Ana SayfaÖzelRestorasyon sürecinde milliyetçilik dalgaları – NEJAT UĞRAŞ

Restorasyon sürecinde milliyetçilik dalgaları – NEJAT UĞRAŞ


NEJAT UĞRAŞ


Birkaç on yıl sürecek “küçük milliyetçilikler” dönemine giriyoruz. Aşırı sağın yükselişi, AB’deki sarsıntılar ve Türkiye’deki siyasal söylem ve eylemler bu varsayımın yansımalarıdır. Kürt siyasal hareketi de bu milliyetçi dalgadan hem etkileniyor hem de politik olarak yararlanmak istiyor. Zaten tarih ve toplum tezinin yorumunda buna epeyce açık alanlar var ediliyor. Dünya çapında klasik burjuva siyasetinin tüm merkezi unsurları esasen bir kültürel ırkçılık çerçevesine göre kurgulanan aşırı sağ siyasal yelpazede yer kapmak yarışına girdiler. Lümpenleşen siyaset de bunun güncel köpüğüdür. Rabia işareti ile bozkurt işareti arasındaki ittifak da bunun bir parçasıdır.

Ortadoğu’nun ve dünyanın gündeminde olan IŞİD meselesi halen tüm yönleriyle değerlendirilmeye tabi tutulmadı. Dünyanın ve bölgenin bütün aktörleri bunun planlaması ve yürütülmesinde bir şekilde rol aldı. Doğrusu bu o kadar da önem arz etmiyor. Bu ilişkiler zaten neredeyse her yönüyle ifşa edildi. Hungtinton’un medeniyetler çatışması tezi bir ara epeyce tutmuş bir modaydı. Kurguladığı medeniyetler haritası esasen dinin merkezde olduğu bir kültür haritasıydı. Öyle anlaşılıyor ki, o dönem kurgulanan gelecek projeksiyonu İslami köktendinciliği bir konsolidasyon ve eşik unsuru olarak değerlendirdi. Yaygın ifadeyle “bir taşla birkaç kuş vurma” durumu uygulandı. Buna göre; üçüncü dünyada sol seçeneğin önü kesiliyor, İslam kriminalize edilip “kurtuluş teolojisi” gibi bir modelin gelişmesi engelleniyor, soğuk savaş sonrası paranoyadan kurtulmuş ve askeri harcamalara giderek isteksizleşen batı kamuoyu şok ve dehşet kurgusuyla güçlü bir paranoyaya daha sürükleniyor, ve elbette egemen kompleks de yeni oyunu kurmaya çalışıyordu.

Lümpenleşen siyaset

Son iki yılda görünen şey, eşik ve konsolidasyon sürecinin aşıldığıdır. Kültürel ayrışma ve hatta ırkçılık haritasının merkezindeki din unsuru iyice zayıfladı ve hızla geri çekilmektedir. Müslüman kardeşlerin hem itibarsızlaştırılması hem de kendi kendilerini egemenlik yanılgısında tüketmeleri işin bir yanıydı. IŞİD, El-Kaide gerilimi ve dehşetiyle herkese verilen mesaj işin diğer yanıydı. Yakın zamanda adım adım IŞİD gibi dini tandanslı yapıların eriyişine tanık olacağız. Aynı zamanda lümpenleşen burjuva merkez sağının milliyet merkezli kültürel ayrılıkçılık/ırkçılığa kayışını da görmemiz kuvvetle muhtemel. Hungtinton’un haritasının renklerinin gidererek azalacağını söylememiz gerekiyor. Zira kültür kavramı yerine bir “uygarlıklar gerilimi” ikame edilerek iki ya da en fazla üç uygarlıksal tektonik levhanın tanımlanacağı çok aşikar görünüyor.

Trump’ın seçilmesine bazı kesimler niyeyse çok şaşırdı. Bu sonuç, ABD içerisindeki dönüşümün çok net bir özetidir. Evangelistlerin sermaye adına konuşan petrol tekelcilerinin sözcüsü Bush’tan; lümpen, kültürel ırkçılığın, rant-finans tekelcilerinin sözcüsü Trump’a gelindi. Neo-liberalizmden devletin daha güçlenip piyasayı sürekli bir operasyon altında tuttuğu düzenleyici liberalizme doğru hızla yol alıyoruz. Bütün bu aşırı sağın yükselişi ve “faşizmin ayak sesleri” söyleminin nedeni, devleti daha da güçlendirme ve devlet-kültür merkezli bir ulusalcılığın köpürtülmesidir. Siyasal saha çok kaygan ve her seferinde beklenmedik risk ve olanaklar sunabiliyor. Bir gücün seküler niteliği onu farklı güçlerle temasa sürüklerken, sermaye ve tekelcilik karşısındaki olumsuz tutumu aynı güçlerle sorunlu hale getiriyor. Bir bölgedeki projeleri aynı güçlerle ittifak pozisyonuna sürüklerken, başka bir saha da karşı karşıya getirebiliyor.

