Bak soldu gün ve geride kaldık mı biz!

Bak soldu gün ve geride kaldık mı biz!


Reyhan Hacıoğlu


Yaşamak bir sanrıdır aslında ve kuşkusuz gerçekle bağı en güçlü olan sanrıdır. “Ben 7 yaşında bir kere öldüm ve sonra yaşadım gibi” diyen bir kadınla aynı döneme denk gelememenin hüznü dolu olsa da ondan kalanları okuduklarım, ama iyi’kinin altında kalacağını bildiğim kadar kırılgan duygularıma karşı belki de birbirimizi tanımadan geçmemiz en doğrusuydu, herkes için ve en çok da benim için…

Uçsuz bucaksız bir toprakta dörtnala giden bir atın soluk soluğa heyecanını taşıyorum kaç vakit, dursam ola ki, yorgunluktan düşmemek için duramıyorum. Ama zamanın ağırlığı çökmüş sanki satırlara. Düşünsene veda bile etmiyor giden, kendisi anlasın istiyor gittiğinden. Sessizce çoğalıyor boş evler, yoksul sofralar, ıssız sokaklar, gürültülü ama ölü evler. Gece gelenler sabah erken çıkıyorlar. Metroda uyuyanlar, en çok hayata en çok yakın olanlar onlar oluyor, düşün artık!

Bir mektup, en çok bir mektup bırakmak istiyorum, uzun uzun betimlemeleri olan ama ve fakat aslında bir şey demeyen. Ve dahi adresi yanlış olsa, vardığı evde bir çift olsa. Ve sevinseler “anlamsız anlamlarla” dolu yazdıklarıma. Hatta bir de cevap verseler seni tanımıyoruz ama anlıyor ve derinden hissediyoruz diye… “Seninle aynı satıra denk gelmenin çocuksu sevinci vardı içimde ilk zamanlar ama ve ancak satır sonu olan kısa ve bir o kadar bir an’lık tanışmamızın bir ömür bir hüzne dönüşeceğini hayal bile edememiştim” size böyle yazanlar var mı? Merak etmeyin bana da yazmadılar, ben yazdım (!)

“Beni en çok, zor zamanlarda ‘güçlü durman’ gerektiği hissi boğuyor. İnsanım ve bazı bazı güçsüzlüğümün bir bütün hayat deneyimimmiş gibi algılanması hayli zorlayıcı oluyor benim için” böyle şeyler yazıldı en fazla. Zira “güçlü” olamadığım çok fazla örnekle karşılaşıyorum. Öfke duyuyor, kendine kendime konuşuyor ve çok da eleştiri yapıyorum. Bu konuda külliyatı geniş bir hafızam var sanırım, iyi de yaparım ama kendime, en çok da kendimedir! Eğer sonuç alıcı eleştirilerimiz yoksa yapmanın da anlamı yok sanki. “Ağırlık olamıyorsam ağırlık yapmam” çok belki “gururlu ve kibir”li de gelebilir ama iş o ki ağırlık dediğin yapman gerekenleri yapabilmen, fark edebilmen, güç verebilmen yoksa ötesi yola taş olmaktan ötesi olmuyor, en nihayetinde etten de olsan.

Bir eleştiri, bir zayıflık gibi görülüp o şekilde kullanılırsa öldürücü olabiliyor. Yerinde, zamanında, doğru kişilere yapılmayan her eleştiri tutarsız bir hezeyandan ötesi değildir. “Kendine görelikte nirvana” ise çağın en büyük hastalığı olsa gerek. “Ben böyle düşünüyorum, bence böyle, ben kabul etmiyorum” gibi gibi evet insanın ölçüleri, ilkeleri kesinlikle olmalı ama ve fakat “Haklısın güzel kardeşim, tek başına bir ‘doğal ortamım’ olsaydı bende ‘tahtımla’ gezmek isterdim!” diyorsun. Ve gel gör ki, bir topluluk olmanın, bir taraf olmanın, bir mücadele hattında olmanın ve bazı sorumlulukları taşımanın gerekleri oluyor. Ama; Muhalifsin ve bu Dersim’e kadar oluyor, direnişçisin ama kendine kadar, demokratsın ama Kürtlere kadar, feministsin ama sadece erkek şiddetine kadar, Kürt’sün ama sadece kendine kadar hak arayan, işçisin ama sınıfın değişene kadar, çevrecisin ama Muğla’ya kadar, insan hakları savunucususun ama Suriyelilere kadar oluyor gibi gibi.

Bir de aslında sonuna kadar “ben”olan ama asıl olanı saklamak için kullanılan “-iz”li kalıplar var ki; oturup çekirdek çitle; “Biz böyle yaptık, biz böyle düşündük, biz böyle diyoruz, biz böyle olsun, biz böyle yapıyoruz”… İyi de “caa”nımmm” siz kim ki? Çoğul gibi kullanılıp aslında özü tekil olan cümleler yabancılaşmanın kodları aslında insan ilişkilerinde. Biz dediğin kelimdeki -iz”de ben yoksam, o kelime biz diye bir çoğulu kapsamıyorsa ya da temeli olan bir ideolojiyi, o en fazla sen’sindir, üzgünüm. Keşke görebilsen!

