Ana SayfaManşetSosyal medya ırkçılığı durdurur mu? – Cuma Daş

Sosyal medya ırkçılığı durdurur mu? – Cuma Daş


Cuma Daş


Artık koskoca savaşların, ülkelerin karşı karşıya gelme risklerinin, dünyayı sarsan salgın hastalıkların bile en çok iki gün durabildiği gündem yutan bu hız çağında; fikir beyan etmenin, karşı çıkmanın ve muhalefet etmenin yegâne mecrası sosyal medya oldu. Özellikle son beş yıldır resmi ideolojinin yanında durmayan her kesime uygulanan baskı; fikirleri, karşı çıkışları ve muhalefeti sokaklardan bina/dernek önlerine, oradan evlerin ve odaların içine, oradan da bilgisayarların ve akıllı telefonların içine hapsetti. Hayatımızın her anı, ruhumuzun her hali artık orada. Ses çıkarabilecek, nefes alabilecek neredeyse her fiziki alan kapatıldı.

Alabildiğine olmasa da söz konusu baskıya karşı önemli ölçüde alternatif özgürlük alanları yaratıldı. Bu alanlardan biri de hiç kuşkusuz sosyal medya. Örneğin kadın katliamlarında, ırkçı saldırılarda, çocuk istismarlarında yargıyı harekete geçiren yegâne şeyin yine sosyal medya olduğu yadsınamaz bir gerçek. Bunun çokça örneğini gördük. Ancak işin kötü yanı, bu durumun zamanla beraberinde yargı-sosyal medya senkronizasyonunu getirmesi oldu. Şöyle ki; neredeyse yaşanan her kadın cinayetinde, her ırkçı saldırıda vs. yargı, sosyal medyadan gelecek olan tepkilerden sonra hareket etmeye başladı. Daha açık haliyle, artık şunu bekliyor aslında; eğer yaşanan olayla ilgili sosyal medya tepkisi ülke gündemine girdiyse harekete geçiyor, girmediyse hareket etmemeyi tercih ediyor.

Bu üç temel ve oldukça can yakıcı konulardan ırkçılık da bir anlamda bu şekilde zemin buluyor. Sosyal medya baskılanan, özgürlükleri kısıtlanan kesimler için nefes alma, sesini duyurma alanı olabilir ancak buna bile hakları olmadığını düşünen ve kendisine hiçbir şekilde hiçbir zarar gelmeyeceğinin rahatlığını yaşayanlar, sosyal medyada her türlü ırkçı ve kötücül nefreti kusma özgürlüğü yaşıyor.

Irkçılık bir hastalık mı değil mi ya da ne olduğuyla ilgili çokça yazı ve düşünce var. Irkçılıkla mücadelede tarihe damga vuran ve yine ırkçılığın kurbanı olan insan hakları savunucusu Malcolm X’e atfedilen “Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır” sözü ya da düşüncesi, bu kötülük halini tanımlamak için yetersiz kalıyor. Irkçılık gerçeğini perdelediği kadar, ırkçı saldırıların mahiyetini de hafifleştirmiş oluyor. Irkçılık bir hastalık değil, aksine beslenip büyütülen, yeşerip kök salması için ortam hazırlanan oldukça tehlikeli bir ideolojidir. Bunun hem Türkiye’de hem de dünyada sayısız örneği verilebilir. Yakın dönemde dünyayı ayağa kaldıran ABD’deki siyahi George Floyd’un ölüm şekli gibi, Türkiye’de de sadece son 10 günde yaşanan ve sadece medyaya yansıyabilen beş haber başlığından bile ırkçılığın geldiği boyutları görmek mümkün aslında.

  • Samsun’da ırkçı saldırı: 16 yaşındaki Suriyeli Eymen öldürüldü
  • Kışlada Kürt askere ırkçı saldırı: Can güvenliğim yok
  • Afyon’da Kürt işçilere silahlı saldırı: Bir ölü iki yaralı
  • Sakarya’da Kürt işçiler saldırıya uğradı
  • Çaldıran’da Kürtçe tabelalar söküldü

Şu kısacık hafıza tazeleme egzersizi bile aslında şunu gösteriyor, hiçbir şey rastlantı değil. Irkçılık son derece örgütlü ve tehlikeli bir şekilde büyüyor. Buradaki asıl sorun herkesin işine geldiğine ‘ırkçı’ diyebilme, işine gelmediğine diyememe hali. Ve elbette daha uzakta olana tepki göstermenin daha konforlu olma hali.

Yazıya sosyal medya ile başlamamın sebebi, izlediğim kan dondurucu ve ırkçılığın nasıl normalleştiğinin, nasıl günbegün boy verdiğinin kanıtı olan bir video oldu.

Arkasında bayrak, kurt figürü ve Alparslan Türkeş’in resmi olan kadının göbek atarak savunduğu şeyler şunlar: Bir kızın, uzman çavuşun tecavüzü sonucu intihar etmesi, kucağındaki bebekle bir kadının dövülmesi, iki aylık bebek babası genç bir inşaat işçisinin öldürülmesi.

Evet bütün bunları güle oynaya, arkasına sığındığı semboller ve elbette başına bir şey gelmeyeceği hissinin verdiği rahatlıkla yapıyor. Başına bir şey gelse dahi, o şeyin gözaltına alınıp birkaç saat sonra serbest bırakılmak olduğunu daha önceki kısa metrajlı adalet filmlerinden biliyor.

Şimdi, göbek havasıyla saçılan bunca kötülüğün, bunca nefretin ve bunca ırkçılığın cezai yaptırımının olup olmayacağı da yine sosyal medyadaki tepkilere bağlı maalesef.

Previous post
İstanbul Modern'den hikayesi Çin'de geçen filmler
Next post
Şenay ölüme böyle sürüklendi: Boşanmak isteyince ‘örgütçü’ denip evi basıldı