Ana SayfaYazı / AnalizAbdulmelik Ş. BekirBayağı dilin şahlanışı, diplomasi ve kapıdaki yeni krizler

Bayağı dilin şahlanışı, diplomasi ve kapıdaki yeni krizler

Krizin bu hale gelmesinde AKP’nin son birkaç yıldır AB’ye yönelik giderek sertleşen üslubu bir faktördür. Bahse konu üslubun güncel gelişmelerle bir bağı olmakla birlikte, tarihsel bir arka planı ve mirası da vardır….En temel fay hattı ise Türkiye’nin zaman zaman eksen kayması olarak gündemleşen, Avrupa’dan uzaklaşmasıdır… Bölgesel ya da küresel faktörlerin de etkili olduğu çok nedenli bir krizdir yaşanan. Bayağılaşan, şantaj ve tehdit üzerinden herkese racon kesen diplomasi ve siyaset tarzı ile önümüzdeki dönemde bölge devletleri başta olmak üzere AB ve ABD ile yeni krizlere uyanabiliriz ansızın.


ABDULMELİK Ş. BEKİR


Ülkenin hali pür melali krizlerden geçilmez oldu. Ekonomik kriz, darbe girişimi krizi, referandum krizi,  toplumsal kutuplaşma krizi, Rusya, Suriye, Irak, İran, ABD derken nar misali içinde kafi miktarda krizin bulunduğu AB ülkeleri ile toptan bir kriz histerisine uyandık geçen günün sabahında ansızın. Ansız olduğu kadar da manasız mı manasız.

Lakin kriz ya da krizlerin sebeplerine geçmeden kullanılan üsluba bakalım. Zira siyasette hele hele diplomaside tercih edilmeyen ya da edilemeyen bir dil ve jargon zuhur etti son yıllarda Türkiye dış siyasetinde.

Günlük yaşamda dahi kullanılınca, hatip tarafından tasvip edilmediğinin belirtilmesi için ‘sokak ağzı ya da jargonu’ hatırlatmasıyla telaffuz edilen bu üslup, epey bir zamandır siyasete sirayet etti. Sıradan mı sıradan, bayağı mı bayağı bu üslup ülke sathı mahallinde epey revaçta. Ama işe yaradığı da oldu, oluyor.

“Halkın diliyle konuşmak”, “Halkın anlayacağı gibi konuşmak”, “Halktan biri olmak” adına albenili hale getirilen ancak özünde ‘bayağı olanı’ halka laik gördüğünden, halka yönelik bir hakareti de içeren bu zihniyet ve ifade tarzı geçer akçe haline geldi ya da getirildi.

Külhanbeyi üslubu

Bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan bu üslup her şeyden önce siyaset alanı ve siyasetçinin zaten toplum nezrinde zayıf olan itibarını iyice sarsıyor.

Her geçen gün çıtası daha da düşen bu külhanbeyi dil ve jargonun topluma yansıması da kuşkusuz Recep İvedik filmlerinin rekor izleyici toplaması olarak üzerimize boca ediliyor. Kimi zaman ise “Affedersin Ermeni….”, “Bunlar Zerdüşt yahu” ve “Kadın mı kız mı…” gibi farklı din, dil ve toplumsal kesimlere hakaret olarak yansıyor.

Böylece ‘bayağılık’ topluma mal edilerek hem zihinlerdeki ifrazat dışa vuruluyor hem de geçer akçe haline getirilen ‘bayağılık’ siyaset olarak pazarlanmış oluyor.

İçerde alıcısı oluşturulan bu jargonla bir dönem top çevirmek mümkün. Ancak iç siyasette şoven duyguları şahlandırmak için aynı jargonun dışarıda kullanılması ve her önüne gelene racon kesmek farklı sonuçlar doğurur.

Türkiye’de son yıllarda iç ve dış siyaset konularının ileri düzeyde iç içe geçti. Olması gereken argüman ve üslup farkı giderek silikleşti. İç kamuoyunu dış düşmanlar üzerinden konsolide etme ve buna uygun geliştirilen ‘Ali kıran baş kesen’ üslubun dozajının da iç ihtiyaçların düzeyine göre giderek artacağı eşyanın tabiatı gereğidir. Bu dozajın nerede ve nasıl biteceği ya da kontrol altına alınacağı ise bir süreden sonra denetimden çıkabilmekte. Sanırım Türkiye son dönemlerde yaşanan da tamı tamına budur. Yoksa, “Bert dedim, saçmalama dedim, sana insan gibi söylüyorum dedim” nevinde erkekliğe yeni adım atmış ergen çocukların üslup ve agresifliği diplomasinin neyine, nasıl yorumlanabilir ki.

