Ana SayfaYazarlarHasan DoğanSoçi’den kime ne? – Hasan Doğan

Soçi’den kime ne? – Hasan Doğan

 

Soçi yolunda ilerlenirken plan şuydu: Kürtler ya Türkiye tarafından yenilmiş ya da rejime teslim olmuş şekilde kongrede bir takım hakların iddiası üzerinden yer alacaktı. Yani Türkiye’ye göre yok edilmiş Kürtler, Ruslara göre de burnu sürtmüş Kürtler hedefleniyordu… Ancak Soçi’de halkları öteleyerek varılmak istenen sonucun aksine sahada farklı gelişmeler yaşanıyor. Zaten Soçileri ve Cenevreleri belirleyecek olan şey de bu yani sahada olup bitenler olacak.


Hasan Doğan


Ocak ayının son iki günün de çok önemli imiş gibi gösterilen ama hiçbir öneminin olmadığı daha başlamadan ortaya çıkan bir toplantı yapıldı. Bu başlamadan biten toplantının konusu, son yedi yılın temel sorunlarından biri olan Suriye idi. Yani Suriye’deki savaşı durdurmak ve Suriye’yi siyasal olarak yeniden yapılandırmada anayasal bir çerçeve ortaya çıkarmak. Kısacası Astana süreçlerinin bir amacı gibi görünen çatışmasızlık alanlarını tüm Suriye’ye yayarak savaşın bittiğini resmen ilan etme anlamına gelen yeni anayasa çalışmalarını başlatmak. İşte Rusya’nın Karadeniz kıyısında yer alan ve turistik bir şehir olarak son dönemlerin parlayan yıldızı haline getirilen Soçi’de 30-31 Ocak’ta böylesi bir amaç için 1600 kişi olarak açıklanan ama kaçının katıldığını tam bilemediğimiz (1500’den fazla denilen) delegeler bir araya geldi. Ve toplantı sonuçlanarak sonuç bildirgesi deklare edildi. Buna göre;

  • Adına Suriye Ulusal Diyalog Kongresi denilen toplantıdan Anayasa Konseyi kurma kararı çıktı
  • Toplantı sonuç bildirgesi Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygıyı esas aldığını ve kurulacak Suriye hükümetinin yalnızca Suriye halkı tarafından belirlenmesi yani seçimlere işaret etti.
  • Yine Suriye’nin etnik ve inanç bileşimine dikkat çekme anlamında hangi etnik yapı ve inançtan olursa olunsun tüm Suriyelilerin eşit haklara sahip olduğu da ilan edildi.
  • Bu temelde sonuçlandığı duyurulan toplantının bileşenlerinin, Suriye barışı ve yeniden kuruluşu için temel prensiplerde anlaştığı iddia edildi.

Toplantının Cenevre’ye alternatif olmadığına ve BM’yi esas aldığına vurgu anlamında, sonuç bildirgesinde Suriye hükümeti delegasyonunun yanı sıra geniş “Temsilli muhalefet delegasyonundan oluşan komitenin anayasal reform taslağı hazırlamak için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararına katkıda bulunmasına karar verildiği” şeklinde bir belirleme de yer aldı.

Toplantıya katılan BM’nin Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura, kurulma kararı alınan Anayasa Konseyi’nin en fazla 50 kişiden oluşacağını belirtti. Toplantı sonucuna göre Anayasa Konseyi’ni oluşturma yetkisini alan de Mistura, düzenlediği basın toplantısında, Soçi’ye katılamayan muhalefet grupları da içinde olmak üzere bir dizi görüşme yapacağını ve bunun sonucunda Anayasa Konseyi için “45-50 kişilik liste” hazırlayacağını belirtti.

Daha de Mistura Konseyi nasıl oluşturacağını açıklarken Türkiye’den Anayasa Konseyi için “Adaylarımızı sunduk” şeklinde bir açıklama geldi.

Magazin ve şov bölümlerini bir tarafa bırakırsak, Soçi toplantısı bu şekilde gelişti ve sonuçlandı.

Peki, bu durum olması gereken ya da başından itibaren tartışılarak amaçlandığı söylenen Ulusal Diyalog çerçevesine uygun bir sonuç mudur?

