Kazım Öz’le ‘Zer’ üzerine: Hikayeler birbirine dokunuyor, filmim Cemal Süreya’ya da bir selamdır

Kazım Öz’le ‘Zer’ üzerine: Hikayeler birbirine dokunuyor, filmim Cemal Süreya’ya da bir selamdır

HABER MERKEZİ – Dersim Katliamı’nın yerinden ettiği hayatların, bir melodinin peşine düşüp özünü keşfetmenin bir panaroması ‘Zer’. Sansüre uğrayarak gösterime girmesi tartışma yaratan filmin yönetmeni Kazım Öz, Zer’i ve sinemadaki derdini Gazete Karınca’ya anlattı.


Röportaj: PELİN ÖZKAPTAN


Cemal Süreya’nın, “Tarih öncesi köpekler havlıyordu” dizeleri ile açılıyor ‘Zer’.

Film, bir efsanenin öze dönüş hikayesi ile dansı niteliğinde.

Dersim 1938 Katliamı’nı da konu edinen film, katliam sonrası Afyon’a gönderilip zorla asker bir aileye evlatlık verilen küçük kız çocuğunun büyüyüp torunu Jan’a hafızasında kalan tek türküyü söylemesiyle hikayesini örüyor.

Yönetmen Kazım Öz’ün son filmi olan ‘Zer’in bazı sahneleri İstanbul Film Festivali’ndeki ilk gösteriminde Kültür Bakanlığı tarafından sansürlenmişti.

Filmin aynı zamanda senaryosunu da kaleme alan Kazım Öz ile sansürden filmdeki öze dönüş yolculuğuna, Kürt sinemasının gelişiminden Zer’deki Cemal Süreya göndermesine dek pek çok konuyu konuştuk.

https://www.youtube.com/watch?v=z-9-zT5GMcg

Zer’deki Jan karakteri, ABD’de yaşarken ilk kez tanıştığı babaannesi vesilesiyle bir ezginin peşinden Türkiye’ye geliyor ve özüne doğru bir yolculuğu başlıyor. Jan, aslında kendini mi arıyor yoksa sadece bir müziğin peşinden mi gidiyor Dersim’e?

(Gülüyor) Güzel soru. Bence bir arayışı var. Boşlukta olma hissiyatını yaşıyor. Tam tutunamıyor. Büyük ihtimal kendisiyle, ailesiyle, kız arkadaşıyla ilgili sorunları var. Aslında çok da adını koyamadığı bir sıkıntı duyuyor. Bu da bilmediği geçmişle ilgili olabilir diye düşünüyorum filmin alt metninde.

Babannesinin ABD’ye gelmesi ile birlikte çok bilinçli olmayan bir yolculuk başlıyor onun için, hatta başta isteksiz olarak. Yeni bir hikayenin içine giriyor. Müzik onu çekiyor, evet ama ABD’de bir şeylerin onu itmesi de etkili oluyor bu yolculukta örneğin ilişkisinin bitmesi. Hayatta da böyledir ya bardağı taşıran son damla sizi birden başka bir yola sokar. Jan’ın hikayesi de hep böyle sürüyor. Zincirleme, diyalektik bir yol ile devam ediyor.

Filmde geçen ‘Zer’ türküsü ve efsanesi gerçek mi yoksa senaryonun bir parçası mı?

Filmdeki efsane gerçek değil, film için yazdım. Ama Dersim’de ‘Zer’ efsanesi var ve farklı farklı versiyonları bulunuyor. Bir köyde bir çobanla ağanın kızının aşkıyken başka bir köyde başka bir şekilde, sözleri hikayeleri değişen biçimleri var. Ben de kendi ‘Zer’imi yazdım. Besteyi de filmin müziklerini yapan Mustafa Biber yaptı.

‘Zer’i izlerken Dersim’e yolculuktaki feribot sahnesinde bir bağlantı canlandı beynimde. Bahoz filminde de yine bir feribot sahnesi vardı ve karakterin özünü bulmasını temsil ediyordu. Zer’de de öze yolculuk duygusunu hissettiriyor. Anlatmak istediğiniz bu mu? Feribotla meseleniz ne?

