Ana SayfaKitapEDEBİYAT SÖYLEŞİLERİ | Abdullah Ataşçı: Edebiyat doğası gereği özgür, cesur ve inatçıdır

EDEBİYAT SÖYLEŞİLERİ | Abdullah Ataşçı: Edebiyat doğası gereği özgür, cesur ve inatçıdır

HABER MERKEZİ – Abdullah Ataşçı’nın toplu öyküleri ‘Kimse Bilmesin’ isimli kitapta bir araya geldi. Onun öykülerinde hor görülmüş, kenara itilmiş, iktidarın bütün mekanizmaları gölgesinde yaşama tutunmuş, sevgide mağlup olmuş, saflığın ve kötülüğün bütün şekillerinden geçmiş karakterlerle karşılaşırız. Ataşçı’yla eserleri ve edebiyata dair düşünceleri üzerine konuştuk.


Söyleşi: MUSTAFA ORMAN

“Edebiyat Söyleşileri” dizisi


Abdullah Ataşçı, uzun zamandır baskısı olmayan Sığ Suyun Balıkları, Vicdan Saatleri öykü kitapları ve yanı sıra yeni eklenen öyküleriyle birlikte Kimse Bilmesin kitabıyla tüm öyküleri bir araya getirdi.

Ataşçı, Dağda Duman Yeri Yok, Bırîndar romanlarıyla yazı serüveninde yeni bir perde açmıştı.

Onun öykülerinde hor görülmüş, kenara itilmiş, iktidarın bütün mekanizmaları gölgesinde yaşama tutunmuş, sevgide mağlup olmuş, saflığın ve kötülüğün bütün şekillerinden geçmiş karakterlerle karşılaşırız. Karakterler bu coğrafyanın içinden dünyaya seslenir, eğilir. Bu eğiliş ve sesleniş, aynı zamanda bir gerçeği ortaya çıkarmanın çabasındadır. Herkesin gördüğü ama kabul etmediği gerçekler yığını bir yansımanın verdiği rahatsızlıkla kendini gösterir Kimse Bilmesin öykü kitabında.

Ataşçı, özellikle romanlarında savaşın her türlü kılığa girdiği bir çağda, buradan yola çıkarak, savaşı girdiği kılıktan bazen soyundurur bazen de üzerindekini yırtarak foyasını ortaya çıkarır edebiyatla. Bunu yaparken büyük bir hikâye dünyasından masallar şehrine de götürmeyi ihmal etmez.

Yaşanmış acıların da kendi içinde bir parçalanmaya dönüştüğü, sadece insan ruhunun değil, doğanın da yorgun yüzünü edebiyatın verdiği imkan dahilinde kendi süzgecinden geçirerek kavramların yerini değiştirip şaşırtıcı bir manzara çiziyor yazar.

Edebi eserlerin çoğunda, okuru ve eleştirmeni bir benlik okumaya sürdüren noktalar vardır. Bu, kimi zaman ideolojiden arınmamış bir bakış açısıyla kimi zaman da zamanın getirdiği sonuçlar doğrultusunda metnin kendini kabul ettirmesiyle ilgilidir. Metni bu benlik tasarrufunda okumak, irdelemek ikilem yaratmaya yol açarken, metnin seslendiği yeri yok saymak, sınırlandırmaları da beraberinde getirir; edebiyat ne işe yarar, edebiyat nedir, edebiyat ne değildir sorularını da zedelemeye kalkışır, tam da bu çerçevede Abdullah Ataşçı ile konuştuk:

Edebiyat dediğimiz şey metnin kendi dünyasında gerçekleşir

Uzun süre romanla konuşuldun, şimdi de daha önce baskısı olmayan öykülerinle yeniden okurun karşısındasın. Hatta yeni öyküler de var. Şuna getirmek istiyorum: Öyküden romana geçişte ve daha sonra tekrar romandan öyküye dönüşte, ne tür zorluklarla karşılaşıyorsun? Ya da buna zorluk demek ne kadar doğru olur?

Roman ile öykü yazma süreçleri arasında çok büyük farkların olduğunu söyleyebilirim. Roman yazmak, öyküye göre birçok açıdan beni daha fazla cezbediyor. Belki de en çok şikâyet ettiğim özelliklerimden olan sabırsızlığımı iyileştirdiği, yazmanın coşkusunu, büyüsünü uzun bir zamana yayarak diri tuttuğu, birbirinden uzak gibi görünen birçok olayı, kişiyi tek metinde ele aldığını ve Bilge Karasu’nun söylediği gibi tür olarak imge üretiminde ilk sırada olduğunu düşündüğüm için roman yazmak bana daha cazip geliyor.

