Ana SayfaGüncelHDP “Barışa Çağrı Deklarasyonu”nu açıkladı: Savaş ve çatışmayı sonlandırabiliriz

HDP “Barışa Çağrı Deklarasyonu”nu açıkladı: Savaş ve çatışmayı sonlandırabiliriz

HABER MERKEZİ – HDP, üç ay önce başlattığı ‘Demokratik Mücadele Programı’nı Meclis’te açıkladığı “Barışa Çağrı Deklarasyonu”yla tamamladı. İktidara, muhalefete ve toplumsal kesimlere seslenen HDP eşbaşkanları Buldan ve Sancar, “Savaş ve çatışmayı sonlandırarak, barış iklimi yaratılmasına” ilişkin çağrı yaptı. Deklarasyonda, “83 milyon yurttaşımız, Kürt sorununda ülke tarihinin en büyük barışını sağlayabilir” ifadesi kullanıldı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP), 1 Haziran’da başlattığı ve üç aşamadan oluşan “Demokratik Mücadele Programı”nın finalini Meclis’te açıkladığı ‘Barışa Çağrı Deklarasyonu’ ile tamamladı.

HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar tarafından okunan deklarasyonda, iktidara, muhalefete ve toplumsal kesimlere “Savaş ve çatışmayı sonlandırarak, barış iklimi yaratılmasına” ilişkin çağrı yapıldı.

Barış konusundaki rolünü de tanımlayan HDP’nin deklarasyonunun tamamı şöyle:

Yarın 1 Eylül Dünya Barış Günü. Yüreğini ve bilincini eşitlik, adalet, demokrasi, özgürlük ve barış değerlerinde buluşturmuş milyonlarca insan, bir kez daha 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü kutlayacak. Şimdiden Türkiye, Ortadoğu ve dünya halklarının 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü kutluyoruz.

Bilindiği gibi 1 Haziran günü İstanbul’da açıkladığımız Demokratik Tutum Belgesi’yle 3 aşamadan oluşan ve 3 ay devam eden Demokratik Mücadele Programı’nı başlatmıştık. Hakkâri ve Edirne’den Ankara’ya yürüyüş kollarıyla, halk toplantılarıyla, farklı inanç grupları söyleşileriyle, sivil toplum kuruluşları ziyaretleriyle Türkiye’nin dört bir yanında emekçi halklarımızla buluştuk; kadınlarla ve gençlerle bir araya geldik, çevreye ve doğaya yönelik tahribatlara karşı omuz omuza yürüdük. Ekmeğimizi, aşımızı, işimizi ve geleceğimizi yok edenlere, kimliklerimizi ve kültürlerimizi yok sayanlara karşı çözüm arayışlarımızı ortaklaştırdık. Halklarımız bir kez daha barış, eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelesinin gerçek sahibi olduklarını göstererek umudumuzu ve kararlılığımızı tazelediler, büyüttüler, bize rehberlik ettiler.

Türkiye bugün derin bir toplumsal, siyasal ve ekonomik kriz yaşamaktadır. Türkiye’yi yönetenler aksini iddia etseler de mevcut kriz halinin sürdürülebilir olmadığı gün gibi ortadadır. Toplumun iş, aş ve gelecek kaygısı hiç olmadığı kadar yüksektir. Ne yazık ki, işsizlik ve yoksulluk artmakta, ekonomik dengeler bozulmakta, demokratik tüm değerler aşınmakta ve yok olmaktadır. Kadınlara yönelik şiddet ve saldırılar çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Kadınların bedeni, emeği ve yaşamı üzerinde geliştirilen politikalarla iktidar kadınlara sürekli saldırmakta; kadınların temel haklarını yok saymakta ve bu gidişata karşı mücadele eden kadınları hedef göstermektedir. Özgürce konuşan, tartışan, eleştiren ve yönetim süreçlerine katılan bir toplum yerine, zor ve baskı aygıtlarıyla susturulan, itaat eden bir toplum hali dayatılmaktadır.

