‘HAYIR’ ÖYKÜLERİ | Mustafa Orman’dan bir öykü: ‘Bahar Bize de Gelecek’

‘HAYIR’ ÖYKÜLERİ | Mustafa Orman’dan bir öykü: ‘Bahar Bize de Gelecek’


MUSTAFA ORMAN*


“İyi günlerde toplandınız, kötü günlerde dağıldınız. Kırları yaktınız, ağaçları indirdiniz, göğe uzattınız ellerinizi, maviliği bitirdiniz. Yeşillikleri kırdınız. Ustayı metre metre talan ettiniz. Ama usta öcünü elbet alacak, elbet alacak günü geldiğinde sizden. Nar bülbülü, ağacın dalında uçacak. Uzak dağlara kar düşecek, kar sonra eriyecek su akacak, kuş konacak ağaca, güneş göğü delecek, sular geçecek yeşil ovalardan, böcekler toprağı ayıra ayıra gidecek, dallar yanındaki ağacın dalına uzanacak, yapraklar üst üste binecek, sokaklara kokular yayılacak, kuşlar ciyak ciyak bağıracak, kediler duvardan duvara atlayacak. Gelecek, bahar gelecek, usul usul burnumuzdan girip bizi sarhoş ederek gelecek.”

Benim dedem derdi, karın dağları beyaza büründürdüğü platoda, atına binmiş mal pazarına gideceğim diye evden çıkmış. Derin vadileri yarmış, yolları geçmiş, dağlardan geçmiş, tepelerde soluklanmış, fırtınaya yakalanmış, ancak yedi saatte şehre varmış. Oradan da Hikmet’in evine gitmiş. Kalmış yatıya. Sabahına da mal pazarına. İyi paraya satmış beyaz atı. Önce bankaya, oradan da yine Hikmet’in evine gitmiş. Ertesi gün uyanır uyanmaz, kendini yine pazarda bulmuş. Anlatırken de, söylermiş, “tarih yazmaz dedemi, ama ben anlatırım, geride ananı olsun diye.” Pazarda dolaşmış dolaşmış, bulamamış istediği atı. Sonra kapıdan simsiyah atın geldiğini görünce duraklamış. Soğuktan gözleri yaşarıyormuş. Gitmiş hemen pazarlığa tutuşmuş. Beyaz atın parasını cebinden çıkarmış, diğer cebinden de para eklemiş, almış atı. Öyle güzel, öyle güzelmiş ki at, binmeye kıyamamış. Sonra yorulunca binmiş ata, gelmiş köye. Nenem atı görünce, şaşırmış. Saatlerce gözlerine bakmış atın, ta ki ahıra götürene kadar dedem. Sabah uyandıklarında dedem hemen ahıra koşmuş, nenem de peşinden. Önüne samanı koymuşlar. At samanı yerken nenem, “bu bizim beyaz at bey,” demiş. Kızmış dedem, alnında ter akan kızarmış yüzüyle. Sonra nenem, elindeki siyah bezle atı sildikçe at bembeyaz rengine kavuşmuş. Nenemin yüzüne günlerce bakamamış, konuşamamış dedem. Günlerce hali böyle sürmüş. Sonra dönüp neneme,”ne dünya iyileşir, ne de insana inanılır artık,” demiş.

Muhammed Selim, ömrünün geri kalanını dedesinin hikâyesiyle geçirdi. Günler geceleri, geceler anıları, anılar ayları kovaladı durdu, Muhammed Selim, yeni tanıştığı herkesle dedesini de böylece tanıştırmış oluyordu. Dünyayla ortak kullandığı gövdesinden nisanın hangi günü ayrılacağını bilmiyordu. Zaten bilseydi de bu saatten sonra ne olacaktı ki? İlk işi yurt dışındaki oğlunu çağırtmaktı. Başardı da. Ama oğlu, o dünyaya gözlerini yumduğunda henüz gelmemişti. Yaşlı kılığına girmiş, üç göz odalı evin gıcırdayan tabanlarına adımlarını ata ata salona girdi. Eller kim içeri girdiyse duaya kalktı, ağızlar sabır diledi. Oğlu, sıkıldıkça sıkıldı. Terleyen avuçlarını dizlerinde temizledi. Kalabalık evlerine çekildiğinde, yalnız kalmıştı nihayet. Babasının fotoğrafını seyretti. Yatak odasında gözlerini gezdirdi, komidinin üzerindeki zarf dikkatini çekti. Çevirdi avuçlarında. Açtı zarfı.