Okurken olduğu gibi yazarken bir metinden yeni bir metne geçmek benim için çok da kolay olmuyor. Yazmanın zorluğu okumanın çok daha ötesinde elbette… İki metin arasında bir soluklanma, kendini dinleme, demlenme, dışarının seslerine kulak verme ve hatta biten metni sorgulama dönemi yaşıyorum. Böyle olunca türler arasında olsun ya da olmasın, bir metinden başka bir metne geçmek bazen oldukça sancılı olabiliyor.

Bazı zamanlarda bir söz, bir olay, bir tanışıklık, bir görüntü öykü yazma hevesimi hareketlendirebiliyor. Romanınsa, üzerinde uzun uzun düşündüğüm, notlar aldığım, epey bir zaman ilk sayfalarını yazıp yazıp attığım için ön hazırlık dönemi bile oldukça uzun bir sürece yayılıyor. İçinde birçok riskler barındırmasına, verdiğiniz yılları bile heba edebilecek bir tür olmasına karşın roman yazma hevesimin diğer türlerin önünde olduğunu söyleyebilirim.

Eduardo Galeano, Ateş Anıları kitabında, “edebiyatın tarafsızlığı” noktasında şöyle bir yorumda bulunmuş: “Edebiyatın gümrük memurlarına göre türleri ayıran sınırlara inanmıyorum. Ben nesnel bir yapıt yazmak istemedim. Ne böyle bir şey arzu ettim ne de bunu yapabilirdim. Bu tarih anlatısı kesinlikle tarafsız değil. Mesafe koymaktan acizim ve taraf tutuyorum: Bunu itiraf ediyorum ve hiç pişman değilim. Öte yandan bu devasa mozaiğin her bir parçası sağlam bir belgesel temele dayanıyor. Ben onları fazlasıyla kendime ait bir tarzda anlatmış olabilirim, ama burada anlattıklarımın hepsi yaşandı.” Öykülerinde de kenarda unutulmuş, iktidarın gölgesini üzerinde hissettirmiş, yoksulluğu yaşamış ve yer yer aşkı da yaşayan karakterlerle karşılaşıyoruz. Galeano’nun sözüne tekrar dönecek olursak, yazarken kimin tarafını tutuyorsun?

Ben gazetecilik mezunuyum, üniversitede okurken, gazetecilik yaptığım daha doğrusu yapmaya çalıştığım kısa dönemde gazetecinin tarafsız olması gerektiği söylenirdi hep. Bu düşünce o zamandan beri beni rahatsız etmiştir. Gazetecinin her halükarda gerçekten, gerçeğin iyice çatallaşıp herkese göre anlam kazandığı durumlarda da vicdanının sesini dinlemesi, böylelikle doğrunun yanında yer alması gerektiğine inanırım. Galeano edebî metinler yazmış olsa da daha çok tarihe not düşmek için yazıyor. Belgesele, demokratik tavra, muhalif sese önem veriyor. Edebiyat dışı yazsaydım ben de ezilenlerden, hiçbir zaman iktidar olamayacaklardan, çocuklardan, yaşlılardan, hayvanlardan ve ağaçlardan yana taraf tutardım kesinlikle. Öykülerimde sözünü ettiğin gibi yoksul insanların, aşkın peşinde koşanların, iktidar tarafından hor görülenlerin, köylerinden sürülenlerin, başka bir dilde konuştuğu için aşağılananların, büyükşehirlerde ancak gecekondu mahallelerinde kendilerine yer bulanların sayısı azımsanmayacak kadar belirgindir. Gerçek hayatta bu insanların tarafında olmama rağmen yazdıklarımda onların taraflarını tuttuğum asla söylenemez.