Evet, o feribot benim için özel bir feribot. Aynı zamanda benim de memleketime varmadan önceki son durak ya da oradan ayrılırkenki ilk durak. Orada 10 dakika film şeridi gibi geçiyor insanın gözlerinden yaşadıkları. O yolculuğun kendisi bana çok sinemasal geliyor. Hafif bir rüzgar gibi yani. Hani bir rüzgar eser içinizde onu hissedersiniz ama çok uzun da sürmez. Feribot yolculuğu da çok kısa sürer zaten. Bu es, benim oradaki karakterlerim için önemli bir zaman dilimi. Oradaki baraj benim için bir sınır gibi. Elazığ’ı Dersim’den ayıran, her anlamda. Giderken de gelirken de o sınırda durup düşünmek gibi. Bahoz’da Cemal karakteri hem giderken hemde gelirken bunu yaşıyor, Jan ise sadece giderken. Oradaki renklerin bir karşılaması, merhaba ya da hoşçakal demesi benim için.

“Bahoz’un devamı gelebilir”

Bir çok kişiden ‘Bahoz’un keşke devamı gelse’ talebini duydum. Acaba Bahoz’un bir devam filmi gelir mi?

O dönemde seyircinin de çok sormasıyla aslında bende de böyle bir düşünce oluştu. Kalabalık bir karakterizasyon var biliyorsunuz Bahoz’da. Devam etmeye çok açık o yüzden de. Ama Bahoz’un kendi içimizdeki tartışmaları çok yordu beni ve büyük prodüksüyonlu bir yapımdı, çok enerji harcamıştım. İkincisini yapacak bir enerji bulamadım şu ana kadar kendi içimde. Hayal olarak, ukde olarak içimde duruyor. Başı ve sonu belli olan bir şey var kafamda. Ama bu yazılır mı, ne zaman yazılır, ne zaman çekilir bilmiyorum.

“İnanç iktidar aracı haline gelmiş bir olgu”

Sinemada vazgeçemediğiniz bir husus da Dersim. Film ve belgesellerin mutlaka bir ucu Dersim’e dokunuyor. Memleketinize bir vefa duygusu mu taşıyor bu durum kişisel olarak?

Kesinlikle taşıyor. Bir kere Dersim’in bir takım tarihsel sorunları var. Aslında tarihi boyunca Dersim hiç bir zaman kendi kendini yönetemedi. Yönetmeye çalıştı, özerk oldu ama hep dışarıdan bir baskıya maruz kaldı.

Ülkenin son 70 yılına bakarsak hiçbir iktidarla anlaşamamış bir kent Dersim. Bu bir yandan üzücü. Dersim’in bu ülkede kendine özgü bir yeri var. İnanç olarak da çok özgün bir yanı var. Oradaki inancın, Aleviliğin diğer yerlere göre farklı bir sistemi ve yaşayışı var. O kültürün içindeki yolculukta şunu keşfettim: Dersim’de Tanrı yoksullar için, metropollere gelindiğinde ise zenginler ve iktidar için var gibi. Filmde mesela güneşe dua eden karakter ‘vahşi kurda bile can ver’ diyor. Sadece kendisi için değil yani. Ama bu tarafa doğru geldikçe herkes kendisi için dua ediyor. Dolayısıyla inanç iktidar aracı haline gelmiş bir olgu. Bu kültürün, güzelliklerin korunması noktasında coğrafyası, insanı, insanın doğayla olan ilişkisi gibi konularda evet bir vefa duygusu ile bunu yaşatmaya çalışıyorum.

Zer vizyona sansürle girdi. Hangi sahneler niçin sansürlendi?

İçeriğini çok söylemiyorum, biraz gizli kalsın ki sansürün acısını hissedebilelim. Buna karşı mücadele verebilelim. Dersim 38’e dair bazı yazıların gösterildiği, devleti, iktidarı eleştiren sahneler vardı. Bir de Jan karakterinin dağda gerillayla karşılaşma sahneleri vardı. Bunlar sansüre uğradı. Sansürlerle yaklaşık 3,5 dakikalık sahneler filmden çıkarıldı.

“Sansür gizli bir aktör, gizli bir güç gibi”

Sansür tartışması filmin dağıtımı, sinemalarda gösterimi noktasında sıkıntılar çıkardı mı önünüze?

