Ana SayfaYazı / AnalizNejat UğraşSudan’dan Türkiye’ye beyaz kırım – Nejat Uğraş

Sudan’dan Türkiye’ye beyaz kırım – Nejat Uğraş

Yazma zevkini keşfedebilmem için yurtdışına çıkmam gerekti. Kendi dilimi kullanma imkânsızlığı içinde bulunurken, dilimin bir yoğunluğu, bir kıvamı olduğunu, soluduğumuz hava gibi olmadığını, aksine kendi yasaları, kendi kestirme yolları, dehlizleri, çizgileri, yokuşları, yamaçları, girinti çıkıntıları, kısacası bir fizyonomisi olduğunu, bir peyzaj oluşturduğunu ve bu peyzajda kelimelerle cümleler etrafında dolaşılabileceğini, özetle önceden göremediğim bakış açıları olduğunu fark ettim. Bana yabancı olan bir dili konuşmak zorunda olduğum İsveç’te, o birden dikkatimi çeken fizyonomisiyle kendi dilimin, yabancı ülke veya gurbet dediğimiz yer’siz yerde kalırken mesken tutabileceğim en gizli ama en emin yer olduğunu anladım. Sonuçta tek gerçek vatan, insanın ayağını basabileceği tek toprak, başını sokabileceği, sığınabileceği tek ev çocukluğundan itibaren öğrendiği dildir.

(Michel Foucault, Güzel Tehlike, Metis, s.29)


Nejat Uğraş


Ezenin, ezene dayattığı ilk düsturdur: “kendini inkâr et!” Bu düstur egemenin kendi kibrinin aynasından yansıyan ilk akistir aynı zamanda. Kürde Kürt olduğunu, kadına kadın olduğunu, işçiye işçi olduğunu unutturacak bir benzeştirme çabasıdır aynı zamanda. Kendine benzeştirme çabası, karşıda duranın “kendi olma” direnciyle karşılandığında egemenin kibri büyük bir hiddete dönüşür. Bu hiddet kendini devletli ulus şeklinde örgütlerken ezilene tekdirini de yapmayı ihmal etmez: “akıllı ol!” Ezilenin akıllı olmamasının bedelinin her daim kötek olduğu bir memlekette, hikâye ifrat ile tefrit arasında gidip gelen büyük bir kırımın hikâyesine dönüşür. Fiziksel olanından tutun da diline varıncaya dek… Bu yazı da bir dil kırımının gerçek tanıklıklarının hikâyesidir.

Sudan’da beyaz asimilasyon

Mende Nazer, Sudan’daki Nuba dağlarında küçük bir köyde yaşayan mütevazı bir ailenin en küçük kızıdır. Mütevazı yaşantıları Arap egemenlerinin hayatlarına müdahale etmesiyle alt üst olur. Arap egemenlerin baskıcı uygulamaları öncelikle ilkokula başlayan çocuklar üzerinde başlatılıyor. Köylere gelen öğretmenler, küçücük çocukları okulun ilk gününden itibaren tehdit ederek onlara kendi anadilleri olan Nubaca’yı konuşmayı yasaklıyor. Kendi anadilleri yerine Arapça konuşmaya zorlanıyorlar.

Mende Nazer anlatıyor*

Mende Nazer

(… )Okul benim için yeni bir maceraydı – orada beni neyin beklediğini müthiş bir şekilde merak ediyordum. (…)Okul, kalın taş duvarlı, saman çatılı altı büyük binadan oluşuyordu. Kil dışında bir malzemeyle yapılmış bir binayı ilk kez görüyordum.(…)Öğretmenlerimiz birer Nuba değil, Arap’tı.(…) ilk olarak Arap alfabesinin yirmi sekiz harfinin tümünü ezberlemek zorunda kaldık. Sonra Arap harflerini ve İslam ‘ın kutsal kitabı Kuran’ı öğrendik. ilk yıl bize öğretilenler bunlardan ibaretti.

(…)ilkokul yılının sonunda iki sınava tabi tutulduk. Kehko’nun ilk sınavı sınıf birincisi, benim de ikincisi olarak vermem beni oldukça şaşırttı. (…) Evde aileme karnemi gösterdiğim zaman, ne kadar zeki olduğumu söyleyerek beni kutladılar. Arapça yazılı olduğu için karnemi okuyamıyorlardı elbette, bu nedenle neler yazdığını onlara okudum ve Nuba diline tercüme ettim: “Sen çok akıllı bir kızsın. Allah düşlerini gerçekleştirmene yardım etsin.” Öğretmenim babam için de bir not eklemişti: “Çok zeki bir kızınız var. Onu okula göndermek için elinizden geleni yapın ve okuması için onu cesaretlendirin.” Ancak zamanla okulun karanlık taraflarının bulunduğunu da öğrendim. “Artık burada Nuba dilini konuşmayacaksınız” demişti öğretmenimiz daha ilk günden. “Kimse anlamadığı için Nuba aptalca bir dil. Arapça ondan çok daha üstündür.” Başlangıçta pek az Arapça konuşabiliyorduk, ancak Nuba dilinde cevap verdiğimiz zaman derhal cezalandırılıyorduk.