Bir derdi olanların, bazı derdinin birçok derdinden öne çıkanların, yazarken kendilerine yeni dert edinenlerin, başka insanların dertleriyle de ilgilenen insanların işidir yazmak. Söz konusu edebiyat olunca inancımı, ideolojimi, sevdiğim veya sevmediğim insanları bir kenara bırakıyorum. Çünkü edebiyat dediğimiz şey metnin kendi dünyasında gerçekleşir, orada gerçek dünyaya birebir yer vermemek gerekir. Metinlerimde, iyi kötü bütün kahramanlarımı anlamak gibi bir derdimin olduğunun bilincinde olarak hareket ediyorum. Onları yazarken onlar gibi düşünmeye, sergiledikleri davranışları anlamaya, onlar gibi hareket etmeye çalışıyorum. Böylelikle onlarla bir empati geliştiriyorum. Demek istediğim, kötü olarak görülebilecek kahramanlarım, bir kötülük yapacaklarsa onların yerine ben karar vermiyorum. Onların içinde bulunduğu atmosferi ve hareket biçimlerini göz önünde bulundurarak yapmak istediklerini ya da yapmaları gerekenleri yazıyorum.

Kötülükten de büyük bir edebiyat doğabilir

Günümüzle geçmişi karşılaştırdığımızda, en güzel hikâyelerin “çok eskiden” yaşanmış olmasından hareketle, gelecekte hikâyenin artık giderek kendini azaltacağı öngörüsünde bulunabilir miyiz? Ya da buna katılır mısın?

En güzel hikâyelerin geçmişte yaşanmış olmasına inanırım ben de. Adorno, Minima Moralia’da teknolojinin insan hareketlerini hunharlaştırdığını, düşüncelilikten ve edepten arındırdığını söyler. Günümüzden yaklaşık olarak 70 sene önce böyle bir tespit yapan Adorno, mezarından kalkıp şöyle birkaç gün insanların arasına karışsa ve yolu özellikle de bizim ülkemize düşse ne düşünürdü? Daha birkaç gün önce bir polis panzeri, gecenin bir yarısı Silopi’de bir evi yıkarak içeri giriyor, uyumakta olan iki çocuğu öldürüyor. Böyle bir olaya bile insanların büyük çoğunluğu bir tepki göstermiyor.  Ülkemizde olduğu gibi dünyada da insanların günlük politika, ekonomi, spor gibi olayları önemsediğini görebiliyoruz. Yüzyılımızın bence en büyük sorunu vicdan ve elbette adalet sorunudur. Bunların sanatın her alanına daha fazla sızmasını beklemek gerekir. Kötülüklerin kanıksandığı, övüldüğü ve hatta tapınıldığı bir zamanda büyük edebiyatın bu iki değer üzerinden yapılacağına inanıyorum. Kötülükten de büyük bir edebiyat doğabilir elbette.

Dil sayesinde okuru metinde etkin kılabilir, metne ortak edebiliriz

Sadece öyküde değil; fotoğraf, belgesel, sinema ve hatta başka alanlarda da insanları cezbeden en önemli noktanın ‘bir hikâye’ olduğunu görebiliyoruz. İnsanların hikâyelere bu kadar aç olmasının nedeni nedir?

Büyük okur kitlesi için hikâyenin önemli olduğu yadsınamaz. Ben de hikâyeye inanlardan biriyim, hikâyesi olmayan bir eser olabilir mi, emin değilim. Ancak her şeyin anlatıldığı, gösterildiği bir dünyada aslolanın, onu diğerlerinden farklı kılacak bir biçimde anlatılması olduğuna inanıyorum. Edebiyatın başkahramanını dil olarak görüyorsak, ne anlattığımızdan çok, nasıl anlattığımız sorusu öne çıkıyor. Dil sayesinde okuru metinde etkin kılabilir, metne ortak edebiliriz diye düşünüyorum. Sadece hikâyeye dayalı bir metin tam da okura istediğini vermek için yazılmıştır. Oysa iyi okur, ancak beklentilerinin bozguna uğratılmasıyla, dil zevkinin doruklarına çıkarak gerçek anlamda bir okuma gerçekleştirebilir.

Metnin değeri ne anlattığıyla ilgili değildir

Ben Okri, Sadece derinlemesine yaşayan, acı çeken ve düşünen, neşeyi ve şeylerin trajik karanlığını bilenler, gerçekten harika hikâyeler anlatabilirler,” demiş. Sen anlatırken neleri göze alıyorsun? Ben Okri’nin cümlesine bir kez daha dönecek olursak, peki edebiyat neyi anlatamaz?