Bu dil ve tarzı siyasetin değiştirilmesine ilişkin bir çaba ve niyet de yok. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde sadece diplomaside kullanılan dil ve jargon nedeniyle yeni krizlerle karşılaşmaya hazırlıklı olmak gerekir.

Son kriz

Gelelim Türkiye ve AB ülkeleri arasında yaşanan son diplomasi krizine. Krizin bu hale gelmesinde AKP’nin son birkaç yıldır AB’ye yönelik giderek sertleşen üslubu bir faktördür. Bahse konu üslubun güncel gelişmelerle bir bağı olmakla birlikte, tarihsel bir arka planı ve mirası da vardır. AKP’nin geldiği zihniyetin AB’yi bir Hıristiyan kulübü ve daha tarihsel bağlamıyla “küffar” ya da “batıl” diyarı olarak görmesi de tetikleyici bir rol oynamaktadır.

Başka bir faktörü de AKP iktidarının ülke içindeki uygulamalarıdır. Türkiye hali hazırda AB adayı bir ülkedir. Buna bağlı olarak müzakere sürecinde hükümetler arası ve hükümet dışı, ağırlıklı olarak sivil toplum örgütleri üzerinde bir ağ oluştu. İktidarın insan hakları ihlali, basın, ifade ve inanç özgürlüğü gibi temel haklara yönelik baskıları AB ülkelerine taşınmaktadır.

AKP iktidarının Suriye ve Irak başta olmak üzere Ortadoğu politikaları ve bunun sonuçlarının IŞİD gibi örgütlerin terör eylemleri olarak AB ülkelerine yansımaları oldu. AB ve üye ülkelerden bu uygulamalara yönelik birliğin hazırladığı rapor ve eleştirilere iktidarın sert ve tehditvari karşı politikası taraflar arasında ciddi bir gerilim oluşturdu. Özellikle temel hak ve özgürlüklere yönelik uyarı ve eleştirilere karşı mülteci sorunun bir şantaj olarak kullanılması, gerilim çıtasını sürekli artıran bir etken oldu. Ülkenin OHAL şartlarında KHK’lerle yönetilmesi ve 16 Nisan’da yapılacak referandumla bunun daimi bir rejim haline getirilme çabasının da mevcut krize kısmi bir etkisi vardır.

Kriz, AB ve Türkiye arasında

Kanımca en temel fay hattı ise Türkiye’nin zaman zaman eksen kayması olarak gündemleşen, Avrupa’dan uzaklaşmasıdır.

Son olarak Kırım’ın ilhakı ile Ukrayna üzerinden doruğa çıkan AB-NATO ülkeleri ile Rusya arasındaki sorunsallıklar varlığını koruyor. Hatırlanacağı üzere benzer bir tartışma ve gerilimi 5-6 ay önce uçak meselesinin bir özürle atlatılmasından sonra Türkiye-Rusya ilişkilerinin iyileşmesi sürecinde de yaşadık. Bu gerilime sadece bir es verildi. Türkiye her ne kadar Rusya ile özellikle Suriye meselesinde ilişkileri iyileştirmiş olsa da, bir bütün olarak dümeni kırmadı.

ABD’nin yeni yönetiminin tutumu beklendi. ABD’den Suriye konusunda, bilhassa Kürtlere yönelik taleplerine bir karşılık bulsaydı, AB ile gerilen ilişkilerin atlatılması daha kolay olacaktı.

Ancak Türkiye, Suriye ve Kürtler konusunda taleplerini istediği düzeyde ABD’ye kabul ettirmeyince tekrar Rusya’nın yolunu tuttu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 10 Mart günü Rusya ziyareti ve basına yansıdığı kadarıyla imzalanan anlaşmaların AB ülkeleri ve ABD tarafından huşu ile izlenmediği açıktır.

İlk olarak Almanya ile “Nazi” tartışmalarıyla başlayan kriz, Hollanda ve hafiften İsveç ile devam ediyor. Kriz sadece bir ülke ile de sınırlı değildir. AB ve Türkiye arasında bir krizdir.

Referanduma giden Türkiye ile seçime giden Almanya ve Hollanda arasındaki sadece seçim eksenli olarak ele almak yanıltıcı olabilir. Birkaç yıldır biriken sorunların patlak vermesi olarak okunması hakikate daha yakındır.

Kapıdaki yeni krizler

Dolayısıyla bölgesel ya da küresel faktörlerin de etkili olduğu çok nedenli bir krizdir yaşanan.

Bayağılaşan, şantaj ve tehdit üzerinden herkese racon kesen diplomasi ve siyaset tarzı ile önümüzdeki dönemde bölge devletleri başta olmak üzere AB ve ABD ile yeni krizlere uyanabiliriz ansızın.