Ana SayfaManşetYazıyla var olmayı seçen iflah olmaz bir muhalif: Evrim Alataş anısına…

Yazıyla var olmayı seçen iflah olmaz bir muhalif: Evrim Alataş anısına…

HABER MERKEZİ – Gazeteci yazar Evrim Alataş, 12 Nisan 2010 tarihinde aramızdan ayrıldı. Fatma Koçak, ölüm yıldönümünde Alataş anısına bir yazı kaleme aldı. Alataş’ı “İflah olmaz bir muhalifti ve halkının yaşadıklarını anlatmak onun için var olma biçimiydi” diye tarif eden Koçak’a göre o, “en iyi yaptığı şey olan yazı ile var olmayı seçti.”


Fatma Koçak


Gazetenin dar koridorlarından ayaklarını yere zarafetle basan bir kadın geçiyor, ama öyle bildiğiniz zarafetle değil; dili ve mizahi kalemiyle taşı gediğine oturtan ama bir o kadar da kırılgan, hangi yönünden tutsan o yöne akacak bir kadın.

Yemekhanede kimin yanına otursa o masadan kahkahalar eksik olmuyor. Öyle boş geyikler değil; yaşamdan, ölümden, politikadan, sanattan, edebiyattan akışkan nefes nefese anlatıyor kendine has üslubu ile.

En çok solculara sataşıyor, çünkü iyi tanıyor içinden geldiği kültürün yenilgiye meyilli ruh halini. En çok eski devrimcilerin yenilgili ruh haline laf dokunduruyor, Fanon, “Sömürge için ağlamak lükstür, adalet beklemek ise ahmaklıktır” der ya Evrim’in kalemi ve sözü sömürgenin bir çeşit başkaldırısı aslında. Gülmek direnmektir, bu yüzden trajedilerden mizah çıkarmalıyız. Onların adaletsizlikleriyle alay etmeliyiz ki adaleti bekleyen değil, getiren olalım.

Herkese laf yetiştiriyor, herkesten bir parça buluyor ve herkese yetişiyor.

Sonra çekiliyor masasına ve yazmaya başlıyor, kaleminden çıkanları herkes merakla bekliyor. Kâh devletin Kürt politikasına ince giydirmeler yapıyor, kâh solcu abilerin sahtekâr hallerini ironik bir dille teşhir ediyor.

Fincan Xanım oluyor mesala, devrimciliğe yeni başlamış genç kadınlara abla nasihatleri veriyor “Aman ha kanmayın, devrimci de olsa erkek erkektir” minvalinde.

Evrim Alataş oluyor, devletin Kürtlerle imtihanının bir lokantanın tuzluklarını toplatmaya kadar varmasının trajikomik hikâyesini anlatıyor.

Fidel’i anlatıyor; çocukluk arkadaşı, 16’sında Bezar’da 24 yoldaşı ile birlikte hayalleri için çıktığı yolculukta düşen Fidel’i. Ve “Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşüyor” kalemindeki akışkan, mizahi, edebi umutla.

Malatya’da Kürt Alevi bir köyün her gece askerlerce basılmasını ve bütün çocukların bu korkuyla her gece yatağını ıslatmasını…

Bir söyleşisinde “Neden yazıyorsun?’ diyenlere çatıyor:

“Ben İstanbul’a gelene kadar bizim köyde yaşananları dünyanın her yerinde yaşanan bir durum sanırdım. Sonra baktım yok, asker bastığında ve büyüklerimizi götürdüğünde her gece yatağını ıslatan çocuklardık ve herkes böyle yaşamıyordu…”

En çok da öyle beyaz beyaz Türklük halleriyle Kürtlere akıl vermeye niyetlenenlere onların üslubu ile cevap vermeyi, meşrebince polemiklere girmeyi seviyor. Hani Kürtlerin ‘herkesin aklına ihtiyacı vardır’ ya, “o aklı alın da kendi sisteminize karşı kullanın, içinizdeki şu egemen kibrini artık görün” dercesine dokunuyor Evrim.

