Ana SayfaManşetHeybemde büyük utanç

Heybemde büyük utanç


Arjin Dilek Öncel


Emine Anne’ye…

Bir kadın, sarı coğrafyanın tozunu kaldırırcasına koşuyor, her yer kan revan, bilmediği bir dilde konuşuyor, dualarını o dilde yapıyor, ‘Allah’ım’ diyor, yani benim yaratıcım, ‘Nasıl olur da sesimi sana duyuramam.’ Dindar bir kadın, dilinden dua düşmüyor, uzun süre sesini kimseye ulaştıramamanın çaresizliğiyle dualarını başka bir dilde yapıyor.

Gülten Akın’ın “Çağın en karmaşık yerinde durduk / Biri bizi yazsın / Kendimiz değilse kim yazacak” dizeleriyle bir yazma arzusu. Yazmak dediysek de, öyle kalem-kağıt eylemi değil. Tırnakla yüreğe işlenen bir acının tarifi, vura vura yüreğini delen bir kadının acısını yazmakta-paylaşmakta yetersiz kalmanın çaresizliği…

Bendeki, annemi bilmediği bir dilde dua ederken yakalamanın şaşkınlığı, annemde bildiği dili kimsenin bilmeme kaygısı, ya tanrısı, O da mı bilmiyordu?

Yere serdiği ve yaratıcısına giden ‘aracı’sı olan seccadede birleşen dizler ve havaya kalkan eller, dilinde “Allah’ım neredesin?” cümlesi.

Bu bir soru cümlesi değildi tabii, yaratıcısının nerede olduğunu bilmese, ellerini havaya kaldırmayacaktı. Bu bir isyandı. İsyan mı, “şiştttt, günahtır, tövbe de” diye devam ederdi her isyanımda annem. “Xwede” diye başlamalıydı oysa ibadeti…

Annemi Allah’a yalvarırken gördüm, başka bir dilde konuşuyordu. Yaratıcısının hangi dilden anladığını bilmeyen bir kadının kararsızlığı vardı, bildiği tüm dillerde dua etmek istiyordu. Bildiği dili Tanrı’nın bilmeme düşüncesiyle başka bir dilde dua ezberlemişti. Çünkü kimse onu duymuyordu.

Durmuyor hiçbir şey, katlandıkça katlanıyor, oğul yitirmenin acısı, bir değil, iki değil, tam üç can gitmiş. Acının göğüs kafesini zorladığı bir zaman.

Şaşkın ve gözleri korkuyla bakan bir kadın, 60’ı devirmiş, hızla koşuyor, koşuyor… Sarı bir coğrafyadan toz duman, sarı bulutlar kalkıyor. Yıllarca gözünden sakındığı evlatları kan revan içinde. “İkisi de aç, ikisi de oruçlu.” Öyle diyor anneleri, “lawên min birçî ne, bi rojî bûn.” İnsanlık diyor, Müslümanlık diyor, kimse onu anlamıyor.

Öyle bir Haziran günü, şair de diyordu, “Haziran’da ölmek zor” diye. Bir kadın üç kurban veriyor İbrahim’in kentinden, oysa İbrahim bağışlamıştı kurbanını, başka kurban seçmişti artık. Bir kadın kurban veriyor, oğullarını… Peki ya ne içindi bu katliam? Ne olmuştu da tek gayesi çocuklarını iyi insanlar olarak yetiştirmek isteyen bir anneye kıyamet günü yaşatılmıştı.

7 Haziran 2018’de, bir hastanenin açılışı için Urfa’ya gelen Tarım Gıda ve Hayvancılık Bakanı ve aynı zamanda AKP’den Urfa vekili Ahmet Eşref Fakıbaba, AKP’li vekil İbrahim Halil Yıldız ile birlikte Suruç esnafını ziyaret etmiş, ziyaret sırasında Birmilyoncular olarak bilinen çarşıda Hacı Esvet Şenyaşar adlı esnafın dükkanını da ziyaret ederek, dükkanda bulunan Ferit Şenyaşar ile tokalaşmıştı. Bu tokalaşmadaki normallik fotoğraflara yansımıştı.

Bu ziyaretten bir hafta sonra 18 Haziran’da, ‘seçim çalışması’ yürüten AKP’li vekil İbrahim Halil Yıldız ve korumaları (ki bunların hepsi akrabalarından oluşuyor) kalabalık bir şekilde girdikleri Şenyaşarlara ait dükkanda, sadece kalabalık bir şekilde dükkana girmemeleri konusunda uyarıldı.

