Sosyal medyaya sansür çalışmaları ve diyanet ilişkisi

Sosyal medyaya sansür çalışmaları ve diyanet ilişkisi

Cuma Daş

AKP iktidar olduğu günden bu yana, canını sıkan bir konu hakkında bir işe koyulacaksa, o işin isminin reaksiyon yaratmaması için de ayrıca mesai harcıyor. Mesela bir işyerine, üniversiteye ya da belediyeye kayyım atayınca buna “görevlendirme” diyor, gıdaya, yakıta, otomobile vs. zam yapacaksa buna “güncelleme” diyor, gazeteye, televizyona, sosyal medyaya sansür uygulayacaksa buna da “düzenleme” diyor. Bu her üç icraatı da uzunca süredir sıkça yaşıyoruz. İktidarın son günlerdeki anahtar kelimesi “düzenleme”. Bununla herkes çok sık karşılaşacak zira her bireyi ilgilendiren bir mesele.

Hükümet yaklaşık 1 yıl aradan sonra sosyal medyaya yönelik yeni bir “düzenleme” için hazırlık yapıyor. Geçen yıl Ekim ayında yürürlüğe giren sosyal medya yasasının ardından, şimdi de “yalan haber ve dezenformasyonla mücadele” gerekçesiyle, hem sosyal medya kuruluşları hem de kullanıcılara yönelik yaptırımlar gündemde. AKP, yıllarca özenle kendi medyasını kurarken özellikle 2016’daki darbe girişiminden sonra geleneksel medyanın neredeyse tamamını kendine çekti. Cemaatle ilişkisi olsun olmasın onlarca muhalif TV, gazete ve radyoyu kapatarak, tek sesli bir medya yarattı. Böylece kendi kontrolü dışında, kendisinin istemediği hiçbir şey haber olmayacak, olacaksa da direktifleri dahilinde olacaktı. Yöntem, şekil olarak Türkiye ve dünya tarihinde örneğine sıkça rastlanan bir yöntemdi ancak zamanlama açısından artık bu yöntemin pek de bir etkisi yok. AKP’nin ya hesaba katmadığı ya da güç yettiremediği bir konu vardı o da; içinde olduğumuz çağ.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her fırsatta sevmediğini, onaylamadığını söylediği sosyal medya çok kısa sürede tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de muazzam bir itiraz alanı oldu. Hükümetin tüm çabalarına rağmen, insanlardan saklamaya çalıştığı ne varsa sosyal medyada anında gün yüzüne çıkıp itiraza dönüşüveriyor. Bu döngüyü yıllardır sayısız örnekte gördük. Her örnekte de sosyal medya ile ilgili mevcut yasanın kapsamını biraz da açarak işini kolaylaştıran bir madde daha iliştiriyor.

Türkiye son olarak bir ay öncesine kadar büyük afetlerle sarsıldı. Yangından, sel felaketlerine onlarca insan hayatını kaybetti. Özellikle orman yangınlarında nerdeyse her gün direkt Erdoğan’a ve AKP’ye yüksek sesle itiraz edildi. Hükümet yıllarca her türlü yolu deneyip sokakların sesini kısınca her şey yolunda sandı ancak her bir insanın cebinde olan sokak etkisi kendini gösterince, buna da bir çare bulmanın arayışında. Geçtiğimiz yıl bahsettiğim sokak etkisini cebe taşıyan sosyal ağların yurt dışındaki sahiplerine, daha rahat kontrol edebilmek için burada yani Türkiye’de temsilcilik açma zorunluluğu getirildi. Bu da yaraya merhem olmamış olacak ki şimdi de “yalan haber ve dezenformasyon” gerekçesiyle yeni bir kısıtlama çalışması başlatıyor. Üstelik bu kez yalnızca kurumları değil söz konusu ağları kullanan bireyler için de yaptırım olacak. Burada, en büyük sorunun “yalan haber” tanımının nasıl yapılacağı konusu olduğu tartışıladursun, bence bu konu hükümet için en kolay olanı. Mesela yıllardır cezaevlerine atılan gazeteciler Erdoğan’a her sorulduğunda “Onlar gazeteci değil, gazetecilik yaptıkları için içerde değiller” cevabını verdi. Bu bakımdan Erdoğan ya da partisi için olası bir durumda “O haber doğru değil yalan haberdi” deyip normalleştirmek çok zor olmayacak. Hasılı kelam düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda yine hareketli bir zaman tüneline girmek üzereyiz.

Gelgelelim en alakasız meseleye, Diyanet İşleri Başkanı’nı Ali Erbaş’ın açıklamalarına. Bu denklemde onu nereye koyalım, nasıl bir vasfı olabilir, ne gibi bir yetki alanı olabilir, neyin hazırlığını yapıyor hala anlaşılmış değil. Asıl görevi din hizmetlerini yürütmek olan Diyanet belli ki bu sınırlardan daha fazlasını istiyor. Sosyal medya gibi bir konuda da fetva niteliğinde açıklamalar yapabiliyor mesela.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, “Sosyal medyanın kullanımıyla alakalı hukuki çerçeveyi belirleyecek yasal bir mekanizmanın ihdası ve güçlü bir bilincin inşası, ötelenemez bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.” Aynen bu cümleleri kullandı. Bu açıklamayı neden yaptı hangi dini vecibenin gereği olarak yaptı bilinmiyor ancak Erdoğan ve partisi tarafından atılan bazı adımlarda İslami referans olarak bu kurumun ve kurumun başındaki kişinin kullanılması konusu hız kazanmış gibi.

Adli yıl açılışının dualarla yapılması, Diyanet İşleri Başkanı’nın da protokolde olması eleştirilince bu kez de “İnanç insan ile Allah arasında olsun, siyasetine, adaletine, yargısına yansımasın diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar” deyiverdi. Yani enteresan bir şekilde en olmadık yerlerde bitiveriyor artık diyanet. Konu ister yargı olsun, ister bilişim olsun, ister hukuk olsun, ne olursa olsun o konunun ilgili bakanlığından önce diyaneti, bakanından önce de Ali Erbaş’ı görüyoruz. Anlaşılan iktidar toplumsal sorunlarla ya da sorun olarak yorumladığı konuların çözümü ya da bastırılması noktasında artık diyanetle daha sık çalışacak. Kısa vadede diyanetin bir bakanlığa dönüşmesine de şahitlik edebiliriz.