Ben Okri’nin düşüncesine kesinlikle katılıyorum. Derinlemesine hissetmeyen, insanların acısına ortak olmayan, trajediler yaşamayan, duygulanmanın son raddesine kadar gitmeyen bir insanın iyi bir eser yaratmasını beklemek hayalcilik olur. En azından böyle hissedilmeden yazılan eserlerin, Kafka’nın söylediği gibi bir balyoz gibi kafamıza inmediğini görürüz. Bütün büyük yazarların eserlerine baktığımızda onların, öyle yaşamasalar bile, acıyı, neşeyi, hüznü, yokluğu en ince noktasına kadar hissettiklerini görürüz.

Edebiyat en basit bir insanlık halinden, en acıklı bir olaya kadar her şeyi anlatır. Metnin değeri ne anlattığıyla ilgili değildir. Savaşı, işkenceyi, insan hakları ihlâllerini, soykırımları anlatan pek çok metin vardır. Bunların hepsinin iyi olmadığını biliriz. Bazı yazarların hem büyük savaşları hem insanlık hâllerini anlatan eserler verdiğini de biliyoruz. Savaş ve Barış ile Anna Karenina iki büyük roman olarak birbirinden çok farklı şeyleri anlatır. Koca bir savaş ve yasak bir aşk… Savaş gibi bir olayı ele alan bir romanın, yasak bir ilişkiyi ele alan romana göre insanların büyük kısmı tarafından çok daha önemsenmesi gerekir. Ancak edebiyat açısından baktığımızda, en azından benim için bu böyle, Anna Karenina çok daha etkileyici bir romandır ya da Raskolnikov’un trajedisi, büyük buhranların anlatıldığı kitlesel trajedilerden çok daha güçlüdür.

Edebiyat, aylak adamlardan zaruretten dağa çıkmış eşkıyalara, dul kadınlardan katil balinalara, futbol tutkusundan çocuk oyunlarına, para kazanma hırsından tembelliğe, yoksul insanlardan aristokratlara, kelebeklerden büyük doğal afetlere kadar her şeyi ama her şeyi anlatabilir.

Yazmanın bir diğer işlevinin de yaşanmayan hayattan hikâyeler yoluyla intikam almak ya da bir başka öldürme biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Biz intikamımızı, yazıyla, kimden ve neyden alıyoruz?

Orhan Pamuk’un dile getirdiği, “Yazmak yaşanmamış hayattan intikam almaktır.” sözünü birçok yazarın söyleşilerinde, sosyal medyada sıkça kullandığını, belli ki bundan etkilendiğini görüyorum.

Ben edebiyatın ne yaşanmış ne de yaşanmayan hayattan intikam aldığını düşünüyorum. Bunu, yani yazmanın yaşanmayan hayattan aldığı intikamı bir metin içerisinde konu olarak ele aldığımızda, ancak o zaman edebiyat gerçek anlamda bir intikam aracına dönüşmüş olabilir.

Gerçekten edebiyatın yaşanmamışlıktan intikam aldığını düşünmek, gerçek hayattan ne beklediğimizle ilgilidir. Benim hayattan beklentilerim, muhtemeldir ki Orhan Pamuk’tan çok daha aşağıdadır ve yazabildiğim için kendimi şanslı görüyorum. Odama kapanarak yazıyorken dışarıda akıp giden hayata gıptayla bakmıyorum hatta sırf bu yüzden dışarının gürültüsünden uzak kaldığım için kendimi şanslı bile hissediyorum. Diğer açıdan, yani gerçek hayatta bizi inciten, horlayan, sendeleten, içinde yer aldığımızdan dolayı acı çektiğimiz hayatın kişilerinden intikam almakla ilgiliyse söylediğin, o daha kötüdür kesinlikle, bir felakettir hatta.

Edebiyat doğası gereği özgür, cesur ve inatçıdır

Herkesin, misal elmaya ‘elma’ adını vermekten hiçbir zaman gocunmadığı bu coğrafyada, bazı adlar, bazı kesimlerin işine geldiği gibi adlandırılıyor. Bu topraklarda, herhangi bir şeye kendine göre ad vermenin tıkanıklığı durumunda, edebiyat işlevini nasıl gösterebilir, hangi olanaklarla bu açmazlara katkıda bulunabilir?

