar tarafından tarihsel olarak kurulduğunu”[2] söylüyor.

Althusser, üstbelirlenim’inde çelişkileri çözerek aşmak esastır. Bu yaklaşımın temelinde, çelişkiye zemin olan ikilem ve taraflardan birinin tümüyle boyunduruk altına alınarak, bu yolla “çelişkinin ortadan kaldırılması veya kaldırılabileceği” antagonist kavrayışı ve Hegelci sentez fikrini de kabul etmez. “Althusser’de karşıt kutupların sürekli yeniden üretildiği pasif bir savaş modeli vardır. Karşıt kutuplar vardır, bunlar savaşım halindedir ama sürekliliği de vardır, kendisini yeniden üretmek zorundadır. Yani karşılıklı birbirine düşman ama birisi diğerinin yerine geçmeden, diğerini yok etmeden var olmak zorundalar.”[3] Çünkü der Öcalan, çelişkiye taraf olan ikilemler zor yoluyla ortadan kaldırılamaz, ancak zamanla işlevsizleştirilerek aşılabilirler. Nasıl ki, doğada karşıtların birbirleriyle yüklenerek dönüşmesi söz konusuysa; toplumsal ikilemlerde de, bunun bire bir aynısı olmamakla birlikte, karşıtların mücadelesini, zıtların birbirlerini yok etmesi temelinde kavramamak esas meseledir.

Alt üstü belirler, üst altı etkiler

1989 sonrasında neredeyse alt yapının üst yapıyı belirlediği fikri adeta haklı çıktık vaveylasıyla yanlış ilan edildi. Elbette bu tartışmada hiç kımıldamadan pozisyonunu koruyanlar vardı. Onların durumu ayrı bir tartışma konusudur.

İddia şudur ki: Corona sürecinde ekonominin “alt yapı” olduğu herkes tarafından resmen kabul edildi. İnsanların ölümünden bile daha önemli olan tek şeyin ekonomi olduğuna tanık olduk. Neredeyse tüm ülkeler her riski göze alıp ekonominin ayakta durması için tıbbi tedbirleri kaldırdılar. Adeta ‘tamam ölenler olacak ama ekonomi işlemeden duramayız’ dendi. Biraz uzun sürdü ama bulandırılan bir hususu hayat tüm çıplaklığıyla önümüze koydu. Engels, bir mektubunda ‘son tahlilde ekonominin belirleyiciliğinden’ söz ediyordu ama bugün toplumsal varlığın altyapısının ekonomi olduğunu tekrar etmek gerekiyor. Anakronistçi bakış açısının bu tartışmada etkisi çok fazla olmuştur. Ama üst yapı denen olguların ekonomi üzerinde etkileri olmuştur itirazında kendisini gösteren yaklaşım, gerçekleşen zaman kaymasını görmemezlikten gelir. Evet böyle bir etkisi vardır ama ekonomik altyapı üzerinde inşa edildikten sonra gerçekleşir. Yine bu Corona sürecinin verilerinden bir diğeri yine mezkur bağlam çerçevesinde “Devrim” hakkındadır. Gördük ki dünyada hiçbir ülke ekonomisinin çarklarını iki ay durdur(a)madı.

Ya üretimi durdurmak ya da satın almayı durdurmak yetiyor, o yıkılmaz denilen kapitalizmin dağılmasına. Biz beslemekten vazgeçmedikçe, kapitalizm obezliğinden vazgeçmez.

Üretim süreci durdurmaların – eskiler “genel grev” der- sistemin nefessiz kalıp yıkılmasına yeteceği açık değil mi? Grev ya da boykotla, üretim ya da gerçekleşme süreci – ürünün satılıp paraya dönüşmesi- kesintiye uğradığında kapitalizmin temel iki versiyonu ve karma türevlerinin günlerinin sayılı olduğuna dair sofiste retoriklere ne oldu? Özcesi durum şu, ya üretimi durdurmak ya da satın almayı durdurmak yetiyor, o yıkılmaz denilen kapitalizmin dağılmasına. Biz beslemekten vaz geçmedikçe, kapitalizm obezliğinden vazgeçmez.