Ancak halkımız bu duruma rıza göstermemekte, bu dayatmalara boyun eğmemektedir. Mevcut gidişattan rahatsızdır ve nefes almak istemektedir. Her geçen gün biriken sorunlar karşısında değişim talepleri yükselmektedir. Demokratik değişim taleplerini gelinen aşamada yok saymak mümkün olmadığı gibi, buna karşı durmak da nafiledir. Halkın sesine kulak tıkayarak, bu sesi bastırmaya çalışarak iktidarın sürdürülemeyeceğini tarihsel ve güncel deneyimler göstermektedir. Hiçbir iktidarın halka rağmen ayakta kalması mümkün değildir.

Türkiye’nin bugün ekonomiden siyasete, yönetim biçiminden toplumsal ilişkilere kadar yaşadığı sorunların temelinde, iktidarın içeride ve dışarıda derinleştirdiği kutuplaştırma, gerginlik, çatışma ve savaş politikaları yatmaktadır. Bu gerçeklik, yönetim bunalımının ve ekonomik krizin temel sebebidir. Başta Kürt halkının demokratik kazanımları olmak üzere tüm toplumsal ve siyasal muhalefeti hedef alan bu çatışmacı zihniyet, ülke sınırlarının içinde de dışında da bir yönetim biçimi halini almıştır.

Bugün Libya’da, Suriye’de, Irak’ta, Doğu Akdeniz’de, Ege’de yürütülen savaş ve gerginlik politikaları, gerilim ve çatışma stratejisi ülkemizi belirsiz bir geleceğe sürüklemektedir. Bu politikaların, topluma ve ülkeye, hatta iktidar sahiplerine kazandıracağı bir şey yoktur. Bu politikalarda ısrar, ‘gerçeklikten kopmak’ dışında bir anlam ifade etmemektedir. Yitirilen canlarımızın, yaşanan yıkımların, soframızdan eksilen ekmeğimizin, cebimizde değersizleşen paramızın, çoraklaştırılan inanç ve insani değerler dünyamızın, yozlaşan toplumsal ilişkilerimizin ve daha nice sıkıntılarımızın sebebi bu iktidar politikalarıdır.

Her açıdan maliyeti yüksek savaş ve çatışma politikalarında ısrar etmek yerine, şimdiye kadar gerçek anlamda uygulanmayan barış politikalarının denenmemesi büyük bir hatadır. Hatırlatmak isteriz ki Türkiye dünya genelinde silahlanmaya en çok kaynak ayıran ülkeler arasında hızla yükselmektedir. Oysa savaşa, saraylara ve şatafata ayrılan bütçe; işçiye, emekçiye, sağlığa, eğitime, sosyal güvenliğe ayrılsa toplumun bu ağır kriz yükü büyük oranda hafifler. Türkiye halklarına bu vesileyle bir kez daha soruyoruz: Yaklaşık yüz yıl önce temelleri atılan Cumhuriyet, böylesine uygun iklim ve zengin topraklar üzerinde kurulurken, fakirliğin, işsizliğin, dışa bağımlı ekonominin girdabından kurtulmak mümkün değil midir?

Bizim cevabımız açıktır: Elbette mümkündür! Ancak bunun için kutuplaşmaya değil kucaklaşmaya, kavgaya değil barışmaya, gerginliğe değil uzlaşmaya ve diplomasiye, savaşa ve çatışmaya değil barışa, diyalog ve müzakere yoluyla sorunları sulh içinde çözmeye ihtiyacımız var. Suya hasret topraklar misali ülkemiz barış politikalarına hasrettir. Halk siyasal aktörlerden barışı, demokrasiyi, özgürlükleri, toplumsal adaleti inşa etmelerini beklemektedir. Bugün toplumsal barıştan söz etmek neredeyse ayıp hatta suç sayılmaktadır. Toplum kamplara bölünmüştür, nefret söylemi alıp başını gitmiştir. Nefret dilini hep birlikte reddetmek hem insani hem de siyasi olarak önemli bir adımdır.

Halklarımızın oylarıyla oluşmuş Meclis iradesinin enerjisini toplumsal barışa yöneltmesi en büyük arzumuzdur. Oysa bugün iktidar eliyle Meclis adeta devre dışı bırakılmış durumdadır. Ama biz biliyoruz ki, toplum da iradesini teslim ettiği Meclis’ten büyük barış müjdesini duymak istiyor. Ferasetiyle, kadim kültürleri ve derin sağduyusuyla her türden ayrıştırma, kışkırtma oyunlarına yıllardır gelmeyen 83 milyon yurttaşımız, Kürt sorununda ülke tarihinin en büyük barışını sağlayabilir.

