Ana SayfaKitapDemirtaş’ı okumak

Demirtaş’ı okumak


Mehmet Nuri Özdemir*


“Mesela meşru hükümet ne demektir, insan haklarını ve savaşın kurallarını kim belirler? Bu ögeleri kimin tanımladığı önemli. Bu durumda bu tanımlamaya göre her politik güç her an terörizm ile suçlanabilir; bu damgayı yiyebilir.”**

Bülent Arınç bir TV programında iktidarları dönemindeki haksız ve hukuksuz uygulamalardan dolayı azap çekme gösterisini yaptıktan sonra, Demirtaş’ın yazdığı Devran kitabını okumamızı tavsiye etti. Daha sonra Tayyip Erdoğan “Bu teröristlerden birinin yazdığı kitabı herkesin okumasının tavsiye edilmesi hakikaten beni rencide etmiştir” diyerek Arınç’a ayar çekti. Ayar mı çekti, yoksa toplumun nabzını mı aldı onu ileride göreceğiz. Onların bu kayıkçı kavgasından önce zaten Demirtaş’ın kitapları çok okunmuştu, hala da en çok okunan kitaplardan. Bu yazı ile Demirtaş’ın yazdıklarına yönelik sosyolojiyi anlamaya çalışacağız.

‘Kirpiğin yere düşmesin’

Demirtaş’ın kahramanları genellikle Temizlikçi Nazo’da olduğu hep işsiz, yorgun ve emektardırlar. Yoksulluk ve işsizlik neredeyse bütün hikayelerin omurgası gibidir. Ancak buna rağmen kahramanlar hayata tutunan ve kolay kolay hayattan vazgeçmeyen karakterlerden oluşmaktadır.

Cesaret ve fedakarlık onların yasadışı hayatının tek yasasıdır. ‘Vur dumana gel imana’ sözü onların yaşam felsefesidir. İnşaatlar, atölyeler, fabrikalar, gecekondular ve yoksul mahalleler bu hikayelerin geçtiği mekanlardır. İşsizler, işçi minibüsleri ve işçi sevdalarının yanında kızlarının ardından bakarken ‘kirpiğin yere düşmesin’ diyen annelerin acısına tanık oluyorsunuz. Eve ek gelir olsun diye alınan dikiş makinesinin sesi bir anda Suriye savaşıyla birlikte her gün denizlerde boğulan göçmen çocukların çığlığına karışıyor. Mina, Alan Kurdi gibi denizin dibine gömülen savaşın, göçün ve yoksulluğun çocuklarından sadece birisidir. Hikayelerde bir tarafta savaşlar ve katliamlar yaşanırken, diğer taraftan yaşamından bir gram taviz vermeyenlerin duyarsızlığı ve kayıtsızlığına üstü örtülü gönderme yapılıyor.

Demirtaş, hikayelerinde az da olsa beyaz yakalıların ve orta sınıfın depresif hallerine de kısmen değinmiştir. Beyaz yakalıların yaşadığı bunalımları, eşlerin birbirini sadece iyi bir iş ortağı gibi görmeye başlamalarından ve “Mutsuz değildik, bunu da mutlu olmak zannediyorduk” sözünden anlıyoruz. Modern dünyada çocuklarını dünya vatandaşı yapmaya çabalarken tek odada yalnızlıktan ölen ihtiyarlar ve kuşak meselesi göz ardı edilmeyen konulardan biridir.

Seher, Demirtaş’ın katledilen ve şiddete maruz kalan bütün kadınlara ithaf edilen ilk kitabıdır. Doksanlı yıllarda zorla boşaltılan binlerce Kürt köyünden biri de Adana’nın Şakirpaşa mahallesidir. İlk hikaye bu mahallede ikamet eden ve konfeksiyon atölyesinde çalışan Seher’e tecavüz edilmesi ve sonrasında ailesi tarafından katledilmesini anlatan bir dönemin kadına ‘namus’ üzerinden bakmanın hikayesidir. Seher’in yara bere içinde eve geldikten sonra annesinin başını kızının saçlarına gömüp birlikte ağladıkları an yerinden yurdundan zorla göç etmek zorunda kalan insanların bütün ağrısını ve yükünü taşımaktadır.

Kitabın son öyküsünde adeta Thomas Moore’ın ‘Ütopya’sını andıran umutlar ve arzular vardır. Cizre bodrumlarında Mehmet Tunç ile birlikte katledilen kardeşi Ahmet Tunç’un oğlu Doktor Bêkes Harvard Üniversitesi’ne bir konferans vermek üzere davet edilir. Dr. Bêkes’in Harvard’a gidecek olması bir nebze de olsa Seher’in acısını hafifletmektedir.

“Gurur duyacağınız bir şey yoksa da utanç duyacağınız bir şey olmasın en azından hayatınızda.”