Burada esasen işin matematiğinden söz ettiğimin farkındayım. Yoksa bu sade eylemleri gerçekleştirmenin ne kadar zor ve karmaşık olduğunun farkındayım. Fakat bütün karmaşıklıkların sade bazı algoritmaların ürünü olduğunu da biliyorum. Corona süreci algoritmayı tüm sadeliği ile ortaya koydu. Nesillerdir süren “Devrim” tartışmalarının yıkıcı yanının Herman Melville’nin muhteşem karakteri Kâtip Bartleby’in sade ve naif cümlesinden ibaret olduğunu gösterdi: “yapmamayı tercih ediyorum!..”

Yaratıcı aşama ise bütün ağırlığıyla üzerine düşünmemizi bekliyor. Yıkılanın yerine neyi/nasıl koyacağız? Doğu bloku ve Çin, nelerin olmayacağını bize gösterdi. Özel mülkiyetin reddi elde var bir demektir. Kar ve büyümeye dayalı ekonomi planların reddi elde eder iki. Dünyanın maddi varlığının ve ekolojinin mutlak surette dikkate alınması eder üç. Ortak kullanım, dayanışma ve gereksiz tüketimden kaçınma elde var dört. Corona sürecinde insanların evlerinde ekmek ve yemek yapmayı öğrendiklerini öğrendik muhtelif kanallar vasıtasıyla. Muhtemelen evimizde ve gardırobumuzda satın aldığımız elbise, çanta ve ayakkabılarımızın çoğunun ne gereksiz fazlalık olduğunu da görmüşüzdür. Kapitalizmin merkezi jestlerinden olan “Sen dur, ben hem neye ihtiyacın olduğunu sana göstereceğim hem de bu ihtiyaçların nesnelerini ucuzca sana sunacağım”a nasıl kölece bağlandığımızı daha iyi teşhis ettik bu vesileyle.

“Hayır! sunduklarınızın bir çoğuna ihtiyacımız yok, ihtiyaçlarımızı kendimiz üretebiliriz” diyebileceğimizi, bu küçücük virüs bize gösterdi. Ozon tabakasındaki iyileşme, Venedik kanallarına balık gelmesine, beton korunaklarımızdan telaşsız kuş sesleri dinlediğimiz mevzularına hiç girmeyeceğim. Her gün sosyal medyaya düşen dayanışma örneklerini ise yaratıcılık atraksiyonları olarak değerlendirmek gerekir. Özne tartışması yani “tamam devrimi yapıp yeni toplumu kim kuracak” sorusunun cevabının da böyle çok da zor olmadığı, anlaşıldı sanırım. Proletarya, prekarya, kadınlar, multitud (çokluk), sınıflar ittifakı vesaire. Elbette bunlar yararlı tartışma ve kavramlardır. Ancak Bartleby’in cümlesini tüketimde kullanabilen ve herkesi, ihtiyacı olsun, olmasın satın alma ayinlerini vaaz edenlere “yapmamayı tercih ediyorum” diyerek tersine bükecek herkes özneyi oluşturur. Yani ücret karşılığı emir almak zorunda olanlar. O da eski durağa varır. Emekçiler sağcı, faşist eğilimli otariter lider/yönetimlerin Corona süreci karşısındaki lakayt ve sorumsuz duruşlarını da ilgiye mazhar buldular.