“Ben, belki sana babalık, annene kocalık yapamadım, ama dünyaya da zarar vermedim. Elimden geldiğince eğildim çocuğa, yaşlıya, çiçeğe, suya. Eğilmediysem size eğilmemişimdir. Bu da benim eksikliğimdir. Sana bu evi bırakıyorum. Ha unutmadan Sefer’e emanet ettiğim papağan da senindir. Adresi yazıyor, zarfın içindeki diğer kağıtta. Dedemle ilgili anlattığım hikayeye gelince, aslında oradaki at hırsızı dedemin ta kendisidir. Atları önce satın alır, beyazsa siyaha boyar, siyahsa beyaza boyar, iyi paraya satarmış. Ama bunu da kimse bilmesin. Bilirsin, sonra arkamdan konuşurlar.”

Miras bıraktığı papağan, dost bildiği beyaz eşya tamircisi Sefer’e emanetti. Tozdan geçilmeyen, ölü ışıkların yanıp söndüğü dükkanın en alımlı yerinde papağan kafesinde sabahtan akşama kadar açık olan televizyonu seyrediyordu. Filmlerdeki diyalogları dili döndüğünce sıralıyordu, içeriye giren her müşteriye. Eskiden olsaydı müşteri olurdu da şimdi onlar da azaldı. Mahalle denen şey yok edildi, komşu komşunun fazlalığı olmuş. Komşuluk ölmüş de, gömeni yok. Muhammed Selim olsaydı, “insan ölmüş kardeşim, insan bozulmuş. İnsana insanın ahı tutmuş, düzelmez artık,” diye lafa girer, saatlerce bunun etrafında dönüp dolaşırdı. O da gitti, kaldı fotoğrafı evin köşesinde.  Ne çok yakınıyor, diye söylenirdi etrafındaki insanlar.

Sefer de masanın üzerine koyduğu papağını, masa kırılıp devrilince alıp eski püskü buzdolabının tepesine koymuş. O gün bugündür televizyon izliyor papağan. Gevezelerin gevezesi olmuş, içeriye giren çıkandan lafını da esirgememiş.

Muhammed Selim’in oğlu elindeki adres kağıdıyla sokaklara daldı. Yolda karşılaştığı üç beş kişiye kağıdı uzattı. Gideceği yeri tarif ettiler, el kol hareketleriyle. Her neyse bizim Muhammed Selim’in oğlu içeri girer girmez, buzdolabının üzerindeki papağan başlamış ötmeye, “hayır lan eşşolueşşek hayır!” Televizyonda Kemal Sunal filmi. Selam verdi, kendini tanıttı. Üç dakikayı geçmeyen sohbetin ardından papağanı dükkandan alıp çıktı. Yol boyunca düşündü durdu, “ne yapacağım bunu?” Kurtulmak istiyordu ondan, çünkü uçağa bindiremezdi papağanı.

Parkın içindeki yeşilliği, ağaçları geride bırakarak meydana vardı. Kalabalığın içinde daha da çaresiz hissetti kendini. Babasının ölümüne hiç üzülmedi, şu papağanı ne yapacağım düşüncesine üzüldüğü kadar. En sonunda alt geçitteki kalabalığın arasına karıştı. Merdivenleri inmeden önce kimseye çaktırmadan, papağanı mermerin üzerine koydu. Kimseye çaktırmadan alt geçite daldı, gözden kayboldu.

Merdivenden aşağıya inen herkese papağan ötüyordu, “hayır lan eşşolueşşek hayır.!”


* Öykü yazarı. ‘Derdin İncinmesin’ isimli öykü kitabı geçen yıl Everest Yayınları’ndan çıktı.

[irp posts=”28858″ name=”‘HAYIR’ ÖYKÜLERİ | Sevilay Çelenk’ten bir öykü: ‘Yaratık'”]