Geriye kalan olabilmek

Geriye kalan olabilmek

Ruşen Seydaoğlu

Madame Tutli Putli.(*) Rüzgarla dahi sarsılan çelimsiz bir kadın olarak bütün eşyalarını alıp belki de onca eşyanın yaşamaya yeter olduğu düşüncesiyle giriştiği tren yolculuğunda, şapkasını bile kaybeder ama kendi dönüşümünü başlatmıştır. Zaten önemli olan bu yolda kaybettikleri değil kaybettiklerinden sonra neyin geriye kaldığıdır.

Elinde dergisiyle yalnız seyahat eden, görece özgür imajıyla bir süre sadece Madame Tutli Putli’yi izleriz. Sonra görüntüler yukarıdan aşağıya doğru akmaya başlar. İkisi tepesinde, trenin sarsıntıları eşliğinde satranç oynayan, biri yaşlılıktan sürekli uyuklayan, ötekisi küçücük yaşına rağmen düşmanca bakan ve en fenası da tam karşısındaki tacizci olmak üzere beş erkekle bu yolculuğu geçireceğini anlarız. O, kompartımandaki tek kadın olarak bugünün dünyasının farklı erkeklik temsilleriyle baş başadır. Ancak tekinsiz bakışlar karşısında dimdik durma, kahramanlık ya da korkusuzluk çabası yoktur. Hatta kısa bir süre sonra bacaklarını birleştiren, elbisesini çekiştiren, gitgide içine büzülen, tedirgin bir kadına dönüşür. Yani hikâyede gece bindiğimiz otobüslerden, şehir içi minibüslerinden, bir odadaki tek kadın olmaktan bildiğimiz şeyler vardır. Kim olursak olalım karşılaştığımız şeyler.

Yolculuk devam edip gün geceye evrildiğinde tren aniden durur, bu ani değişikliğin tuhaflığını yalnızca Putli hisseder, diğerleri “uyumaya” devam ediyordur. Bayıltıcı gazlar vs. derken-çok uzatmayacağım- gözlerini açtığında kendisinin ve herkesin bütün eşyalarının çalındığını, hırsızların da hâlâ trende olduğunu görür. Hayatta kalmak için kaçar, vagonları farklı yöntemlerle tek tek geçer, trenin en sonuna vardığında ise sendeleyip düşer ama başını kaldırdığında göz alıcı bir aydınlık ve birazdan kendi yansımasını bulacağı o kelebekle karşılaşır. Mutlu son(!)

Hayır, bu filmin kurtulmuş ve bundan sonraki hayatı muhteşem olacak bir kadın hikayesini anlatmadığı çok açıktır. Filmin kurgulanışı da sonu da mutlak bir kurtuluşa değil “sahip olduklarımız gittiğinde geriye kalan olabilmeye”, sadeleşerek yeniden dirilmeye dairdir. Yaşam sadece karşıtlıklarla açıklanamayacak kadar çok boyutludur. Karşılaşmalarla doludur. Yola başlarken istediğimiz şeyi her gün biraz daha tanır, onu sevmeye, sevmemeye, değiştirmeye, saplantı haline getirmeye, geride bırakmaya ya da sürdürmeye karar veririz. Yol bu aşamaların tamamını birden de getirebilir. Yalnız değilizdir elbette; bizden farklı, bize benzeyen ama bir şekilde etkilediğimiz ya da etkilendiğimiz diğer varlıklarla birlikte devam ederiz.

Karşılaşmalar bizi katile, kahramana, ölüye dönüştürebilir. Sade bir kadın olarak yaşamamızı da sağlayabilir. Ki en zoru bunca hengâme arasında sade bir kadın olabilmektir. Belki hiç kimse katil ya da ölü olmak için çabalamaz ama sadeliğin kendine has kabulleri ve retleri olacaktır, anlamın ve kendi olmanın peşine düşmeyi isteyecektir. O halde içinden geçtiğimiz karmaşanın, çözülmüş-çürümüş ilişkilerin ve üstümüze giydiğimiz kat kat elbiselerin ağırlığına rağmen gözünü yummak, kendi yağında kavrulmak, verili rolleri kabullenmek ya da izole yaşamak değildir, sadelik. Uyum sağlamadan devam edebilmektir.

Sırf birilerinin kızı, annesi, eşi olarak nitelendirilmeye yani sürekli başka bir kişiden ya da şeyden türeyen olmaya itiraz edebilmektir. Dayattığını doğru ve güvenli gösteren, eğer çemberin içindeysen hayatta kalabileceğini söyleyen bu ailenin parçası olmayı reddederken reddin içinden kendin olmayı çıkarabilmektir.

Çemberden çıkanlar-çemberi bozanlar o andan itibaren iktidarların makbul kadını değildir. Ama sade olmayı-sade kalmayı isteyen kadın için yeni bir sorun vardır. Hâlâ aynı sistemin içindeyken, makbul olmak ve olmamak arasındaki çizginin sandığımız kadar net olmadığı “kamusal” alandayken, egemenin aklı ötekinin-itaatsizlerin kontrol edilmemek için kurdukları alternatif alanlara da sızmaktayken sadelik nasıl sürdürülecektir?

Artık birinin kızı, eşi, annesi değilsindir; ancak şimdi de karşında tabiiyetini, dilini, dinini, kurallarını mutlak olarak sürdürmeni; yönetmeye talip olduğunda ise bu kez yönettiklerinden ibaret sayılmanı; erkekliğin dünyasında onların yöntemlerini kullanmanı bekleyen yeni bir aile vardır.

Kendini muğlaklıklar, kaygan zeminler, sahici olmayan tatminler ve ihtimaller üzerinden yükselten bu yeni ailede eşyalar, statüler peşimizi bırakmaz. Haliyle “bazen” sahip olduğumuzu sandığımız her şeyin yüklendiklerimiz olduğunu, zamanla adapte olup bize sahip olmalarına izin verdiğimizi, terk etmediğimiz, edemediğimiz için eksildiğimizi gözden kaçırabiliriz. Yine “bazen” kendi içimizde sakladığımız cevher yerine güç illüzyonuna kapılabiliriz. “Görünür olmak, ayakta kalmak, layıkıyla yaşamak için egemenlere benzemek gerekmez” diyerek başladığımız yolda, kendimizi kaçtığımız yöntemleri kullanırken de bulabiliriz.

Tüm bunlar olurken Eşitlik, Özgürlük hâlâ kıymeti kendinden menkul, zıddından değil varoluştan gelen bir arzudur. Sadeliği nasıl sürdüreceğiz diye sorarken de bizi sürekli kendine doğru çeker. Bu çekimin etkisiyle işe bazen olanlarla-bazen olanların başkaları kadar bizde de gerçekleştiğiyle yüzleşerek başlayabiliriz.

Sadelik uyum sağlamamaktı ya; ne kadar uyumlu ya da uyumsuz olduğumuzu biz bilsek yeter. Ara sıra ne kadar benzediğimizin ya da direndiğimizin sağlamasını yapmak için itaat etmediğini iddia edenler olarak bir anlığına-tesadüfünü beklemeden- kendi karşılaşmamızı yaratalım.

Elimizdeki, üstümüzdeki her şeyi bir kenara bırakalım. Takipçiler dahil. Soyadlarımız, geldiğimiz aileler, aşiretler. Diplomalar, meslekler ve bunların tüm “maddi” getirileri kadar içinde olduğumuz kurumlardaki, hareketlerdeki statülerimizi de.

Geriye kalan zaten yola devam eder.


*Chris Lavis ve Maciek Szczerbowski’nin 2006 Kanada yapımı kısa filmi.