Baştan beri ‘fazla büyütmeyin’ teranesini tekrarlamaları sanki bir şeyleri örtmek amaçlıydı. Zayıfların, virüslerin, bilim insanlarının bu megolaman sosyopat lider ve yönetimlere hakikati dikte etmelerini hazmedemediler. Bu durumda kendileri gereksiz fazlalıklar haline geldiler. Buna karşı merkezi bir basınçla ve sapıkça en iyi bildikleri şeyi yapmaya yöneldiler. Kar oranlarını nasıl arttıracaklarını, süreci nasıl fırsata çevireceklerini düşündüler. Zamanla daha da zenginleştiler bile. İşte size çarpıcı veriler. Corona öncesi tablo:

  • 2007’de en zengin ve en yoksul %5 arasındaki gelir farkı 19 kat iken, bugün 25 kat

  • Nüfusun ~%20’si açlık, ~%80’i ise yoksulluk sınırı altında yaşıyor

  • 10 işçiden 6’sı (~10 milyon kişi) asgari ücret civarı ve altında ücret alıyor

  • En zengin %20 toplam gelirin yarısına sahip

  • 2000 yılında en zengin %1 toplam servetin %38’ine sahipken bugün yüzde 54’üne sahip

İngiltere merkezli yardım kuruluşu Oxfam, koronavirüs salgını sonrası yaşanan dünya genelindeki ekonomik durgunluk sebebiyle yaklaşık bir milyar insanın yoksulluk sınırında yaşayabileceğini duyurdu. Kuruluş şu andaki krizin 2008’deki ekonomik bunalımdan çok daha kötü olduğunu açıkladı.

Buna göre dünya genelinde günlük 1.90 doların altında kazanan ve ‘aşırı yoksul’ olarak tanımlanan 434 milyon kişinin, dünya genelinde 922 milyona ulaşacağı kaydedildi. Bunun yanında fakirlik sınırı olarak kabul edilen ve günde 5.50 doların altında kazanan kişilerin sayısının ise 548 milyondan 4 milyara çıkabileceği ifade ediliyor.”[4]

Durumu biraz somutlaştıralım. Amazon şirketinin kurucusu ABD’li Jeff Bezos’un serveti, Corona krizi döneminde 74 milyar dolarlık artış ile 180 milyar dolara yükselmiş. Dünyanın en zengin insanları listesinin ilk sırasına yerleşen Bezos, 2013 yılında 250 milyon dolara Washington Post gazetesini satın almış. Amazon’un kurucusu Bezos’un serveti, Macaristan, Ukrayna ya da Katar gibi ülkelerin gayri safi yurt içi hasılatını (GSYİH) aşıyor. Lübnan, Ürdün, Sudan, Bahreyn, Tunus ve Moritanya’nın toplamının GSYİH’na eşit bir orana ulaşmış.[5] Altlarındaki dünya dalgalanırken bile kendi dalgalarına bakmayı bilmişler. Sorun devrimci dalgasına bak(a)mayanlarda.

Corona ve “Giuseppe Tomasi Di Lampedusa” stratejisi

Bu bölüm daha önce aşk üstüne bir deneme yazımda sona not olarak iliştirmiştim. İliştirdiğim bu notu ordan çekip buradaki sütuna taşımak istiyorum.

Görünüşe göre Corona mevzusu bitti gibi görünüyor. Egemen kodamanlar bir süre için “Lampedusa” stratejisi izlenecek. Immanuel Wallerstein’in dile getirdiği “Giuseppe Tomasi Di Lampedusa” ilkesi, üstat tarafından şöyle açıklanır: “Bir tarihsel sistemin çöktüğü sırada yeni bir tarihsel sistemin doğduğu anda egemenlerin ajandalarındaki temel bir stratejidir. Bu stratejiyi uygulayacak olan egemenler üç temel ilkeyi harekete geçirirler.”

Değişimi icat etmek, kendi taraftarlarını buna ikna etmek, karşıtlarını (yönetilenlerini) yanıltmak.

Sonuçta eski tarihsel sistemin bütün yapısal unsurları değiştirilir. Değişmeyen tek şey egemenlerin konumudur. Yani muhalif söylemler sahiplenilir, ancak eşitsizlikçi yeni bir tarihsel sistem inşa edilir.