Edebiyat doğası gereği özgür, cesur ve inatçıdır. Bildiğini okumayanlardan, başka bir ifadeyle kendine güvenmeyenlerden veyahut başkaları ne der, diye düşünenlerden yeni ve sarsıcı bir metin yazmalarını bekleyemeyiz. Edebiyat yapan kişinin kendine uyguladığı sansürse bence en kötüsüdür, bu durumda yazmaktansa yazmamayı tercih ederim. İlk öykü kitabım olan Sığ Suyun Balıkları’ndan bu yana birçok kişi tarafından oldukça cesur olduğum söylendi, hatta bir devlet memuru olarak ele aldığım konulardan dolayı korkup korkmadığım bile soruldu, bunu Birîndar’dan sonra daha sık yaşadım. Gerçek hayattan birçok korku edinmiş olmama karşın bir yazar olarak hiçbir şeyden korkmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Yazarın, metnin gerçekliği içerisinde istediği nesneyi istediği şekilde adlandırması gerekir. Bütün bunların ötesinde edebiyatın açmazları açma gibi bir işlevinin olmadığını da düşünüyorum. Olsa olsa ancak açmazları gösterebilir insanlara. Böyle bir edebiyat da büyüktür zaten.

Yazar, kendini okurdan zeki sanmayan kişidir

Ülke aydınlarının ‘taşra’ya bakış açısı, her daim ötelemek üzerine kuruludur. Büyük yazarlarda da yönetmenlerde de bu durum bariz ortadadır. Taşrada bunca zorluk, bunca çıkmaz varken, neden her daim taşra insanı ötelenir? Ve neden, aydın kesimin taşraya kibirli bakışı hiçbir zaman değişmez?

Söylediklerinin temelinde aydın kimdir sorusu ortaya çıkıyor. Tanzimat’tan beri coğrafyamızda aydın sorunu önemli bir sorundur. Burada bence aydın, sanatçı, elit ve entelektüel kavramlarını birbirine karıştırmamakta fayda var. Bana göre gerçek bir aydın, yaşadığı zamanın bütün büyük sorunlarıyla ilgilidir ve çözüm üretme konusunda üzerine düşen görevi en iyi şekilde yapmalıdır. Ülkemizde sayısı az da olsa aydın diyebileceğimiz insanlar vardır.

Gerçekten aydın olmayan insanların buna demin dediğim gibi sanatçılar, elitler ve entelektüeller de dâhildir, taşranın bütün insanlarına olduğu gibi oradaki sanatçılarına da, aydınlarına da hor baktıklarını görüyor, okuyor, duyuyorum. Hatta kimi yazarların, taşrada yaşayan ve sevmedikleri veyahut çekemedikleri yazarları, metinlerine konu edindiklerini, aşağıladıklarını da biliyorum. Merkezde olduğunu düşünenler aynı zamanda kendilerini iktidar olarak da görüyor. Her şeye rağmen taşrayı bahsettiğin şekilde gören insan sayısının geçmişe göre daha az olduğunu da düşünüyorum. Çünkü merkez de artık taşranın bir parçası ya da taşra da artık merkezle aynı olanaklara sahip ve aynı dili konuşuyor.

Yazarlık kimliğine biraz değinmek istiyorum. Kitabı olan herkes yazar mıdır? Sadece yazarak yazar olunmayacağını düşünüyorum. Ve kitabı yayımlanan birçok kişi, gerçekten o kitabın sahibi midir? Yoksa, yayınlandıktan sonra kitabı sürekli çoğaltan okur mu kitabın sahibidir?

Kitabı olan herkes yazar değildir elbette. Kime yazar denilebilir? Bana göre kendini okurdan zeki sanmayan kişidir yazar. Okura her şeyi gösteren, metninde boşluk bırakmayan, günceli önemseyen ve günlük politikaya göre nabız yoklayan kişi yazar değildir kesinlikle.

Sorunun ikinci bölümüne gelirsek… Yazardan yazmak dışında başka bir tavır beklememeliyiz. Yazarın toplumsal olaylara duyarlı olmasını, birçok meselede sözünün olmasını isteriz elbette. Okurun bu beklentisine göre edebiyat yapan birçok kişinin farkındayız hepimiz ancak bunların edebiyata iyilik yaptığını söylemek büyük bir hata olur. Okuru gözeterek yazılan metinlerin edebî gücü hep tartışılagelmiştir. Bir dönem sıklıkla yazılan köy romanlarının böyle olduğunu söyleyebilirim. Edebiyat kesinlikle ideolojiler üstüdür ve yaratıcılık gerektirir. Milan Kundera, Roman Sanatı kitabında, romanın sınıf kavgalarını Marx’tan önce tanıdığını söyler. “Romanın tek varoluş nedeni, sadece romanın söyleyebileceği şeyleri söylemektir.” der aynı kitabında. Suç ve Ceza’yı, Niteliksiz Adam’ı, Şato’yu ve diğer bütün eserleri incelediğimizde, bu kitaplarda anlatılanlardan daha büyük bir anlatının gizlendiğini, yazarın beklentilerimizi çoğu zaman boşa çıkardığını görürüz. Bizi büyüleyen de budur aslında.