Öğretmenimiz sadece yanağımızı çimdiklemekle veya tokat atmakla yetindiği için şanslıydık, ancak her öğretmenin uzun bir sopası da vardı. Bununla popomuza vurulmasına bir ölçüde dayanabiliyorduk, oysa sırtımıza vurulması canımızı çok yakıyordu.

Öğretmenler Nuba isimlerimizi kullanmamızı yasakladılar ve bize Arapça isimler verdiler. Benim adım artık Mende değil, Zeynep’ti. En iyi arkadaşım Kehko’ya da Fatiye ismini verdiler. Kısa bir süre sonra durum daha da kötüleşti, çünkü teneffüslerde bile kendi aramızda Nuba dilinde konuşamıyorduk, birbirimize Arapça isimlerimizle seslenebiliyorduk.

Öğretmenler her sınıftan bir çocuğu sınıf polisi yapmışlardı. Bizim öğretmenimiz polis olarak oğlanların en zekisi olan Muhammed’i seçmişti – ama bu çocuk Kehko ya da benim kadar zeki değildi. Oğlanlar ayrı sınavlara tabi tutuluyorlardı, fakat yine de notlarımızı karşılaştırdığımız zaman bizimkiler her zaman daha iyiydi. Öğretmenimiz son derece kurnaz bir çocuk olan Muhammed’i öve öve göklere çıkardığı için, bir süre sonra kibrinden yanına yaklaşılmaz olmuştu. Ondan ölesiye nefret ediyordum. (…) Ayrıca Nuba dilinde konuştuğumuz zaman gidip bizi öğretmenimize ispiyonluyordu. Bu nedenle- Muhammed’le kavga etmem fazla zaman almadı.(…) Bana bir şey sorduğu zaman cevap vermiyordum. “Ne söylediğini anlamıyorum. Beni rahat bırak” diyordum ona. “Neden beni sevmiyorsun?” diye sordu Muhammed bana günün birinde:

– “Çünkü ikimiz de Nuba’yız, ama sen Arapların Nuba dilinde konuşmamızı yasaklamalarına karşı çıkmıyor, tam aksine, bunu yaptığımız zaman gidip bizi ispiyonluyorsun. Sen aptalın tekisin ve hiçbir şeyden anlamıyorsun.”

– “Ama bunu yapmamızı bana öğretmenimiz emretti!” diye karşılık verdi Muhammed alınmış bir tavırla. “Elimden başka ne gelir ki? Bu yüzden bana kötü davranmana gerek yok.”

– “Biliyorum” dedim ona. “Fakat neden gördüklerini kendine saklamıyorsun?”

– “Doğru, belki bunu yapabilirim” dedi Muhammed endişeyle. “Ama yine de okulda Nuba konuşacağın zaman sesini iyice alçalt ki seni şikâyet etmek zorunda kalmayayım. Ya da ortalıkta bir öğretmen olmayıncaya kadar bekle. Ayrıca avluda dikkatli ol, benden başka polisler de var.”

O günden sonra Muhammed’e daha iyi davranmaya gayret ettim, çünkü onun oldukça güç bir durumda olduğunu kavramıştım.

(…)Çok çalışkandım, çünkü mutlaka iyi bir öğrenci olmak istiyordum. Fakat yine de Arap öğretmenlerimizin bize yanlış ve kötü davrandıklarını hissedebiliyordum. Görünüşe göre Nuba kültürü ve gelenekleri hakkında en küçük bir fikirleri dahi yoktu, sanki Arap oldukları için bize tepeden bakar gibiydiler. Bizden daha üstün olduklarını düşünüyor olmalıydılar. Hatta bazen bizim birer vahşi olduğumuzu düşündüklerini bile sanıyordum.

Türkiye’de beyaz asimilasyon

Tanıklar konuşuyor**

N.Y:  “1950-51 yıllarında, Cizre Ortaokulu’nun ilk öğrencisi oldum. Okul Müdürümüz tahtaya şöyle yazmıştı:

  • Kürtçe konuşanlara on kuruş ceza.
  • Konuşanları ihbar edene beş kuruş mükâfat.
  • Kürtçe konuşanı gören, öğrenciyi ihbar etmezse, ona on kuruş ceza.”