Kesinlikle. Zaten bu sansür bizi en çok dağıtımda etkiledi. Biz yaklaşık 100 kopya girecekken bu sansür tartışmalarından kaynaklı 10 kopya ile girebildik vizyona. Sansür gölgesi yüzünden büyük bir zarar gördük yani. Ama bunlara rağmen şu an iyi gidiyor. 13-14 bin izlemeye yaklaştık 10 kopyayla. Bazı salonlar bu tartışmalar nedeniyle almaya çekiniyorlar filmi. Halbuki film şuanda sansürlü oynuyor zaten. İstediği halde korkudan gösteremeyen sinemalar da var. Bu korkunun kendisi bile başlı başına çok büyük bir mesele. Elimizde belge var, filmi gösteren salonlar var ama bazı salonlar ‘Hayır biz bu tartışmadan dolayı alamıyoruz’ diyorlar. Sansür gizli bir aktör, gizli bir güç gibi. Bilmediğiniz yerlerde arka planda ya da kapılar ardında ve insanların kafasında, yapacakları önünde bir engele dönüşüyor.

“Bu acıya karşı bir vefa duygum var”

Dersim 38’in ailenize de bir etkisi olmuş mu, var mı dinlediğiniz tanıklıklar? 

Tabi etkilenmiş ama kırıma uğramış bir köy değil benim köyüm. Hatta bizim köyün tepesine kadar gelmiş ordunun bir birliği Fevzi Çakmak’ın emri tam o sırada gelmiş ve asker geri dönmüş. Gerçek mi değil mi bilmiyorum ama böyle bir efsane var. Ama bizim yan köyde yani bir tepe ötemizdeki köyde kırım olmuş. O köyden bizim köye gelip saklananlar olmuş. Bizim köyde de köylüler her an katliam olabilir diye gündüz köyü terk edip ormanın içine gidiyorlarmış. Gece tekrar eve dönüyorlarmış. Babam da o vakit 4-5 yaşlarındaymış. Bir gün uyanıyor köyde kimse yok. Tamamen terk edilmiş. Korkup, ağlıyor. Hasta diye onu köyde bırakmışlar uyanıp ağlarsa duyarız diye. Sonra gelip alıyor annesi onu. Babamın hatırladığı böyle bir anısı vardı o döneme dair. Çok etkilemişti beni. Bu yaşananlar gerçek, söylenti değil ve 70 yıl öncesi binlerce yıl öncesinden falan bahsetmiyoruz. Bu acıya karşı da bir vefa duygum var.

“Bulgaristan göçmeni de bu film ile bağ kurdu”

Zer festivallerde de yer aldı. Festivallerdeki tepkiler, yorumlar nasıl oldu?

Genel olarak çok iyi tepkiler aldık. Olumsuz beğeni anlamında çok az şey duyduk. Zer bir yönüyle katliamı da konu alan bir film. Lakin insanlar filmi izledikten sonra umutla salondan çıktıklarını gördüm.Bu çok güzeldi. İnsanların gözleri parlıyordu. Ben bunu ilk olarak fragmanda hissettim. Başka bir enerjinin açığa çıktığına tanık oldum.

En son Eskişehir Film Festivali’ndeydik. Oradaki gösterim de beni çok etkiledi. Gösterimde büyük oranda bu meseleden çok uzak olanlar vardı. Mesela Balıkesirli, Trakya göçmeni, Kafkas göçmeni… Film sonrası insanların yorumlarını aldık. Bulgaristan’dan gelen bir kişi, “Ben sanki Bulgaristan’daki Türklerin durumunu hissettim. Benim babannem de orada kültürü üzerinde bir baskı yaşamış” dedi. Filmin herkesle kurduğu bağ ya da karşı tarafla geliştirdiği empati benim için çok sevindiriciydi.

“Kırmızı tülbentli kadın çobandı”

Bilhassa Dersim’deki köy ve kahve sahnelerinde ayrı bir samimiyet var. Sanırım umut biraz da bundan kaynaklı oluyor. Mesela kırmızı tülbentli kadın gerçekten o köyden biri gibiydi. Yoksa öyle miydi gerçekten? 