Toplantıya Putin katılmadı. Açılış konuşmasını Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov yaptı. Ve Lavrov Putin’in toplantıya sunduğu mesajı kendisi okudu. Bu mesaja göre Ulusal Diyalog Kongresi, Suriye halkını birleştirecekti. Buna göre de Suriye’nin geleceğinin nasıl olacağına sadece Suriye halkı karar verebilecekti. Ve Putin birkaç kez ertelenen toplantı hazırlıkları yapılırken Soçi’de sadece Suriye’de yaşayanları temsil edenler konuşacak ve karar alacaklar demekteydi. Yani toplantıya garantörlük yapanların (Rusya-İran ve Türkiye) görevi sadece Suriye barışı ve toprak bütünlüğü için esas olarak toplantının sağlıklı ve amacına uygun bir şekilde sonuçlanmasını sağlamaktı.

İşte böylesi bir amacı öngören toplantıya kimler katılmadı?

Afrin’de yaşanan durum ve öncesinden Türkiye’nin Kürtlere ilişkin dayatmaları ile birleşince Suriye’nin geleceğinin en temel aktörü olan Kürtler toplantıya katılmadı. “Afrin İşgal edilirken bizim toplantıda olmamızın bir anlamı yok” denildi. Ki, bu toplantının esas amaçlarından birisi de Cenevre görüşmelerinde sürekli dıştalanan Kürtlerin de siyasal çözüm sürecine katılması idi. Ya da sürekli vurgu bunun üzerine idi. Zaten Soçi’yi önemli kılan ve popüler yapan da bu iddia üzerine kurulmuş olması idi. Toplantı hazırlıklıkları sırasındaki temel tıkanma noktası da Türkiye’nin muhalefeti nedeniyle bu konu idi. Bu nedenle de toplantı tarihi ertelenmişti.  Böylesine önemli bir aktörün toplantıda yer almayışı doğal olarak da Cenevrelerde yaşanan bir sonucun bir benzerini yani sonuçsuzluğunu daha baştan ortaya çıkarmış oldu.

Diğer yandan Körfez ülkeleri ve batının desteklediği Yüksek Müzakere Kurulu konferansa katılmayacağın baştan beri belirtmişti. Buna bağlı olarak da başta Fransa ve İngiltere olmak üzere çağrılı bulunan Avrupa ülkeleri de toplantıya katılmayacaklarını belirttiler. Ve katılmadılar. Öyle anlaşılıyor ki, bunların dışında Suriye muhalefeti anlamında sivil karakterli birçok oluşum da toplantıda temsilini bulmadı.

En son sanki başından itibaren ayarlanmış gibi ÖSO adı altında lanse edilen Türkiye’nin desteklediği yeni “Kuva-yi Milliyeciler” de sadece şov yapmaya geldikleri anlaşılan bir tutumla toplantıya katılmadı. Onların yerine toplantının yapılış amacına hiç de uymayan bir şekilde Türkiye katıldığını ilan etti.

Kısacası hem Suriye içinden ve hem de uluslararası alandan beklenen katılım yoktu. Aksine Cenevre’nin de gerisinde bir katılım durumu ortaya çıktı. Suriye halkının temsili yerine garantör üç devletin kendi kendine gelin-güvey olması şovuna dönüştü. Sonuç Türkiye’nin başından beri istediği gibi oldu. Kürtler yok. Varlıkları-yoklukları belli bile olmasa diğer kesimler yok, onların destekçileri ve Türkiye’nin rakipleri yok. Sadece Rusya ve Türkiye var. İran da bu sahnede fazla belirgin değil.

Soçi’ye giden yolda neler oldu?

Astana görüşmeleri çerçevesinde en son gelinen noktada Suriye’nin genelinde IŞİD’e karşı verilen mücadelenin gelmiş olduğu düzey Suriye barışı açısından önemli bir zemin sunmaktaydı. O nedenle ABD Başkanı Trump ve Rusya Başkanı Putin Vietnam’da Suriye için temel konularda bir anlaşmaya vardılar. Buna göre de giderek genişletilmesi gereken çatışmasızlık alanları üzerinden Suriye barışı sağlanacaktı. İşte bu noktada Rusya’nın bölge üzerinde giderek artan etkisi ve ABD’nin bölgeden çekilmesi şeklinde düşünceler dünya genelinde dillendirilmeye başladı. Yani Suriye’de “Rusya kazandı, ABD kaybetti” şeklinde bir inanç oluştu. Buna bağlı olarak da Türk-ABD ilişkileri giderek gerginleşti. Türk-Rus ilişkileri daha da sıkılaştı. Türkiye kendisine güvenilmez de olsa yeni bir partner bulmuştu. Ve bu partnerin batıyla ciddi sorunları vardı. İşte Soçi sürecine damgasını vuran da bu ikilinin zoraki evliliği idi. Yani Soçi bu zoraki evliliğin balayına dönüştü.