A.İ:  “Öğretmen, Kürtçe konuşmamamız için her gün bize Kur’an ve bayrak üzerinde yemin ettiriyordu. Biz de, Türkçe bilmediğimiz için bu yemini her gün bozuyor ve ‘çarpılırız’ diye de çok korkuyorduk.” 

M.A:  “Kürtçe konuşanlar için öğretmenimizin başka bir yöntemi vardı ki, bu hepimizin korkulu rüyasıydı. İspiyoncular, Kürtçe konuşanları tespit eder, isimleri gizlice öğretmene verirdi. Şikâyet edilen kişi Kürtçe konuştuğunu kabul ettiğinde, bir kütüğe (odun) ip geçirilir, cezalının boynuna asılır, başka bir Kürtçe konuşan bulunana kadar kütük boyunda taşınır, bundan kurtulmak için de kütüklü öğrenci kendine ev arardı.”

M.Ç: “1930’lu yıllarda ilkokul tahsilimi (Ardeşen) Tunca (Dutxe) beldesinde yaptım. Okulda Lazca konuşmak yasaktı. Yalnızca okulda değil, dışarıda da konuşulmayacaktı. Öğretmenimiz, Lazca konuşanları tespit edip, kendisine isimlerini getirenleri ödüllendiriyor ve talebeleri ispiyonculuğa teşvik ediyordu. Lazca konuşanların da yine talebelere yaptırdığı-özel fındık ağacından çubuklarla-avuçlarını kırbaçlıyordu veya parmaklarımızı birleştirip tırnaklarımıza cetvelle vuruyordu…”

R.S: “Okula başladığımda çevremde ailem dâhil Türkçe bilen kimse yoktu. Okula başlar başlamaz okul idaresi ve öğretmenlerimiz bizlere kendi dilimizi yasaklayıp ‘Türkçe konuşun! ‘ dediler. Oysa hiçbirimiz Türkçeyi bilmiyorduk. Bize kendi dilimiz yasaklanmıştı. Hiç bilmediğimiz bir dili de nasıl konuşacağımızı bilmiyor, kendi dilimize yasak konmasına hiçbir anlam veremiyorduk. Bizim bildiğimiz kötü şeyler yasaklanırdı. Oysa şimdi kendi varlığımız, yani dilimiz yasaklanıyordu. Yasaksa bize kendi dilimiz, nasıl konuşacak, nasıl gülecek nasıl ağlayacaktık? Milyonlarca insanı ve çocuğu kendi dillerinden ve kimliklerinden utanır hale getirmek ve ‘beyaz ölüm’e mahkûm etmek hangi insani değerle açıklanır? Bunun önüne geçilmesi, bu insanlık dışı tabloya ‘dur’ denmesi gerekir.”

Ülkeler arasındaki gelişmişlik farkının bir önemi yok. Sudan ya da Türkiye’de asimilasyon çarkı aynı kıyıcı etkiyle çalışıyor. Kimliğiniz, kültürünüz ve diliniz egemen olandan farklıysa, egemenin hışmı coğrafik farklılık gözetmeksizin sizi “hış” ediyor. Şiddete maruz bırakıyor, muhbirleştiriyor, cezalandırıyor; yüreğinizde ve beyninizde onulmaz yaralar açıyor. Sudan’ın Nuba dağlarında yaşayan siyahi bir kız çocuğun yaşadığı dil kırımını, Türkiye’nin Cizre’sinde kavruk yüzlü bir Kürt çocuğu da yaşıyor, Rize’nin Ardeşen’inde yaşayan bir Laz uşağı da… Foucault’ın belirttiği gibi, sığınabileceğiniz, tek vatanınız, ayağınızı basabileceğiniz tek toprak parçası olan diliniz daha çocukluğunuzdan itibaren büyük bir yağma ve talan alanına dönüşüyor yaşadığınız vatanla birlikte… Sonuçta dünyanın neresinde olursa olsun, egemenlerin yaptıkları zulmün niteliği de; ezilenin uğradığı mezalimin niteliği de değişmiyor. Şiddeti değişiyor sadece.


*Damien Lewis, Mende Nazer; Çeviren: Atilla Dirim, Yurt Kitap Yayın; Diğer Dillerin Edebiyatı; İstanbul, 2004, 1. baskı

**Demokratikleşme ve Anadilde Eğitim/makale/ Gülçiçek TEKİN,emekveinsan.org/sayı:2