Derdi ülkenin geleceği ve demokrasisi, adalet, özgürlük, hukuk, iş ve aş olan tüm siyasi partilere bugün buradan çağrı yapıyoruz: Mevcut hal, hal değildir, dar parti ve siyasi çıkar hesapları belki gündelik kazançlar sağlayabilir; ancak belirtmek isteriz ki bu yolla ülkenin ve toplumun uçuruma sürüklenme sürecini durdurmak mümkün olmaz. Tarihsel tecrübeler göstermiştir ki krizler aynı zamanda yeni başlangıç imkanları demektir. Gelin birlikte siyasal hırs, kibir, parti öncelikleri ve kısır çekişmelerin çok üstünde bir evrensel değer olan “barış”ı birlikte kuralım, birlikte inşa edelim.

Kürt meselesinin bugün ulaştığı düzey, bütün varlığıyla çözümü dayatıyor. Bu ülkenin demokratik ve ortak geleceğini düşünen hiç kimse bu gerçeğe gözlerini yumamaz, yummamalıdır. Gelişmelerin de gösterdiği gibi sorun artık ülke sınırlarını aşmış, bölgesel ve küresel bir boyut kazanmıştır. Çözümsüzlük sürdükçe, çatışma dinamiği diri kaldıkça Türkiye siyasal ve ekonomik açıdan küresel güçlere bağımlı ve muhtaç olmaya devam edecektir. Halbuki bu sorun esas olarak bizim sorunumuzdur ve bu ülkede, bu topraklarda çözülmek durumundadır. O nedenle diyoruz ki, sorun diğer ülkelerin başkentlerinde değil Ankara’da çözülmelidir.

O yüzden bugün buradan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden bir kez daha çözüm isteyen bütün güçlere sesleniyoruz: Hepimizin bu konuda sorumlulukları var. Kimse çözümden kaçamaz. Bıçağın kemiğe dayandığı bir dönemden geçiyoruz. Demokratik çözüm ve barış kendini tüm yakıcılığıyla dayatmaktadır.

I. Öncelikle bu ülkeyi yöneten AKP-MHP iktidarını ve devlet aklını bölgedeki “savaş ısrarından” ve “çözümsüzlük politikalarından” vazgeçmeye çağırıyoruz. Toplumsal barış ve demokratik uzlaşı temelinde kapsamlı bir siyasal çözümü ön görmeyen hiçbir politika bugüne kadar sorunun çözümüne katkı sunmamış, aksine çatışmayı derinleştirmiştir. Bu yöntemlerle hiç kimsenin kazanamayacağını bir kez daha hatırlatıyoruz.

Kürt sorununu çözen, savaş ve çatışmayı nihayete erdiren bir Türkiye, bölgenin yükselen demokratik değeri ve güçlü modeli haline gelecektir. Ülkemizde ortaya çıkacak barışçı bir çözüm, Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde de demokrasi ve barış açısından önemli adımlar atılmasını sağlayacaktır. Yüzüncü yıla yaklaşırken kamplaşma, rövanş ve çatışma politikalarıyla değil uzlaşma, diyalog, müzakere ve barış değerleriyle buluşmuş Demokratik Cumhuriyetin inşasını hep birlikte gerçekleştirelim.

Sorunlarımızı şiddet aracılığıyla çözmeye çabalamak değil; konuşarak, müzakere ederek, diyalog yoluyla çözmek temel düsturumuz olmalıdır. Her ne kadar bugün yok sayılsa da, karşılıklı binbir emekle olgunlaştırılan Dolmabahçe Mutabakatı süreci, Kürt meselesinin çözüm ruhu ve felsefesi bağlamında değerini hala korumaktadır.

İmralı’da yapılan son avukat görüşmelerinden birinde ‘‘İmkân verilirse bir haftada silahları sustururum’’ diyen ve halkların ortak-eşit geleceğini gerçekleştirmek için katkısının olacağına inandığımız Sayın Öcalan’ın hala tecrit altında tutulması barışın önünde ciddi bir engel olarak durmaya devam ediyor. Tecrit politikalarının sona erdirilmesi, toplumun nefes alması, barış umudunun büyütülmesi ve çözüm şansının somutluk kazanması için elzemdir. Sayın Öcalan, olanak bulması, zemin yaratılması halinde barış ve demokratik çözüm için önemli rol oynayabilecekken kendisinden bu imkânın esirgenmesi her geçen gün telafisi zor sonuçlar doğurmaktadır. Barış için insanların yol almasını engellemeyin, yol açabilecekleri tecrit altında tutmayın, tecritte ısrar çözümsüzlükte ısrardır diyoruz.

