Ana SayfaYazı / AnalizArif AltanMutsuzluğun öyküsü – ARİF ALTAN

Mutsuzluğun öyküsü – ARİF ALTAN

En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek

Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek

Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine…


ARİF ALTAN


Dize örgülerini, yankıları, seslenişleri ve duyuş katmanlarını bir kitabın sayfalarıyla birlikte çevirirken, “Aragon’un içinden seslenen, meğer Balzac’tan başkası değilmiş” deyiverirsiniz içinizden.

Yıldırımlar ve şimşeklerle kesilip biçildikten sonra gökyüzünden geriye kalanın eriyip aktığı yağmurlu bir gecenin ardından, güneşi beklerken sisle kaplanmış bir sabaha uyanmanın yarattığı şaşkınlığı duyarsınız.

Aragon “mutlu aşk yok” derken Balzac gibi belki o da; “mutluluğun öyküsü yoktur” demek istemişti.

Mutluluğun bir öyküsü ve aşkın mutlu olanı yoksa da aşkın mutlu sonla biten bir öykü olduğunu düşlemekten insanın neden vazgeçemeyeceğini düşünüp durursunuz.

Sevinçle öne atılıp acıyla geri çekilmek, baharı beklerken tipiye yakalanmak, ışığa koşarken ansızın karanlık bir tünelde kendini bulmak, yüreğe işleyen bir söz beklerken sırtına saplanan bir bıçağın acısıyla kalakalmak, hayatı ararken ölüme çıkmak, cenneti beklerken hiçliğin uçurumundan cehennemin derinliklerine yuvarlanmak…

Bütün bunlar, aşktan beklediklerimizle aşkın sonuçlarını birbirine karıştırmaktan ileri gelmiyor mu? Bir mutsuzluk tablosu içinde kim kendini seyretmeye katlanabilir ki?

Mutlu bir aşkın olup olmadığı bilinmez ama mutluluğun bir öyküsünün olmadığı kesin.

Aşk bir fırtınaysa, mutluluk, bu fırtına içinde insanın bulmayı ümit ettiği, bütün felaketlerden kaçıp sığınıvereceği sessiz bir sığınak hayali mi?

Bir fırtınanın ortasında, her vakit sığınabileceği dingin bir mağara olabileceği düşüncesi bile insana yaşadığı dehşeti, içini dışına çıkaran korkuları, ruhunu ve zihnini mahveden bütün o eziyeti unutturmaya yetiyor.

Mutsuzluk, isteklerimizle gerçekliğin çarpışmasında gerçekliğin isteklerimize üstün gelmesidir belki ve belki aşk acısı da, sevenle sevilenin arasına isteklere üstün gelen şartların öne çıkardığı engelleri aştıktan sonra, insanın kapıldığı bir yenilmişlik duygusundan başka bir şey değildir.

Belki mutluluktan çok, ikisinin de haz duyduğu tek şey bu acıdır.

Engeller büyüdükçe, şartlar ağırlaştıkça, mesafeler uzadıkça, içlerindeki tutkunun da büyümesi başka türlü nasıl izah edilebilir? Mutsuzluk hikayelerinin tamamında okuyucu, durmadan büyüyen ve onların hayatını karabasana çeviren engellerin bizzat hikaye kişilerinin kendileri tarafından yaratıldığını görür hemen her zaman.

Aldığı nefes bile bir işkenceye dönüşmüşken, hala yaşıyor olmanın sevinci izaha muhtaç gerçekten.

Yaşamak, her an durmadan yüreğini yemek, ya da parçalasın diye ruhunu, acı denen bir canavarın önüne fırlatmak mıdır?

Bütün gün gözünü alamadığı ölü sözcüklerden hiç paralanmamış bir duygu, bütün gece zihninden kovamadığı seslerden hiç kurcalanmamış bir düşünce bulup çıkarma isteğinin karşı konulmaz çekiciliğine bile kapılmadan.

Cümlelerin aşk kılığına büründüğü çağlar geride kaldı.

Doğanın saf ezgileri yerine metalik sesler, tutku yerine ruhsuz bir çıkar duygusu, şiir yerine soğuk bir mantıkla örülüyor dünyanın dokusu.

Sahi, bir şiirin heyecanlandırabileceği ruhlar kaldı mı şu yeryüzünde?

Şairlerin bile, şiir söylemek yerine artık şiir üstüne yazılar yazmak için kıvranıp durduğu bir zamanda bir dizenin yüreğini havalandırabileceği insanların varlığı bir düş değil de ne?

Her şeyden bir çürüme kokusu yükseliyor, masmavi gökler her geçen gün biraz daha belirsiz gri renklerle kaplanıyor; iklimler karıştı, mevsimler değişti, İnsanlar çoğaldıkça, dünya başlangıcındakinden bile daha ıssız bir yer halini aldı; insan insana eksilir oldu.

Artık mutsuz bile değil insanlar, çünkü mutsuzluk dahi bir hissetme gücü; acıyı, en derin anlamlarıyla yaşama duygusunda bir kanama seviyesi.

Hissizlik her şeyin yerini almış durumda; tensel istekler, tinsel isteklerle karıştırılır oldu; mutluluktan geçtik, artık kimsenin bir hikâyesi yok.

Mektuplar öldürüldüğünden bu yana ne apansız sevinçler, ne de ölümcül hüzünler kaldı.

Aşk acısı artık insanlara çılgınlıklar yaptırmıyor.

Istırap dolu gözlerde buğulu camların ardında kaybolup giden uykusuz gecelerin izleri yok.

Açılan bir kapı, uzaklaşan bir ayak sesi, son kez yönelen bir bakışla üşüyecek, dahası kıpkızıl bir günbatımıyla içi titreyecek hiç kimse kalmadı gibi.

Mutluluğun hikâyesi mi? Bir hikâyenin yalnızca mutsuzluklarla, dramlarla beslendiğiyle ilgisi yok bunun.

İnsanlık yaşlandı, uygarlık masumiyetle birlikte çocuksu olan her şeyi öldürdü.

Herkes daha akıllı, herkes daha yaşlı şimdilerde.

İçten gelmeyince her söz, dudaklarda her an geri alınacak elden düşme kıymetsiz bir emanet gibi duruyor.

Sipariş üzeri duygulanımlar bile, sinsi bir çıkar mantığının süzgecinden damıtılarak sunuluyor.

Her olaya uygun bir yüz ifadesi, her duruma denk düşen bir bakış edinmeyi öğütlüyor çağımızın gizil ruhunu temsil eden, arınmış ince duyarlıkların bilge vaizleri.

Bize kimse inanmıyor, kimseye inanmıyoruz; korkuyor, korkutuyoruz.

En korkusuz olanımız bile kendine dönmeyen bir sesle usulca sesleniyor, yılgı nedir bilmez en cesur olanımız bile en fazla Giacomo Leopardi ile birlikte yürekten seslenmeye hazır:

Yok, yaşamıyor hiçbir nesne

Değseydi eğer çabaların, önem vermez miydi

hiç toprak, iç çekmene

Acıdır, sıkıntıdır varlığımız ve pis bir

çamurdan başka şey değil dünya

Sakin ol öyleyse, sesini çıkarma…

Aragon “mutlu aşk yok” derken belki o da tıpkı Balzac gibi mutluluğun öyküsü yoktur demek istemişti. Çünkü tam da dediği gibi “İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman, sarıldım derken mutluluğuna parçalar o (her) şeyi…”