Başta da belirtildiği gibi Soçi, bir Rus iddiası olarak ortaya çıktı ya da en azından öyle pazarlandı. Suriye açısından Soçi bir dünya markası gibi sunuldu. Suriye halkları için de “siz karar vereceksiniz, geleceğinizi siz kuracaksınız” mesajları ile yüklü bir umut klişesi olarak gündeme konuldu. Ama katılım düzeyinde bu ortaya çıkmadı. Sonuç bildirgesinde belki temel bir takım unsurlardaki iddia sürdürüldü… de Mistura’nın katılmış olması belki bu toplantıya uluslararası bir meşruiyet sağladı ama Cenevre’ye rakip bir düzey ya da onun önünü açacak bir bileşim ve kararlaşma ortaya çıkaramadı.

Aslında Soçi değerlendirilirken sorulması gereken soru şu: Özellikle son gelişmelerin de açığa çıkardığı bir takım sonuçlara rağmen Rusya bu toplantıyı neden düzenledi? Bir gurur meselesi mi yaptı? Rusya’da yakında yapılacak olan Başkanlık seçimiyle bir bağlantısı var mı idi? Yoksa hesap başka mı idi? Yani Soçi ile gösterilen değil de başka hesaplar peşinde mi idi?

Diğer yandan, Soçi hazırlıkları sırasında Suriye halklarının, yerel unsurların karar verici olması gerektiği vurgulanmasına rağmen Türkiye, bu toplantıya hem de asli çözüm unsuru gibi katılmasına rağmen kimse neden buna ses çıkarmadı?

Bu soruların yanıtını belki ilerde göreceğiz. Özellikle bu yanıt içinde Rusya’nın hamleleri ve güncel politikaları belirleyici olacak. Çünkü Türkiye’nin ne yapmak istediği çok açık. Suriye devletin egemenlik alanlarını korumak istiyor. İran Suriye üzerinden Akdeniz’e açılan koridoru elinde tutmak istiyor. O nedenle Türkiye’nin Esad rejimi ile çelişen politika ve eylemlerine karşı mesafeli durduğunu sürekli gösteriyor.

Soçi sürerken neler oldu?

Şimdi biraz da Soçi sürecinde öncesi ve sonrasıyla birlikte sahada ve dünyadaki gelişmelere belli başlı başlıklar altında bir bakalım:

Putin Suriye ziyaretinde savaşın bittiğini ve askerlerinin bir kısmını çekeceğini belirtmişti. İdlip için El Nusra’nın yok edileceğini ifade etmişti. Ve İdlip üzerinde Türkiye’ye bir rol de düşmüştü. Yani İdlip’in rejime devredilmesi için Türkiye tarafından desteklenen ya da eğitilen silahlı cihatçı güçlerin kontrol altına alınması için diyalog ve uzlaşı yollarını açık tutması. Türkiye “ben bunu yaparım” dedi. Halep’te oynadığı rolün benzerini üslendi. Fakat karşılık olarak da Afrin’in Kürtsüzleştirilmesi ve bu cihatçıların üslenme alanına dönüştürülmesi istendi. Bu aşamadan sonra aslında Soçi anlamını yitirmiş olmaktaydı. Yani esas olarak Kürtler için tasarlanan bu toplantı yeni bir pazarlık konusunun malzemesine dönüştürülmüş oldu.

Afrin’e “yeni Kuva-yi Milliyeciler” olan cihatçılarla birlikte TSK saldırıları başladı. Bu bir işgal saldırısı idi. Yani Afrin, sakinlerinden temizlenecek ve bir koloni gibi dışarıdan getirilenlerle doldurulacaktı. Tarihte bu anlamda koloni örnekleri çoktur. Daha çok bu koloniler üs bölgeleri olarak kullanılmıştır. O anlamda Afrin yeni saldırıların hazırlandığı üs bölgeleri olarak kullanılmak ve bu yolla Türkiye’nin Suriye masasına oturmasını sağlamak için devreye girdi. Böylesi bir planın içinde Rusya var mı bilinmez ama Türkiye’nin hesabı bu.