Demirtaş, Devran’ı hayatlarının 17 yılını hapishane ve mahkeme kapılarında çocuklarının peşinde geçiren anne ve babasına ithaf etmiştir. Leylan romanının sonunda ise Demirtaş, Devran için “kapaktaki genç, kederle bana bakıyordu” der.

‘Gün olur devran döner’ adlı ilk hikayeyi okuduğunuz zaman 90’lı yılların bütün faili belli cinayetlerinin biriken öfkesiyle bağırmak istiyorsunuz. Gözaltında katledilen Devran’ın anne ve babası evlerine kadar gelen üst yargı savcısı Salim’i tanımalarına rağmen ona kim olduğunu sormamaları ve rutin misafirlik ritüelinin dışına çıkmamaları barışın ne kadar zor olacağını da gösteriyor. Emekliliği geldikten sonra vicdan azabından çıldırma noktasına gelen savcı Salim’in hikayesi ilk OHAL Bölge Valisi Kozakçıoğlu’nun hikayesi gibidir. Salim’in akıbeti de aynıdır. Bu hikayeyi okuduktan sonra ‘soruşturmaya yer olmadığı’ kararı verilen binlerce faili belli cinayetin çözülemediğini ve birçok kayıp annesinin gözü açık bir şekilde evlatlarının kemiklerine kavuşamadan, onlara bir mezar yeri bulmadan göçüp gittiğini hatırlıyorsunuz.

İroni, muziplik, neşe, aşk, acı ve sevgi Demirtaş’ın hikayelerinde iç içedir. Ardiye hikayesinde bir an karların örtemediği büyük bir kayanın üstüne oturup oralardan karlar altında ezilen yoksul kasabaya bakan ve soluk ışıklar içinde yarı ölü gibi inleyen kasabayı uzun uzun izledikten sonra, uzun uzun ağlayan ve sonra da uzaklaşan ve bir daha göremediğimiz binlerce gencin ağrısını hissederken az sonra yoksul ailelere ısınmak üzere birkaç odun verdiği için cezalandırılan kahramanımız kızdığında bu sefer bütün ardiyeyi ateşe vererek, tüm mahallenin yoksullarını ısıtması insana nefes aldırmaktadır.

Bir yandan hikayede ziraat fakültesinden mezun olduktan sonra işsiz kalan bir gencin zorlu yaşamı sizi üzerken, diğer yandan aynı işsiz gencin kızdığı için düğünde gelin ve damada takacağı çeyreği sokakta yoksullukla pençeleşen çocuğa takması ile seviniyorsunuz.

Kapkaç yapan gencin devrimcilerin ağına düşmesi ve devrimcileri tanımlama biçimine gülmemek ise elde değil. ‘Zaten devrimci olduklarına göre onlarda fakirler ya da fakir oldukları için devrimciler, tam bilmiyorum ama işin içinde fakirlik olduğundan emindim’ der. Devrimcilerin küfürsüz konuşmaları, menemen yapmaları ve yoksul olmaları onların iyi olduğunun göstergesidir.

Elbette ki Demirtaş villadaki yaşamı anlatacak değildir. Atanmayan öğretmenin fabrikaya servis şoförü olması, insanların gecekondu hayatı, sendikal mücadele ile içi içe geçerken bazılarının küçük burjuva korkularına kapılması gözünden kaçmayacaktır.

Demirtaş mevsimlik tarım işçilerini de unutmamıştır. Mevsimlik işçileri anlatan hikayede Orhan Kemal’in Çukurova işçilerini anlatan kitaplarının hüznü vardır. Bağlar Dörtyol kavşağına gidip hamallık için bekleyen kahramanımız, işsiz olduğu için belediyeye başvurmasını söyleyenlere “onların derdi kendilerine yeter” diyecek kadar onurludur. İşçilerin önünde arabasıyla duran belediye başkanına “senin yerin de sıcaktır başkan” diyenler de vardır elbette. Arkadaşı ona mevsimlik tarım işçisi olarak iş bulduğunu söylediğinde kahramanımızın gözleri sevinçten parlayacaktır. Minibüsle Çukurova yoluna düşerken, çocukların şakalaşmasına büyükler kahkahalarla bu neşeye katılırken, yollarda defalarca karşılaştığımız gibi dinlenme tesislerinde yeşilliğe serilen sofralarda evden getirilen yiyeceklerle karın doyurulur.

Minibüsteki dengbejin kederli sesi köyün dağlarını, vadilerini, rüzgârını, aşklarını ve acılarını anlatılır. Her mevsimlik tarım işçisinin hedefi kışın aç kalmadan, donmadan bir sonraki bahara çıkabilmeyi başarmaktır. Hikayeyi okurken aman kaza olmasa diyorsunuz. Ertesi gün Diyarbakır milletvekillerinden biri Meclis’e kazayla ilgili soru önergesi vermesi, mevsimlik tarım işçilerine siyasetin yaklaşımını eleştiren bir vurgu oluyor.