Yani meali şu: Hani hiçbir şey değişmesin diye her şeyi değiştirmek oyunu.

Küresel ölçekte güçlü devrimci muhalif bir dalga esmezse gerisi bilindik yeni bir kapitalist öyküye dayanacak gibi. Corona’da artık normal grip muamelesi görecek. Aşı çalışmalarının koruma limiti yüzde yetmişi geçmiyor. Bir de virüsün hızlı mutasyona uğraması hesaba katılınca ondan da bir şey çıkacağı yok. Lakin “Devletin Dönüşüne” ilişkin belirlemeler yapılıp duruyor. Oysa Corona’nın daha da öncesinde Karınca’nın sütunlarında devlet merkezli milliyetçilikten söz ettiğimizi kimse okumamış herhalde.

Bu tartışma çok su kaldıracak bir tartışma. Mesele, durumları analiz etmek de değil. Keza bunu dünyada çok kişi olasılıkları bir bir sıralayarak fikir verecek düzeyde yapıyor. Asıl soru Lenin’in sorusudur: “Ne yapmalı?”, “Nasıl bir program, nasıl bir örgütlenme?” soruları cevaplanmadan kapitalizme ömür biçmek saçma ve sıkıcı bir tekrardan ibarettir. Kapitalizm, biz istediğimiz sürece uzun süre bizimle birlikte yaşayacak. Şu anda herkes problemin parçasıdır. Çözüm ilan edilinceye kadar. Albert Camus, Veba‘da mevzuyu gayet sarih bir şekilde anlatmamış mıydı zaten:

Bu tip salgınlar hayatın kendisinin absürt oluşunu idrak ettiğimiz anlar. Ne din ne de bilim adamlarının, ne inancın ne de aklın anlam ifade ettiği anlar. Olur, biter, giden gider, kalan kalır ve hayat devam eder.”

Hülasa;

Altuhsser üstbelirlenimciliği “Nedensellik ile ilgili bir felsefi kavram olarak birden fazla sebebin, birden fazla düzey ve kategorideki sebebin oluşturduğu sonuçların meydana gelmesini açıklar, tasvir eder.” İngilizce wikipedia’da da kullanılmış örnek bir idam mangasınca ölümü üstbelirlenmiş bir idam mahkumudur. Manga elemanı her bir asker tek başına ölüm nedeni olmak zorunda değilken manga bir bütün olarak ölümün kesin nedenidir.

Herhangi bir askerin kurşunu direkt ölüm nedeni olabilir. Ama kendi başına yeterli ve belirleyici bir ölüm nedeni olmasa bile ölüme katkıda bulunmuş da olabilir. Veya herhangi asker idam edilen kişiyi kendisinin öldürmediğini, tek kendisinin kurşunu ile mahkumun yaşayacağını iddia edebilir, veya ben ateş etmeseydim de o yine ölecekti diyebilir. Kısacası, benzer durumdaki diğer askerlerle beraber, “bu ölüm sonucu” bu nedenler çoğulluğu tarafından üst belirlenmiştir.”[6]

Kıssadan hisse…

İleride, zamanın behrinde “bir virüsle başladı her şey” denecek. Sorun bunu kimin diyeceğidir? Tarih yazamazsanız, tarih sizi yazar… Not edin bunu!


*Yurttaş


[1]Karl Marx
[2]https://eksisozluk.com/overdetermination–2342785
[3]http://blog.milliyet.com.tr/althusser-felsefesi/Blog/?BlogNo=611985
[4]https://tr.euronews.com/2020/04/09/oxfam-koronavirus-krizi-sonras-4-milyar-insan-yoksul-1-milyar-insan-as-r-yoksul-kalabilir
[5]https://twitter.com/FerdacetinF/status/1288989517295357952?s=19
[6]https://eksisozluk.com/overdetermination–2342785
Previous post
Beyrut'ta patlama: Can kaybı 135'e yükseldi
Next post
Oyuncu Üstün Asutay yaşamını yitirdi