Metnin gerçek sahibi kimdir? Bence bir metnin dört sahibi vardır: Yazar, metnin kendisi, zaman ve okur… Her ne kadar yazar, metnini bitirmiş, okura sunmuş olsa da, o metnin nüvelerinin bir şekilde yazarın zihninde dolaştığını, bundan sonra yazacağı metinlere de o nüvelerden bazılarının sirayet ettiğini biliriz. Dostoyevski’de, Sait Faik’te, Vüsat O. Bener’de, Yaşar Kemal’de, Orhan Kemal’de, Orhan Pamuk’ta, Kafka’da özellikle dil konusundaki hassasiyetini bildiğimiz Hasan Ali Toptaş’ta bunu rahatlıkla görebildiğimizi düşünürüm. Hasan Ali Toptaş’ın ilk metinlerinden son metnine kadar dilin olanaklarını genişletmek için çaba sarf ettiğine, hatta daha çok bunun için yazdığına da tanıklık ederiz. Ethem Baran da Bozkırın Uzak Bahçeleri kitabından bu yana böyle bir dert edinmiştir. Metnin bir diğer sahibi metnin kendisidir. İyi yazılmış metinlerin kendilerini çoğalttığına tanıklık ederiz. Onları her okuduğumuzda yeni tatlar almamızın sebebi de budur bana kalırsa ya da Don Qujiote’nin dört yüzyıldır sürekli okunmasının, üzerine yazılar yazılmasının nedeni de bu değil midir? Don Qujiote’den bahsedince ister istemez zaman kavramı giriyor araya. Yüzyıllardır büyük zevkle okuduğumuz kitapların en önemli özelliği, onların zamana yazılmış olmasıdır. Zaman da kendisine yazılan bu metinleri hiç eskitmeden ileriye taşır. Metnin son ve asıl sahibiyse okurdur. Yayımlanmamış, gün yüzüne çıkarılmamış, okurun okumadığı veya anlamlandırmadığı hiçbir metin, metin değeri taşımaz. O zaman metnin asıl sahibinin okur olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Yazarın, metnin ve okurun niyetinden bahseden Umberto Eco da okurun metni görmesi, yazarın ve metnin niyetini anlaması gerektiği üzerinde durur.

Yazının bir tamamlanma süreci yoktur

Eski kuşakla yeni kuşak arasında nasıl bir eksiklik bulup da öyküye başvurdunuz? Ya da yazının bir tamamlanma süreci var mıdır?

Birçok yazar için ilk metinler cahil cesaretiyle yazılmıştır. Benim için de bu böyledir. Bir yazarı, yazar yapan kendinden önceki yazarlardır. Çünkü onları okuyarak büyürüz ve onları okurken bir şekilde onları büyüten yazarları da okuruz. Onlardan hem etkilenir hem de onları eleştiririz okurken. Okuduğumuz pek çok metinde bir sayfada durup kendimize şöyle dediğimiz olmuştur muhakkak: “Ben olsam, şöyle yazardım.” Sanırım bu düşünce, birçok ögeden daha etkili bir şekilde insanı yazmaya itiyor. Ancak dediğim gibi böyle düşünmek kadar buna teşebbüs etmek de tam bir cahil cesaretidir. Yazmaya ciddi biçimde koyulduğumuzda ve yıllar sonra dönüp ilk yazdıklarımıza baktığımızda hayrete düşeriz. “Ben bunları hangi cesaretle yazmışım?” diye sorarız kendimize. Bu soruyu sorma dönemi cesaretimizin gittikçe azaldığı dönemdir ve bunun bilincinde olarak bu andan sonra yazdığımız metinlerin her açıdan içimize sinmesini bekleriz. Bu da çok zaman alabilir. En azından bende böyle olduğunu söyleyebilirim.

Yazının bir tamamlanma sürecinin olduğuna inanmıyorum. Beni en çok mutlu eden şeylerden birinin, yazdığım her metinden sonra asıl yazmak istediğimi daha yazmadığımı düşünmemdir. Yazmak için, bu düşünceden başka neye ihtiyaç duyalım ki?