Elbette ekoloji ve kentsel dönüşüm olacaktır. Taş ocakları ile doğanın dengesi bozulurken, kentsel dönüşüm kapsamında yıkılan mahallenin gençleri AVM’de çalışmak zorunda kalır. AVM çalışanlarının bir kısmı molalarda üzerinden rant sağlanan geçmişe uzun uzun bakarak kendi hatıralarına köle edilen mahalle çocuklarıdır.

Bazı hikayelerde babadan oğula geçen muhtarlık sistemi, sevdiği kadınların ismini kavuşmadıkları için çocuklarına veren erkekler ve aynı zamanda Batı’nın merakıyla topluma tepeden bakan aydın eleştirisini görmek mümkün. Bu hikayelerde “hayatı ve davranışları nasihat gibi olan insanlar”, “güçlerini silahtan değil cesaretlerinden almakla birlikte meşruiyetlerini adaletli tutumlarından alan kabadayılar” da vardır. Bu hikayelerde zamanında alınmayan risklerin, yerine getirilmeyen sorumlulukların şiddetli sonuçlarına da rastlıyorsunuz. Estetik kaygısı değil hakikat kaygısı taşıyan bu hikayeler hayatın içinden süzülerek geldiği apaçık ortadadır.

Bazen gerçeği görür, kabullenmek istemeyiz. Bazen tutunabilmek için gerçeği ararız. Bazen de yaşanan her olayda tek gerçek varmış gibi düşünüyoruz. Oysa gerçek herkese göre farklıdır.”

Demirtaş, ilk romanı Leylan‘ı eşi Başak ile kızları Delal ve Dılda’ya ithaf etmiştir. Roman, gerçekle karşılaştıklarında gerçeği çarpıtmak için “felsefe dinlemek istemiyorum” diyerek kestirip atan ve pozitif hukukla hareket edenlerin eleştirisi ile başlıyor.

Elbette modern çağda pragmatik olmak için “Hatice’ye değil neticeye bakmak” lazım. İlkokul öğretmenlerinin romanın kahramanlarına tavsiyesi de budur. Daha sonra eğitim eleştirisi ile devam eden roman, Kürt çocukların anadilinde eğitim alamadıkları için onurlarının kırılmasına maruz kaldıkları ifade edilir. Demirtaş’ın dediği gibi ‘Onurun kırılması, şevkinizin kırılmasına ya da ayağınızın kırılmasına benzemeyecektir.’

Babalarımızın askerdeyken öğrenip bize öğrettikleri kadar Türkçe konuşabiliyorduk. İlkokul bittiğinde bile hiçbirimiz Türkçeyi ne tam anlayabiliyorduk, ne de konuşabiliyorduk. 7 yaşındaki bir Türk çocuğunu İstanbul’un göbeğinde Çince eğitim yapan ilkokula gönderdiğinizde ne kadar matematik, hayat bilgisi veya Çince öğrenebilirse biz de o kadar öğrendik işte.”

“Dersler olmazsa okul güzeldi” diyen çocuklar buna rağmen hayata tutunmaya çalışırlar. Roman, iki farklı emek kompozisyonunun, iki farklı dünyanın parçalarını bir araya getirmeye çalışmaktadır. Romanın bir kısmında işsiz ve alt tabakada yaşayan yoksul mahallelerdeki genç emekçiler varken, diğer tarafta sistemin içindeki beyaz yakalılar vardır. Ancak beyaz yakalılar huzursuz ve sistemle barışık olmadıkları için işinden atılabilen, muhalif ve sendikacılardan oluşmaktadır. Sistemden muzdarip her iki hikaye ve her iki dünya ustalıkla birleştirilmiştir. Romanın beyaz yakalıları kendi kafasında her şeyi tartan, planlayan, kararlarını alan, sonrasında bu kararlarını göstermelik bir fikir alışverişinin ardından dikte eden karakterler olduğu gibi çoğu zaman da fedakar, kararlı, cesur ve ölüm aşamasında bile beynini kapitalizme ve sermayeye emanet etmeyen kişilerdir.

Demirtaş’ın romanının başlarında yine işsizler, yoksullar ve sevdasına kavuşamayan gençler vardır. Okulun önünde ensesinden tek kurşunla vurulan solcu öğretmenler, bir an önce evlendirilmek istenen genç kadınlar, tek kelime konuşmayıp sevdalı olduğu kadının güvenliğini almaya çalışan platonik aşklar da vardır. Diyarbakırlı olan gençler kurban olarak kesilen hayvanların kanını akıtmamak için karpuzun kesilmesinin caiz olup olmadığını imamlara soran gençlerdir. Sahtekar imam ile mahalle gençleri arasında geçen diyalog yer yer Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı”ndaki imam-öğretmen diyaloğunu andırmaktadır.

