Zakkumun Kökü sergisinden kalanlar

Zakkumun Kökü sergisinden kalanlar

Oğulcan Yiğit Özdemir-Mehmet Mahsum Oral

 Bu konuşma, Sanatçısı Mehmet Ali Boran, Küratörü Mahmut Wenda Koyuncu olan ve halen İstanbul Kıraathane Edebiyat Evi’nin Beyoğlu’ndaki sergi mekânında sergilenen Zakkumun Kökü adlı çalışmayı birlikte izleyen Oğulcan Yiğit Özdemir ve Mehmet Mahsum Oral tarafından kaleme alınmıştır. Her iki izleyici, serginin etrafa dağılan kıvılcımlarına birer harf vererek bir metin oluşturdular. Önünüzdeki metin farazi bir konuşmaya vesile olan gerçek bir buluşmanın çıktısı olarak da okunabilir.

 “Başlangıçta kelimeler yoktu, cıvıltılar vardı.”

-Bir kökünün olması kötüdür, tufanı bütün şiddetiyle yaşarsın, çünkü sana gemide ayrılmış bir yer yoktur. Geminin varoluş nedeni senin yurt bildiğin o toprak parçasından kopmak içindir. Bir kıvılcım düşer ve yanarsın, yandığınla kalmaz, yananlara bakmak zorunda kalırsın. Sence bir zakkum bir dere yatağının suyundan değil de, can çekişmiş yeryüzünün bütün veçhelerine bakmış olmaktan almış olabilir mi rengini?

-Zakkumu rengiyle düşünüyoruz, gerçekten de cehennemlik ilan edilmesinde bu alımın bir payı olduğunu söylemek mümkün. Aklıma Srebrenista katliamından sonra toplu mezarların etrafına doluşan akik mavi kelebekler geliyor. Bilmediğimiz hangi meşum olayı örtüyor acaba bu çiçek? Böyle bakıldığında kök, bir yaraya dönüşüyor. Bir doğumdan çok bir ölüme benziyor, geminin borda aldığı fırtınalara.

-Sahip olduğun o bir günü toplu mezarların etrafında uçuşarak geçirmek, bu tanıklığa Baudelaire’den Kötülük Çiçekleri’ni okuyarak son vermek. “Çığ, götürür müsün düştüğünde beni sen?” Bir taş ve bir zakkum. Dere yataklarını ve dağları çok iyi bilmekten gelen iki şey. İnsan bombalarıyla yaralanmış taşları, üzerinde insan nefreti taşıyan zakkumun kökünü kaynatarak iyileştirmeye çalışan sanatçı her iki şeyi bize sanki bir galeri mekânında değil, bir sedyenin üstünde gösteriyormuş gibi. Başkalarının cehennemini yaşamış olan taşa, cehennemden gelen bir çiçek dokunuyor.

– İlaç ve zehir, kısaca pharmakon deliliğin akıl sağlığı açısından, yaraların deri açısından, bunalımın ruhsal iyilik ve bütünlük açısından ifade ettiği şeyi düşünmemize olanak veriyor. Hakikatin zehir gibi dile gelişi, bize şifayı getiren bir parça bal da olabilir. Taşın tuttuğu yuvarlanmayan ve bize musallat olan düşünme biçimleri, onların hakikat rejimlerinin ortasına bir şarapnelle açılan yarıklar…

Sahi, Mahsum, bombaları yağdıranlar bunu haklı gösterecek, o kana bulanan coğrafyaları işaret edecek ve “suç”u ‘sınırdışı’ etmeyecekler mi? Mehmet Ali’nin arayışında olduğu, ufak ölçekli bir şiirsel adalet, sanırım. Ahmet Kaya’nın bahsini ettiği şu okul kitaplarına sığmayan feryat değil mi bu?

-Tepeler, ovada erkenden sütten kesilmiş dağlar gibi duruyorlar. Şiirsel bir adaleti hatırlatmakla mümkün kılıyor sanatçı. Ama insan hikâyeleriyle değil, bu hikâyelerin birer dekoru sanılmaktan kurtulamamış diğer şeylerle… “Kim bilir, belki de bir gün hatırlaya hatırlaya kendimizi yaratacağız” diyen Tanpınar gibi, o da bir taşı bir dağdan yuvarlaya yuvarlaya, zehirli bir çiçeği çiğneye çiğneye hatırlamak ve ayrıca onlara da bir şey hatırlatmak istiyor belki de. Böylece sanatçının ağzında duran çiçek, meydandaki kutsal tellalın tam da ağzındayken ve üstelik biraz sonra cehennemlik ilan edilecekken, bir gün öncesini hatırlıyor, bir gün öncesini… Cehennem; insanın ağız içi…

– Maraş havalisinde cennet ve cehennem mağaraları vardır, bilirsin. Çocukken yöreden pek çok insan orayı görmeye götürülür. Beni de dedem götürmüştü. Cennet mağarasına inilir ama cehennem kapalıdır, ayak basamazsınız. Her cehennem de bu açıdan biraz fiktif, biraz törenli ve merasimli, biraz da bu yüzden ‘kutsal’ değil mi?

Cihat Burak Diyarbakır’a yaptığı gezilerden birinde rakısının yanına nar ister. O sırada yan masaki bir Kürd müdahale eder, “beyim, nar cennet meyvesidir, rakıyla yenmez” diyerek. Bu büyülü gerçekliği çırılçıplak soyup bir kenara atmanın kefareti Mehmet Ali’nin isteği. Modernlikten alacağımızı istiyor.

Sanatçı bu anlamda her birimiz adına Tanrıların, Savaş ve Bilgelik tanrılarının kapısına dayanıyor, “yücelerden hesap soruyor”, demek ki.

-“Kavramsız ayrıntı” diye bir şeyle karşılaştım, bizim bu sezgisel mekânda yaptığımız şey, belki de yücelerin şöleninde ya da mahkeme salonunda bir yer tutmaktan çok, şölenin hemen berisindeki gölün sularında taşın sekerken yaydığı halkaların içine yerleşmek ve orada durup düşünmek oluyor biraz da. Suda beliren bir halkayla düşünmek, bir ayrıntıyla, kavramsız olanı küçük bir kıvılcımla düşünmek.

– Felsefe de biraz iki taşı birbirine sürtmeye benzemiyor mu zaten? Oluşan bu yeni özgün ilişkideki kıvılcım, ne tastamam Tanrıların bilgisine, ne de cahilin kayıtsızlığına benziyor. Henüz kavrama gelmemiş olan için fısıltılar ortaya salıyor Mehmet Ali de. Kavramda – komünizmde- potansiyel olarak barınan evrenselliğe tutunmak için dalına yürüyen erik çiçekleri gibi.

Her açıdan Mahsum, bana soracak olursan bu sergi uzlaşmanın neden imkânsız görünmenin ötesinde, biraz da ‘namus’ meselesi haline gelmemesi gerektiği üzerine. Çünkü egemenler bizi düşünmekten uzaklaştırmak için ‘iletişim yağmuru’nda yıkıyor.

Oysa uzlaşmak zorunda değiliz, dalga dalga halkalanabiliriz. Bir parça hayvana dair kalabiliriz. Elbette henüz-kavram-olmayan ufak kıvılcımlar, düşünme taşınmalar bizi yeni kıyılara zorlayacak.