Düşünce tarihinde sürgün edilen kadınlık

Düşünce tarihinde sürgün edilen kadınlık

Barış Ertaş

 

Kazımierz Ajdukiewicz; felsefenin tanımını yaparken “Felsefe” sözcüğünün oldukça uzun bir tarihinin olduğunu ve farklı dönemlerde farklı şeylere karşılık geldiğini, aynı zamanda “felsefe” sözcüğüne belirli bir zaman diliminde yaşayan insanların üzerinde uyuşacakları tam ve dakik bir anlam verilemediğini söylemektedir. En genel anlamıyla felsefi etkinlik: “İnsan yaşamını, değerlerini ve amaçlarını sorgulayan; bu anlamda insanın yaşamının ve eylemlerinin kendilerine dayanacağı genel ilkelerin hepsini ortaya koymaya çalışmaktadır.’’

Üzülerek belirtmek gerek ki; felsefi düşünce tarihi kadınların acımasızca dışlandığı, aşağılandığı alanlardan biri olmuştur. “Filozof Babalar” felsefi düşünceleriyle dünyayı yorumlarken cinsiyetçi bir perspektiften kadını görmezden gelmiş, eril aklın ışığında dünyayı şekillendirirken sonuçları bitip tükenmeyen kanlı savaşlara, ekolojik felaketlere yol açmış; erkek egemen zihniyeti kurumsallaştırılmış, hiyerarşiyi, tahakkümü yüceltmiştir.

Felsefe tarihinin ana hatlarını oluşturan filozoflara baktığımızda;’’Pyhtagoras, Platon, Aristoteles, Hegel…’’ neredeyse hepsi erkektir ve bu da onların temel yansımasıdır. Her ne kadar felsefenin cinsiyet açısından en tarafsız alan olduğu öne sürülse de gerçeklik bunu ifade etmediği gibi bu tarafsızlık iddiası çoğunlukla eril kalıpları benimseten bir maskeye dönüşmüş bir işlev kazanmıştır. Kadının rasyonel olmadığına ilişkin inanç, felsefe tarihinin en önemli isimlerini ortak paydada buluşturmuştur. Bu çerçevede kimi belirgin felsefi otoritelerin geliştirdikleri inanç ve teoride kadının nasıl tanımlandığına yakından bakmakta fayda vardır.

Pyhtagoras: “Düzeni, erkeği ve ışığı yaratan bir iyi ilke varken bir de kaosu, karanlığı ve kadını yaratan kötü ilke vardır.” ifadesini öne sürmüştür. Onun düşüncesinde dişil olan kendi başına varlık değildir. İkincil olandır ve kötülükle eşdeğerdir. Erkek toplumsal olanı; iyiyi, uyumu ve düzeni temsil ederken kadının yokluğu, bilinmezliği ve kötü olanı temsil etmektedir. Tıpkı ‘’Pyhtagoras’’ gibi, çağlar boyunca düşünce tarihine damga vuran, felsefe tarihinin öncüleri Platon ve Aristoteles görüşlerindeki cinsiyetçi ögeler günümüze kadar yaşamın her alanında karşılığını bulmuştur. İdealar dünyasının düşünürü Platon ve gerçekliğin öncüsü Aristoteles’in buluştukları ortak noktalardan biri de kadını tanımlama biçimidir. Her ikisi de kadını; kendi doğasından kaynaklı, yetkin bir akıldan (ussallıktan) yoksun, insan ve hayvan arasında kalmış eksik varlık, hatta yetkin akla (ussallığa) ulaşmak isteyen erkeği düzensizliğiyle yoldan çıkaran kişi olarak betimlemiştir.

Aristoteles’in dediği “Eksik İnsan” kimi zaman Platon’da “Düşük Ruh” tanımlamasıyla görülmüştür. Yüzyıllar sonra biriken ve yığılan felsefe tarihi ne yazık ki bu konuda aynı şekilde kalmıştır. David Hume, ‘’Akıl-Tutku’’ ilişkisini inşa edişinin erkek-kadın ilişkisi için getirdiği içeriği izlemez. Ne var ki kişisel çıkarları hukuk kuralları içerisinde kontrol edilecek kişi ister istemez bir ailenin “erkek reisi” olacaktır. Kadınlar “kişiye özel” tutkuyla eşleştirilir. Çünkü, evin erkek reisleri kişiye özel açgözlülüğün gereklerini de kadınlar adına yerine getirir.

Alman İdealizminin öncülerinden ve felsefe tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Georg Wilhelm Friedrich Hegel, bu konuda geride kalmamış yukarıdaki filozoflarla ortak noktada buluşmuştur. Hegel, Tinin Fenomenolojisi’nde anlattığı insan bilincinin gelişimi öyküsünün ilk bölümünde, toplumsal cinsiyetten açıktan açığa bahsetmez. Fakat, hikayesinde anlatılan model daha olgun olan “erkek” bilincine göre; kadın bilincinin düzenlenmesi, içerilmesi ve aşılmasına elverişlidir. Aydınlanmanın kilit ismi olan Immanuel Kant‘ın kadının erkeği “tamamlaması” olarak görürken akıl yürütme yetisinin sadece erkeklere ait olduğunu savunmuştur.

İlk amaçla insanı, insan doğasını ve doğa yasalarını anlamaya; toplumsal düzeni sağlamaya çalışan bu filozofların bakış açılarında erkek, toplumsal düzenin koruyucusu olurken kadın ussal olandan tamamen yararlanamadığı için düzenin ve toplumun edilgen alanına hapsedilmiştir. İşte bu bakış açısı ontolojik, siyasi, sosyal, ahlaki, politik ve ideolojik her alanda etkili bir düşünce sistemi oluşturmuştur.

Sonuç olarak; kadının yokluğu basit bir yaklaşımın basit bir ürünü olmamıştır. Esasen; düşünsel, kültürel ve ideolojik bir sürecin sonucudur. Kadın üzerinde yoklukla özdeş istendik sonucun yaratılması önce düşüncede başlamış ve sonra da uygulanmıştır. Bu uygulama, şiddeti nesnelleştiren kadının maruz kaldığı gerilimin derecesini göstermektedir. Bu gerilimin gerisinde kadının değersizliğinin bilgisi vardır. Kadının varlığının kültürel değerlerle donatılması ve kadının varlığının değerli hale getirilmesi; bunun dişil dilinin yaratılması da bir o kadar önemlidir. Özcesi, gerçeklik bu denli ağırken bunun karşısında durmanın en temel koşulu; kendi varlığına, varoluşuna sahip çıkmak ve aynı zamanda “Vardım. Varım. Var Olmaya devam edeceğim…” diyebilmektir.


KAYNAKÇA:
  1. Türkiye de Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları – Koç Üniversitesi yayınları
  2. Fatmagül Berktay- Dünyayı Bugünde Sevmek- Metis Yayınları
  3. Ahmet Arslan- İlk Çağ Felsefesi Tarihi-1- Bilgi Üniversitesi Yayınları
  4. Felsefelogos, Fesatoder Yayınları (37. Sayı)
  5. Kazımiers Ajdukıewıcz-Felsefeye Giriş –Say Yayınları