Kalemindeki ve aklındaki hıza yetişebilene aşk olsun! Evrim’in aklından, kaleminden ve ömründen süzülenlere öylece bakakalırdı insan. “Bunu nasıl başarıyor?” diye sorulduğu anda ise onun hayatı da o kadar hızlı yaşadığı fark edilirdi. “Yokluğunun boşluğunu hala dolduramıyorum” diyen yakın bir arkadaşının “Genç öleceğini hissediyordu o yüzden telaşla anlatmaya girişti” sözleri anlatıyor Evrim’i belki de.

Bir de Diyarbakır sevdası. Evrim demek Diyarbakır sevdası demekti, öyle küçelerden Sur’un sokaklarından qırık’lar gibi voltalamaktır hayatı. Malatya’da doğan ama gazeteciliği yazarlığı Diyarbakır tutkusu ile yaşayan Evrim için bu kentin toprağa ait olma hissi ve Kürtlükle bağı vardı.

Kürtlüğünün varlığının çoğaldığı ve anlamlandığı kent olduğu için olsa gerek HADEP ile 1999’da ilk belediyeler kazanıldığında ve Kürtlerin kendini yerel yönetimlerle yönetmesini gördüğünde, “Artık Amed’in çöp tenekelerini de çok seviyorum, bunlar artık bizim” demişti. Bu söz öylesine söylenmiş bir söz değildi, Evrim için, ‘yok’luklarla sınanmış bir tarihin içinden geçen halkın bilinçaltına yerleşmiş bir ‘yok’luğun birlikte varlığa dönüşmüş haliydi dilinden dökülen…

Bu yüzden Diyarbakır Kültür Festivali’nde yüz binlerin toplandığı alanda korsan bir VJ’lik yaparak, “Diyarbakır Ortasında Vurulmuş Uzanırım” türküsünü Ahmet Kaya’dan açmış ve yüz binlerin bir ağızdan söylediği bu türküyü dinleyince hüngür hüngür ağlamıştı. Çoğalmanın ve acılardan süzülen bir biz olmanın sevinç coşkusuydu çocukça gözlerinden süzülen yaşlar.

“İktidar sizi en çok nerenizden yaralıyorsa orası kimliğiniz olur” diyor Milan Kundera. Evrim’in de en çok yaralandığı yer Kürtlüğü, Aleviliği ve kadınlığıydı. Beyaz asimilasyon ve katliamların ardından sindirilmiş Malatya ikliminden içinden büyüttüğü kimliklerini güzellikleriyle yaşadı ve bunun için tanrıya ve tanrıların yeryüzüne inmiş hali sistemlere kafa tuttu.

Arkadaş Z. Özger bir şiirinde “Tamam biz tanrıyı görmedik / Peki o niye bizi görmüyor…” der.

Evrim tanrının Kürtlerden özür dilemesini istiyordu, biraz çocukça biraz bilgece en büyük hayali buydu. Bir gazeteye verdiği röportajda, “Öldüğünüzde tanrının yanına gitseniz ilk ne sorarsınız?” diye sorulduğunda tereddütsüz cevabı “Kürtlere çok haksızlık yaptığını düşünmüyor musun?” olmuştu bu yüzden.

17 yaşında kanser olduğunu öğrendiğinde hayatta en iyi yaptığı şey olan yazı yazarak var olmayı seçti. İflah olmaz bir muhalifti ve halkının yaşadıklarını anlatmak onun için var olma biçimiydi.