Restorasyon Süreci

Son yılların en önemli politik olayı kanımca İngiltere’nin AB’den çıkış referandumuydu. Türkiye siyasetinde olup bitenlerin bununla ilişkisi gözden kaçırılmamalı. Bir de buna “IŞİD’le ilişkiler” konusunda medyaya dökülenler eklenince geriye sadece 15 Temmuz kalıyordu. Bir restorasyon süreci kaçınılmazdı. 15 Temmuz’da neler olacağını herkes biliyordu!…

Türkiye devletinin her restorasyon döneminde kullandığı iki paranoya unsurundan birisi 15 Temmuz’la birlikte bir kenara bırakıldı. Evet, “irtica tehlikesi” o sıcak temmuz gecesinde düpedüz ortadan kalkmış, kaldırılmıştı. Halen Erdoğan ve AKP üzerinden irtica tehlikesi havasını pompalayanlar yaşananların farkında değiller. O replik bitti. 12 Eylülden beri konjonktürün baskın eğilimi olarak inşa edilen sosyal ve siyasal olarak dini araçsallaştırma sürecine eskisi gibi tanık olmayacağız. Ellerinde kalan elde bir “bölücülük” paranoyası.

Herkes Dolmabahçe sürecinde her şey iyi giderken “ne oldu da işler tersine döndü?” diye merak etmişti. İddialı olacak ama söylemekten çekinmeyeceğim; gelişen küresel trende hazırlanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti konsolidasyonu için kuruluşundaki aynı malzemeyi kullanma kararını verdi. 15 Temmuz’da yaşananlar bu trende uyum sürecini kimin yürüteceğine dair bir kavgaydı. Türkiye’deki ulusalcılar, geleneksel milliyetçiler ve Erdoğan çevresi geçici bir ittifakla “paralel yapıya” büyük bir darbe vurdular. Batı devletleri vuruşmanın sonucunun kesin olmadığını çok iyi bildiği için epeyce beklemede kalmıştı. Derken herkesi şaşırtan Bahçeli hamlesi geldi. Yaşananları çok iyi gören Bahçeli bir seçim yapmak zorundaydı: ya dünyadaki kültürel ırkçılık eğiliminin gücüne tam uyum sağlayarak batıyla ilişkileri entegrasyon yönünde konsolide edecek, ya da Türkiye toplumunun çoğunluk eğilimini kendi politikaları lehine mobilize etmeye yönelecekti. Her iki seçenek açısından da kendisinden daha radikal unsurların baskısı mevcuttu.

Aslında 2014 yılının sonlarından beri AKP’nin milliyetçileşme trendinin farkında olarak MHP ile bazı ilişkiler gelişiyordu zaten. Nihayetinde 15 Temmuz ittifakının diğer bileşeni olan Ulusalcı-Kemalist güçleri tasfiye etmek için Bahçeli’nin bilinen hamlesi gündeme geldi. Şu anda bu kavganın tam ortasındayız. Türkiye seküler, Kemalist ve batıyla entegrasyon yönünde yol alıp asgari biçimsel demokrasi yakasında mı kalacak, yoksa kültürel ırkçılık yükselişiyle statükocu bir olağanüstü hal sisteminde kalmaya devam mı edecek? İşte soru buydu ve referandumun sonucu bu soruya göre ayarlandı.

Yalpalayan siyaset

Kürt siyasal hareketi, hem küresel akıntıların hem bölge dengelerinin hem de Türkiye siyasetinin dalgalarının yarattığı karmaşa içinde yalpalamaya devam ediyor. AKP birkaç hamle ile hareketi “boykot” ya da “evet” yönünde mobilize etmek için -bazı tahliyeler de dahil- yoklamalarda bulundu. Baykal üzerinden karşı taraf buna yanıt verdi. Kürt siyasal hareketindeki bazı aktörler “evet” yönünde kimi baskı ve çabalara da giriştiler. Ancak yönetim -biraz da batı ile mevcut ilişkiler içerisinde- “hayır” da diretti. Sorun şuydu ki, sonuç her ne olursa olsundu, yakın dönem açısından Türkiye siyaseti Kürt inkarını giderek geliştirecekti. Çünkü olay kişileri aşmış düzeye ulaşmıştı. Yeri gelmişken şunu söylemek gerekiyor; Kürt siyasal hareketinin barış siyasetini de, seçim siyasetini de kişiler üzerine kurgulaması ciddi bir hataydı. “bir tek Erdoğan çözer” ne kadar problemli idiyse, “seni başkan yaptırmayacağız” söylemi de o kadar sorunluydu. Birey eksenli siyasetlerden vazgeçilmediği müddetçe girişilecek her mücadele akamete uğramaktan kurtulamayacaktır.