Kahramanın biri “İktidara ve kötülüklere karşı mücadele etmek için elinizde sağlam nedenler olmalıdır” der. Güvercin besleyen bir diğeri “insan nasıl güvercin sevmez” sorusunu sorduğunda bir anda tedirginlikle yaşayan ve katledilen bütün güvercinler hatırlanır.

Kahramanın kitap okumaya Kürtçe yazılmış Mehmet Uzun’un romanı Bira Qederê (Kader Kuyusu) ile başlaması ise Kürtçe okumanın önemine eleştirel bir göndermedir. Kahramana göre “Hayatımızda karşımıza çıkan bazı insanlar sadece kitapları sevdirmezler, iki yüzlü olmadan yaşanabileceğini de öğretir” ve eğer ‘çaresizseniz, üstelik hem yoksul hem çaresizseniz, göze alamayacağımız şey yoktur.

Demirtaş’ın araba tamircileri çalışma yaşamını duygusal dünyalarının bir parçası haline getirmeyi de başarıyorlar: “Karbüratör ustası olmuştum, arabanın kalbinin ustası. Bir kalbe nasıl davranılması gerektiğini biliyordum.”



Nusaybinli barış akademisyeni Bedirhan’ın hikayesi ise yaşadığımız hikayelerin bir parçası gibidir. İşinden ihraç edilen Bedirhan’ın talihsiz bir şekilde kaza yapması ile insanların onu dayanışma ruhu ile samimice sahiplenmesi bir taraftan insana güç verirken, diğer taraftan bu toplanma derin bir hüznün gerekçesi haline gelir. Camın arkasından yoğun bakımda yatan Bedirhan’a bakan ve daha önce evlat acısı yaşayan annenin beyaz tülbentli hali binlerce annenin sakin ve sessiz haliyle birdir.

Demirtaş şöyle der; “Hayatımızda her zaman fazla fedakar, fazla iyilik yapan insanlar vardır, hatalarımızı telafi etme işini hep yüklediğimiz insanlar”. Nusaybinli akademisyen Bedirhan böyle biridir. Bu tür insanlar için evinde, yatağında ya da hastalıktan ölme düşüncesi her zaman kahredicidir. Tıpkı Diyarbakır’da Demirtaş’a 22 Kasım 2015’te yapılan suikast girişiminden sonra onu arayan Tahir Elçi’nin dediği gibi “biz başı yastıkta ölecek insanlar değiliz”.

Bedirhan’ın şu tespiti unutulabilecek tespitlerden değildir: “Özünde iyi bir insan olduğunu düşünüp insanların mutluluğunu istiyor olabilirsin, bu seni tam anlamıyla iyi bir insan yapmaya yetmez, sadece zararsız biri yapar; ama insanların mutluluğu için bir şeyler yapma imkanın varken yapmıyorsan, bu seni kesinlikle kötü bir insan yapar”. Başka bir yerde “özgürlüğü olmayanın mutluluğu da olmaz” diyecektir. Bir süre sonra Tarsuslu eşi doktor Sema ise “evet özgürlüğü olmayanın ‘anlamı’ da olmaz, anlamı olmayanın ‘mutluluğu’ da olmaz” diyecektir.

Deniz’in ve Mazlum’un babası Nusaybinli Bedo’nun cenazesi onuruyla yaşayan her Kürt’ün cenazesi gibi heybetli bir şekilde uğurlanacaktır. Bedirhan, daha önce büyük ütopyalarla girdiği kente şimdi bir tabut içerisinde, arkadaşlarının omuzlarında, isimsiz ve sadece numaralanmış mezarlarda yatan gençlerin yanına gömülmek üzere son kez kederli kasabaya giriş yapacaktır. Ve birçok emekçinin cenazesinde olduğu gibi sendika cenazenin tüm organizasyonunu üstlenmiştir.


*Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı zamanda sosyoloji eğitimi aldı. 29 Ekim 2016’da Diyarbakır Eğitim Sen yöneticisi iken 675 sayılı KHK ile öğretmenlik mesleğinden ihraç edildi. Yazıları Emek ve İnsan dergisi, Gazete Emek, Gazete Duvar ve Artı Gerçek’in forum sayfalarında yayımlandı. Halen Gazete Karınca’da yazmakta.
**Çokluk, (Antonio Negri, Michael Hardt)

PAYLAŞ:
    WhatsApp'da Paylaş!   Telegram'da Paylaş!     Yazdır   E-Posta Gönder

Önceki Haber
IndieWire’a göre 2020’nin en iyi 20 filmi
Sonraki Haber
Şengal masasının ayakları bir bir kırılırken Kürtlerin gafleti