“Anlatmak gerek, bizi anlatmak, hiç anlatılmayan makus tarihimizi ve bugünümüzü ama trajedilere doyduk. Yeni bir dil bulmak ve anlatmak gerek” diyordu. Ve öyle yaşadı, anlattı, anlattı, anlattı. Akıcı, tebessümlü ve derin dili ve kalemi ile…

34 yaşına koca bir ömür sığdıracak kadar hızlı, tanrıya kafa tutacak kadar isyankâr ve onu tanıyan, hayatından geçen ve tanıyanlar için ise vazgeçilmez iz bırakan ve boşluğu doldurulmaz bir festivaldi.

Her dağın gölgesi denize düşmüyormuş Evrim, denizler uzağımızda, dağların gölgesinin uçsuz maviliklere ufka düştüğü enginlikteyiz.

Sen hep “biz olmak” derdin ya işte “biz” olma mevsimi geldi ve sen yoksun ve bil -ki zaten o muzip gülüşünle biliyorsun- mayoz bölünmeler çağında değil ortadan yarılmalar çağındayız, “biz” olmak için…

Özgür Gündem Gazetesi onun için bir okuldu; öğrendiği, yaşadığı, hissettiği ve Kürtlüğü ile buluştuğu. Bir gelenek oldu Gündem ve Evrim.

Defalarca kapatma ve bombalama kar etmeyince bugünün iktidarı büyük bir “buluş”la çareyi kayyum atamakta buldu, Gündem Gazetesi geleneğinin devamı olan Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi’ne. Ve Evrim’in arkadaşlarını tutuklamakta buluyor, her dönem olduğu gibi.

Evrim hala tanrıya-iktidara kafa tutuyor ve baktığı yerden gülümsüyor, “Ne yani şimdi siz kapatınca biz kapanmış mı oluyoruz?” diyor, muktedirlere.


Evrim Alataş kimdir?
1976 yılında Malatya’nın Akçadağ ilçesinin Gölpınar köyünde Alevi-Kürt bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.
İlkokul ve ortaokula doğduğu köyde devam ettikten sonra eğitimini İstanbul’da sürdürdü.
1994 yılında gazeteciliğe başladı. Sırasıyla Yeni Politika, Demokrasi, Özgür Bakış, Ülkede Özgür Gündem gibi gazetelerde muhabir ve sonrasında da editör olarak görev aldı. Ardından Evrensel, BirGün ve Özgür Politika’da aralıklarla köşe yazarlığı yaptı. Esmer, Birikim, Amargi, Siyahi ve Tiroj başta olmak üzere birçok dergide makaleleri yayınlanan Alataş, Radikal gazetesinin “Radikal İki” adlı pazar ekinde ve en son Taraf gazetesinde “Kürtler Vadisi” isimli köşesinde yazılar yazdı. Kürt meselesi ve Kürt halkının sorunlarıyla yakından ilgilendi.
Mayoz Bölünme Hikâyeleri adlı kitabı 2003 yılında Aram Yayınları tarafından yayımlandı. Yazdığı ve katkıda bulunduğu kitaplarında Kürt coğrafyasında yaşanan çatışmalı dönemin trajikomik öykülerini derledi.
Sinema yönetmeni Miraz Bezar’la birlikte, Diyarbakır üzerinden Kürt dünyasını ve savaş mağduru çocukları konu edinen bir hikâye yazdı. “Min Dît” (Ben Gördüm) adıyla uzun metrajlı çekilen filmin galası 2009 baharında Diyarbakır’da yapıldı. 46. Altın Portakal Film Festivali’ne katılan film, Behlül Dal En iyi Öykü Ödülü’ne layık görüldü.
Alataş’ın Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer adıyla kaleme aldığı çalışması 2009 yılının Ağustos ayında İletişim Yayınları’ndan çıktı.
Evrim Alataş, 12 Nisan 2010 tarihinde uzun süredir mücadele ettiği kanser hastalığına yenilerek Diyarbakır’da bulunan evinde yaşama veda etti.
Evrim Alataş’ın cenazesi, Diyarbakır’da düzenlenen törenin ardından vasiyeti üzerine doğduğu köy Gölpınar’da toprağa verildi.