Tüm bu nedenlerle bir kez daha çözümsüzlüğe hizmet eden savaş ve çatışma politikalarından ivedilikle vazgeçilmesi çağrımızı yineliyoruz.

II. Siyasal ve toplumsal muhalefete sorunun çözümü konusunda yaşamsal sorumluluklar düşmektedir. Çünkü Kürt meselesi sadece iktidarın ve devletin insafına bırakılmayacak kadar hayati bir meseledir. Meclis içindeki ve dışındaki muhalefet partilerinin son dönemde çözüme dönük yaptıkları açıklamaları önemsiyoruz ve değerli buluyoruz. Şüphesiz ki, Kürt sorununun çözümü için söz kurmak, irade beyan etmek önemlidir.

Meselenin dar siyaset malzemesi yapılamayacak kadar hayati önemde olduğunu yeniden hatırlatıyor ve ilgililerine bu konuda bir çağrı yapıyoruz:

Kürt halkının demokratik özlemleriyle oynanmamalı, toplumun çözüm ve barış talepleri küçük hesaplara ve çıkarlara kurban edilmemelidir. Demokratik çözüm konusunda rol üstlenmek isteyen herkes öncelikle meselenin ciddiyetine uygun bir tavır takınmalı, somut öneriler sunmalıdır. Muhalefet partileri Kürt halkının hak ve özgürlük taleplerini, bir ayrışma özlemi olarak değil Türkiye’nin demokratikleşmesinin, ortak ve eşit bir yaşam amacının bir parçası olarak görmelidir.

Bu yönüyle muhalefet partileri iktidardan daha ileri ve daha cesur adımlar atmalıdır. Muhalefet partilerinden, somut olarak çözümün nasıl sağlanacağına ilişkin önerilerini, hangi yöntemlerle barışın inşa edileceği konusundaki fikirlerini açıkça ortaya koymalarını ve toplumla paylaşılmalarını bekliyoruz.

Aynı şekilde, farklı toplumsal güçlere de yükümlülükler ve sorumluluklar düşmektedir. Bu çerçevede emek ve meslek örgütlerine, sivil toplum örgütlerine, her alanda faaliyet yürüten demokratik kuruluşlara ve toplumun vicdanı olan aydınlara ve kanaat önderlerine çağrı yapıyoruz:

Savaş ve çatışma politikalarına karşı çaresiz olunduğu duygusunu geride bırakın. Barış için çalışmaları ilerletin. Bir araya gelin. Gücünüz var, imkanlarınız var. Barışın yolunu açmak için karar, inanç ve cesaret lazım. Bunlar da sizde var.

Bu vesileyle belirtmek isteriz ki; Türkiye’nin acil bir “Büyük Barış Hareketi”ne ihtiyacı var. Bu amaç uğruna fedakârlık yapacak olan tüm aydınlar, akademisyenler ve sanatçıların her zamankinden daha fazla çaba göstermeye, taraflarla temas kurmaya ve özgürce tartışmaya davet ediyoruz.

Bizler “barış için hep birlikte mücadele edelim” derken bu yolu açabilecek olan bireylerin, partilerin, sivil toplum kurumlarının katkı sunmasını istiyoruz, bu konuda katkı sunacak olanların özgürce çalışmasının koşullarının yaratılmasını istiyoruz. Barışı hep birlikte inşa edebiliriz. Önyargıları bir kenara koyalım. Hepimiz tarihi sorumluluklar altındayız.

III. Bu sorun sadece Kürtlerin ve HDP’nin sorunu olarak görülemez. HDP Kürt sorununun çözümü konusunda hak ve özgürlüklerden yana taraftır. Barış ve çözüm için Kürt halkının hak ve özgürlüklerinin sağlanması için mücadele ederken, aynı zamanda Türkiye’deki bütün toplumsal kesimlerin sorunlarını ve kaygılarını dikkate alan yapıcı bir rol üstlenmeye hazırdır. HDP olarak bizim rolümüz diyalog ve müzakeredir. Demokratik çözüm ve barış isteyen herkesle çalışmaya hazırız. Çözüm konusunda atılacak mütevazı adımlar bile, ülkeyi bu darboğazdan çıkararak demokratik Türkiye zeminini güçlendiren yolu açmaya katkı sunacaktır.