“Tek hayalim Kürdistan’ın tüm dağlarının çiçek açması” diyordu Dersimli, bir kızıl saçlı, bir direnişçi kadın. Nitekim göremeden de katledildi… Ama ve ancak uzun bir vakit sanki çocuklarımız da göremeyecek! İnsana düşman olanlar doğaya da düşman. “Cizre yanıyor! Yansın babam!!” diyordu bir asker birkaç yıl önce tepeden bomba yağdırırken, nitekim Cizre o vakitler yakıldı, yıkıldı onlarca kent gibi. Kılım-ız kıpırdamadı bugün olanlarda olduğu gibi. Denizi, börtüyü böceği ayırıyorsak bu bir ırkçılık hastalığı olmaktan öte insan olma vasfının kaybına dönüşmüştür artık. Dağları ve denizleri, ağaçları ve karıncaları coğrafik bir ayrımdan yola çıkıp seyrediyorsak en az yakan kadar mesulüzdür artık olanlardan.

İronik olan başka bir şey ise oraya Kürdistan dendiğinde kıyamet kopuyor olması, hayır orası “Türkiye toprağı” demek, ama yanarken “ama orası Kürt coğrafyası” demek ve eğer bu bir ironi değilse mizah gücünün yoksunluğu olsa gerek(!) Filmin repliği şöyleydi sanırım; “Ben bu aileden değil miyim ya? Bir kişi gelip de napıyorsun sen burada demedi. Neredeyiz biz? İlhami abi, sen söyle ben başka bir ilde miyim?” diyor karakter kavgada tek bırakılmasına karşın. İşte bu yüzden bir karar vermek lazım orası “vatan toprağı” ise neden söndürülmüyor, değilse neden kabul edilmiyor adıyla, insanıyla… Samimiyet iyidir, en çok da aynı safta direnenler için, netice sırtını vereceksin kavgada. Birbirmize karşı amalı, fakatlı, lakinli cümleler en fazla böler, en fazla zayıflatır en fazla tek tek yok eder ve yine en fazla karşıdakine yardımcı olur.

Ve bazı durumlar yorumdan ve anlam yüklemekten ötedir misal; Tecrit mutlak anlamda bir insanlık suçudur. 14 gün korona karantinasında “duygusal olarak ” kalamayan bizler bir insanın yıllarca tek başına kalmasına göz yumuyorsak bunun ideolojik, insani, hukuki, sosyolojik bir izahı yok. Zira neredeyse 300 gündür yüzlerce insan bunu anlatmak için açlığa yatmış durumda!

Farkında değiliz ama yanlışlarımız doğrularımıza en olmadı alışkanlıklarımıza dönüşüyor zamanla. Bu ise var olanı ileriye götürmeyi bırak, koruyamayan ve ötesi tüketen bir noktaya çekiyor. Tamda burada “ağırlık olamıyorsak ağırlık yapmamalı” ama öncesi bir netleşmeli; “Suskunluk Sarmalı” iletişimde sıkça kullanılan bir kavram; “Kişi/bireyin toplumdan dışlanma ya da yadırganma korkusuyla düşüncelerini dile getirmemesi ya da ertelemesi” olarak tanımlanır ki özcesi kişi toplumdan dışlanmamak için doğru bildiğini dile getirmekten çekiniyor ve aleni olan bazı yanlışlar daha da pekişiyor, bir kabule dönüşüyor. Cesaretli olmak gerek, yanlışa yanlış diyebilmek gerek, elbette illa karşılığı olmuyor ve hatta ne yazık ki hiç olmuyor uzun süredir. Her doğru her yerde söylenmiyor, her dile gelen doğru da karşılık bulmuyor. Ama önce doğrularımızda doğrulmak lazım “ortak duyu”yu kullanır Gramsci, belki çok dile getireni vardır ama en net onda oturmuştu bende; “Egemenlerin” kendi çıkarlarını sizin çıkarınızmış gibi pazarlaması sonucu sizin de yanılgıya düşmenizi ifade eder ki korkunç bir hakikate işarete der aslında. Politik ahlaki olmayan bir toplumda da aynı aslında; “Egemen” dediğimiz mekanizmalar kendi çıkarları doğrultusunda aslında çok büyük katliamlara ( soyut anlamada) imza atabilir. Doğruda netleşmemek, hakikatte ortaklaşmamak ve mücadelede birleşmemek ölümcül bir hastalığa dönüşebiliyor zamanla mekanizmalar içinde. Geriye ise sen, ben bizim “oğlan” kalıyor ki o da vicdani bir terk edememe ama gerekli değişim gücünü hissedememe ve kendi için bir çürümeye götürür.

Zaman kötü, karşıdakiler saldırgan ve buyurgan ama biz de az değiliz en çok da birbirimize karşı! İşte bu azlık olmayan çoklu bizler, özgür bir yarın için doğru zeminde birleşmek zorundayız. Yoksa Adana ağıtı gibi; “Verme artık ışığını ey yüce güneş
Etrafında sakla yüce yasını
Güney rüzgârı geçti ülkeden
Soldu, kurudu çiçek ve ağaç” olur ve her dinleyişte acılar yeniden can bulur bir halktan başka bir halka geçen!