Ancak bu uyarıya, dükkandan çıkarken eşyaları devirerek cevap veren korumalar bir süre sonra Şenyaşar ailesine saldırmaya başladı.”

İki evlat gidiyor, geride iki yetim çocuk. Bir baba gidiyor, geride yetim kalmış üç çocuk, 60’ı devirmiş bir kadın diyor, “Xwedê tu li ku yî” (Allah’ım neredesin?) Allah’ım diyor, yani benim tanrım, benim olduğu için duymalı beni, benim için vardı çünkü, ona ibadetler ettim, adaklar adadım, sevdim saydım, korktum, oruç tuttum, namaz kıldım, hepsi O’nun içindi, çocuklarım için, kainat için… Yalnız bir kadın sadece yaratıcısına sığınıyor.

Mahşer yeri burası, altı sedye üzerinde tam altı can yatıyor, üçünde nefes yok. Her yer kan revan, kadın gözlerine inanamıyor, O’na neden mi bir şey olmuyor; feodal erkeğin insafına kalmış, kurtuluyor. ‘Kadındır, eksiktir, namustur, güçsüzdür’ diyorlar, bırakıyorlar. Ona kalan göğsünü zorlayan o acı, iki evlat gitmiş, bir can yoldaşı eşi, diğer oğulları yaralı.

Savaş meydanı değildi burası, savaşın bile bir kuralı vardı, üç can yatıyor sedyede nefesi kesilmiş, üçü de başka yerde yaralı ve bir kadın yara almadan kurtuluyor. Yarası var aslında, yüreği kanamış, elleri yok, gözleri yok, bu acının tarifi yok. Bir kadın Haziran’dan bu yana göz pınarlarını kurutmuş.

“nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz?
ne söyler bu radyolar,
gazeteler ne yazar
kim ölmüş uzaklarda”*

Kılıç-kalkanı kuşanıyor kadın, doğruluyor yerinden, cesurdur, kararlıdır, acılıdır, önce tüm sunakları yıkıyor, kurban vermeyecektir artık, yorgundur ama ölmemek için çok nedeni vardır. Mesela çocukları var; ikisi dizinin dibinde, biri tutsak. Torunları vardır, dördü babasız kalmış. Güç bulmaya çalıştığı dizlerinin üstüne doğruluyor. Daha önce devletin hiçbir kurumu ile tanışmamış, karakola, adliyeye gitmemiş, gözaltı nedir bilmemiş ta ki o güne kadar…

Ama illa ki sorulur hesabı acısı ile yalnız kalanların. Çünkü doğurur kendini acı da kötülük gibi” diyor bir kadın.

Durmadan acı doğuruyor bir kadın. En sancılı doğumlardan daha beter bu, acısını kendine yoldaş ederek sırtını soğuk “Adalet” duvarına yaslıyor. Bir gün geçiyor, iki gün geçiyor…

O konuştukça yerin yedi kat derinine girme isteği uyanıyor, yerin yedi kat dibinde de yedi kat üstünde de “Adalet yok” diyor…

Bir kadın, her sabah kolunun altında bir seccade ile o soğuk binanın yolunu tutuyor. Her fırsatta yaratıcısına sesleniyor, O’na sığınıyor, her dilde dua ediyor, bilmediği dillerde ise ezberliyor.

Heybemde utanç biriktirdim, bir eğri kamburdur bedenimde şekillenen. Ah annem benim, bildiğin bilmediğin tüm dillerde konuştun, bildiğin bilmediğin tüm dillerde dua ettin, öfkelendin, sustun, nefret kustun ve hepsinin sonunda bize, sana bu acıyı yaşatanlardan hesap soramamanın utancını bıraktın.

Ve Gülten Akın’ın ağıdı yankılanıyor…

“Benim acım acıların beyidir
Canıma bir doru kısrakla gelir
Öfkeyi sabırda eritir
Umut yer
Suyunu gözümden içer bir zaman
Dağlar of dağlar”


Not: Günlerdir ailesini katledenler cezalandırılsın ve tutuklu oğlu serbest bırakılsın diye Emine Şenyaşar soğuk adliye duvarlarına yaslanmış bekliyor. Davanın karar duruşması 2 Nisan’da.


*Hasan Hüseyin Korkmazgil

PAYLAŞ:
    WhatsApp'da Paylaş!   Telegram'da Paylaş!     Yazdır   E-Posta Gönder

Önceki Haber
Danıştay’dan İletişim Başkanlığı'nın 'makbul gazeteci' düzenlemesine iptal
Sonraki Haber
Kılıçdaroğlu: Bir zorbanın talebi Meclis'in iradesine gölge düşürdü