Vazgeçilmesi gereken diğer bir konu da bölgesel-siyasal denklemlere fazla bel bağlama tutumudur. Eğer hakkıyla bir alternatif olmak ve ciddi bir muhalefet yürütülmek isteniyorsa, öncelikle bu küresel trendleri iyi analiz edip risklerini netleştirmek gerekiyor. Aynı zamanda küresel bir ittifakın ve alternatif bir siyasetin ilkelerini tanımlayıp tartışmaya açmak gerekiyor. Yani, demokratik bir enternasyonali örgütlemek gerekiyor. Buradan hareketle, bir özgürlük manifestosu yazmanın hazırlıklarını düşünmenin zamanında olduğumuzu yüksek sesle dillendirmemiz gerekiyor. Rojava aslında bunun işaretlerini verdi. Kobane süreci yeni bir enternasyonalin birkaç ilkesini bize hatırlattı: sekülerizm, demokrasi, kadın özgürlüğü ve tabi ki öz savunma!…

Ancak kuramdan yoksunluk güncel siyasetin dalgalarında savrulma riski doğuruyor. İmralı tecridinin belki de en riskli sonucu budur. Güç-kudret sahipleriyle girilen ilişkiler daima tehlikelidir, ama onlara güven duyma ve onlarsız denklemleri tahayyül edememe en büyük tehlikedir! Karaçox ve Şengal şokunun halen sürmesi bunun yansımasıdır.

Peki Kürt siyasal hareketinde mevcut stratejik irade bu tehlikeleri aşabilir mi? Oldukça ürkütücü hale gelen bazı hususlar söz konusu soruyla ilgili umudu zayıflatıyor. Bu hususlardan ilki, düzeyin neredeyse dibe doğru vuruşu, demokratik muhalif konumdan duyulan rahatsızlık ve yılların verdiği yorgunluktur… İkinci olarak ise, İmralı ile iletişimin yetersizliğiyle birlikte onun adına siyaset yürütenlerin her türlü pratiği ona dayanak yapmalarıdır. Böyle olunca arada söylenenler ne kadar doğru olurlarsa olsunlar mutlaka bir problem haline geliyor.

Milliyetçi tehlike

Dünyada gelişen milliyetçi dalganın Kürt siyasal hareketi üzerindeki etkilerini de gözden kaçırmamak gerekir. Kürt siyasal hareketi içerisinde biraz da Türk karşıtlığı biçiminde gelişen tehlikeli bir milliyetçiliğin mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Bu Türk karşıtlığı geçmişte Jirinovski gibi tiplerle ilişkiler kurulmasına kadar vardırılmıştı. Bugünse “Kürtleri desteklerse Trump iyidir” biçiminde güncel söylemde yer bulan bir ilkesizlik haline gelinmiş durumda. Bu milliyetçilik, hareketin kendi programıyla çelişmekten de kaçınmıyor. Amaçsız çatışma ve dizginsiz intikam söylemi geliştirilerek olası bir barış imkanı da ortadan kaldırılıyor. Söylediklerimi bazıları pasifist bulabilir. Basit bir mantık kuruyorum: Madem “yıllarca savaşsak da geleceğimiz yer yine aynı masadır”, o zaman savaşmamak için biraz çaba sarf etmek gerekmez mi?

Enternasyonal toplamaktan söz ederken hayalcilikle yadırganabilirim. Yeşil partiler, sol-sosyalist çevreler, kurtuluş teolojisi çevreleri, yerel cemaat hareketleri, hatta katkı sunmak isteyen sosyal demokrat hareketlerle bir araya gelip demokrasi mücadelesi programını tartışırken, onlarla birlikte inanarak, dayanışma içerisinde olacağımız, ittifak kuracağımız, hatta yoldaş olacağımız insanların etkinliği yetmez mi?… Gerçek öz savunma budur belki de!..

Kişilerden, görüşmelerden bağımsız, Türkiye ve bölge için yeni bir demokrasi programı ilan etmenin zamanıdır. Bu programda demokratik siyasal eylem sürecinin kurgusu oluşturulup küresel bir enternasyonal ve bölgesel öncülük için bir çerçeve daha fazla zaman kaybetmeden tartışmaya açılmalıdır.

Hayalcilik mi dediniz? Bir hayaliniz yoksa asla bir devriminiz de, demokrasiniz de olmayacaktır!