Barış sadece Kürtlerin, sadece HDP’nin talebi olarak da algılanmamalıdır. Despot yönetimler hep savaştan ve çatışmadan beslenmişlerdir. Hiçbir muktedir, savaşın kendisine fayda sağladığına inandığı sürece barışın yolunu açmaz. O nedenle de barış kimse tarafından lütfedilmez, halkların ortak mücadelesi ile sağlanır. Geldiğimiz aşama itibarıyla artık herkes elini taşın altına koymak zorundadır. Biliyoruz ki eğer barışı sağlayamazsak demokrasiye ulaşamayız. Demokrasiye giden yolu açtığımızda Kürt sorununun çözümü için imkanlar yaratırız. Demokrasi ve barış mücadelesi iç içedir. Kürt sorununun çözümü demokrasi sorununun çözümünden ayrı değildir.

IV. Kürt meselesinde silah ve çatışma yöntemleri dışında, diyalog ve müzakere seçeneklerinin kendisini tarihsel olarak dayattığı ve güncel olduğu aşikârdır. Bunun için Türkiye halklarının tümünün yararını ve geleceğini düşünerek ilgili taraflara özveride ve fedakârlıkta bulunma, adım atma sorumluluğunu hatırlatıyoruz. Benzeri tüm dünya deneyimleri de göstermiştir ki, her çatışmanın ve savaşın bir barışı vardır ve hiçbir taraf bu gerçekten kaçamaz. Bu ülke toprakları kana, gözyaşına ve acıya fazlasıyla doydu. Daha fazla insan, zaman, enerji ve kaynak kaybetmeden “diyalog ve müzakere zemini” kurulmalı, çatışma ve savaş artık sona ermelidir. 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle tarafların bu çağrımıza kulak kabartmasını ve ses vermesini temenni ediyoruz.

Partimiz, kendi barış ve demokratik çözüm politikasına, ortak ve eşit yaşam perspektifine ve halkımızın barış ısrarına, mücadele gücüne, kararlılığına güveniyor. Son beş yılda geçmiş dönem Eş Başkanlarımız Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın da içinde olduğu binlerce yöneticimizin ve seçilmişimizin tutuklanması, demokratik siyasal kazanımlarımızın gasp edilmesi gibi yönelimler bile bize bu konuda geri adım attıramamış, bizleri barış ve özgürlük mücadelesinden caydıramamıştır.

HDP barış ve demokratik çözüm konusunda üzerine düşeni yapmaya hazırdır. Barış sadece çatışmaları durdurmaktan ibaret değildir. Barış dediğimizde, silahların susmasını sağlayacak ortak bir plana, aynı zamanda 100 yıllık Kürt sorunun çözümünde birlikte adım atmaya ihtiyaç var. Barış için hep birlikte mücadele etmezsek, demokrasiye de özgürlüğe de ulaşamayız. Birlikte yürüme konusunda kararlılığımızdan asla vazgeçmiyoruz. Hep birlikte başaracağımıza yürekten inanıyoruz.

Bizler tüm taraflara sorumluluklarını hatırlatıp bu konuda gerekli çağrıları yaparken elbette yerimizde durup beklemiyoruz. Bir an bile tereddüte düşmeden, asla yalpalamadan ve bedel ödemekten kaçınmadan yolumuza devam ediyoruz. Halkımızın da yarın 1 Eylül etkinlikleri çerçevesinde bu talepleri ve beklentileri en güçlü şekilde bir kez daha dile getireceğine inanıyoruz.

Öte yandan HDP, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Diyarbakır, İstanbul, Ankara, Antalya, Adana, Van, İzmir ve Urfa’da ‘Barış Zincirleri’ eylemleri düzenleyecek.

Previous post
Aytaç Ünsal’ın babası: Feryadımı duyun, 32 yaşındaki oğlumu yaşatalım
Next post
Bir yalan hikaye: Libya’nın fethinden darbe girişimine