Onun şöyle bir hikayesi var. Çekim için bir köy arıyorduk, bir çoban gördük çağırdık bir baktım genç bir kadın. Ona anlattık nasıl bir köy aradığımızı. O da bize tarif etti. Sonra ilerlemeye devam ettik birden asistanım Yasemin’e dönüp, “Aradığımız kız bu” dedim. Hemen geri döndük (gülüyor). “Biz bir film çekeceğiz oynamak ister misiniz?” dedim. Bir şaşırdı, ailemle konuşmam lazım dedi ve sonrasında dahil oldu.

Bir de ‘Kazım Öz’ün filmlerinde sürekli bir doğu-batı çarpışması görüyoruz’ diye bir eleştiriye rastladım. Buna ilişkin ne söylersiniz?

Okudum o eleştiriyi ve biraz zorlama gördüm. Bahoz’da belki bu eleştiri üzerine düşünülebilir. Ki aslında Bahoz’da da öyle bir durum yoktu. ‘Batılı kız kötü, doğulu kız iyi’ gibi bir algı yaratmadım asla bilinçli olarak. Ama bunu Zer’e taşıması bence çok zorlama. Zer’de bu hiç yok. Ayrıca tam tersi Jan karakterinden ziyade kadının gözünden anlattık. Hatta çok kısa bir rolü olmasına rağmen kamera kadının hissiyatıyla birlikte hareket ediyor. Bahoz’da tam tersiydi. Bu ilişkilere dair bir şey, doğulu-batılı ayrımı değil.

“Cemal Süreya’nın hikayesi de bir başka Jan hikayesi”

Filmin açılışı Cemal Süreya’nın “Tarih öncesi köpekler havlıyordu” dizeleri ile başlıyor ve filmde de ona bir gönderme var.

Cemal Süreya’nın o şiiri beni etkilemişti. Süreya’nın da aynı yolculuğu yaşadığını öğrenince bu filme çok yakışacağını düşündüm. İthaf aynı zamanda. O şiirselliğin o tren sahnesinde bir anlam bulacağını aynı zamanda ona bir selam olacağını düşündüm. Biraz da o tren sahnesi o şiirin görsel sahnesi gibi. Cemal Süreya herkesin en azından bir cümlesinde kendisini bulduğu biri. Onun da tarihinin 38’e dayanıyor olması Jan’ın hikayesine benziyor. Aslında Cemal Süreya’nın hikayesi de başka bir Jan hikayesi.

“Mücadele sonucu ortaya çıkan bir sinema bu”

Kürt sinemasının gelişimini geldiği nokta açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Sektörde artık eskiye oranla daha mı çok kabul görüyor?

Mücadele sonucu ortaya çıkan bir sinemadan bahsediyoruz. Kürtlerin ve Türkiye devrimci hareketlerinin verdiği bir mücadele sonucunda bu kabuller gerçekleşiyor. Her şeye rağmen filmlerimizi gösterebiliyorsak bence bu mücadelenin yarattığı bir meşruiyetten bahsetmek lazım. Az buz bir şey değil bu. Çünkü çok bedel ödendi. Sadece kendi anadilini konuşabilmek için bile büyük bedel ödedi insanlar. Dolayısıyla biraz böyle bir zemin üzerine şekillenen bir sinema bu. Önünde çok büyük engeller olduğunu da söylemek lazım. Her şeye rağmen ite ite, zorla bir iradeyle ortaya çıkıyor Kürt sineması. Başka bir film olsa 100 kopyadan 10 kopyaya neden düşsün?

Büyük bir bütçe beklentimiz varken yine eksilerden bir şeyler toplamaya çalışıyoruz. Görünürlük açısından, ana akımda yer edinebilmek, kitlelere ulaşmak açısından da büyük engellerle karşı karşıyayız. Ama güçlü ürünler çıkıyor. Bu sinemanın özelliği zaten bu ortamda oluşması. Çok da umutsuz bakmamak lazım ‘neden böyle’ diyip ağlamıyoruz. Yakınmak değil bu gerçekleri dile getirmek. Biz her koşulda sinema yapabiliriz, yapacağız da. Bu engeller aşılmak için var. Çok yoruluyoruz belki ama yorulmak da bazen iyi gelir.