Afrin saldırısı ile birlikte Rejim ve Rusya’nın İdlip operasyonları başladı. Suriye’nin ikinci büyük havaalanı ele geçirildi. Birçok köy ve arazi parçası rejimin eline geçti. İdlip’e yönelik daha önceki operasyonlara itiraz eden Türkiye bu durum karşısında sessiz kaldı. Çünkü rejim ve Rusya’nın sıkıştırdığı çeteler doğal olarak da Afrin kuşatması ve saldırısına katılmış oluyorlardı. Böylece rejim ve Rusya açısından sınırlandırılması gereken Kürtler taviz vermeye, özgürlük ve özgünlüklerinden vazgeçmeye zorlanıyorlardı. Böylece Kürtlere Türkiye ile ölümü gösteriliyor ve aynı zamanda rejimle sıtmalı yaşamaya mahkumiyet dayatılıyordu. Bu arada eğer olur da Kürtler direnirse Türkiye ‘de bu yolla dizayn edilecekti. Başka güçler kadar Rusya’nın da böylesi bir olasılığı dikkate aldığı elbette gözlerden kaçmamalı.

İşte Soçi yolunda ilerlenirken Kürtler ya Türkiye tarafından yenilmiş ya da rejime teslim olmuş şekilde kongrede bir takım hakların iddiası üzerinden yer alacaktı. Yani Türkiye’ye göre yok edilmiş Kürtler, Ruslara göre de burnu sürtülmüş Kürtler hedefleniyordu. Sonuçta Rusların kaybedeceği bir şey yoktu. Ama Hatay üzerinde halen hesapları olan Suriye’nin yeni bir toprak parçasını Türkiye’ye kolayca kaptırmasını beklemek de doğru olamazdı. Zaten bunun için Suriye BM’nin mutlaka katılması gerektiği düşüncesinde ısrar etmişti. Kendi devlet egemenliği için bunu zorunlu görüyordu. Yani Suriye toprak bütünlüğünü savunmayı sadece Rusya’nın ya da Türkiye ve ya İran’ın insafına bırakmak istemediği için BM’nin temsilini şart koşmaktaydı. Öyle de oldu. BM bunu kabul etti ve de Mistura’yı görevlendirdi. Bu talep Suriye’nin esas olarak Türkiye’ye karşı tedbiri olmaktadır. Bu güya tedbire rağmen Suriye rejimi, Kürtlerin aynı zamanda Suriye devlet sınırlarını da koruduğunu bilmesine rağmen Türk ordusu ve yeni gayri milli ordunun Kürtlere saldırısına seyirci kaldı. Kalmaya da devam etmektedir. Yani bir anlamda Türkiye’ye toprak kaptırmayı bile göze alarak Kürtlerin yenilmesini beklemektedir.

Bu şekilde Soçi’ye gidildi. Soçi toplantısı olurken toplantıya katılmayan Putin İsrail başbakanı Netanyahu ile görüşüyordu. Netenyahu İran’ın Suriye’deki varlığını da içeren bir takım konuların görüşülmesi için gelmişti. Zamanlama bir harika gibi görünmektedir. Toplantı sonrası bir Rus heyeti İsrail’e gitti.

Yine Soçi toplantısı olurken Erdoğan, derin strateji tezinin sahibi ve yeni Osmanlıcı Davutoğlu’nu da yanına alarak Kuva-yi Milliye’yi ilan ederken rejime ve belki de toplantıda yer almayan çevrelere yeni Suriye’nin nasıl olması gerektiği mesajını verdi. Kuva-yi Milliye adına da Soçi’de masaya oturdu. Aynı anda İçişleri Bakanı Soylu Azez’de, Cerablus’da, Bab’da valilerinin, kaymakamlarının, emniyet müdürlerinin olduğundan yani koloni kurumlarının varlığından bahsetti. Ve yine toplantı anında Halep’e doğru ilerleyen TSK konvoyu Rus uçakları ve Suriye ordusu tarafından durduruldu. Aynı askeri güce KSD güçleri tarafından bombalı saldırı düzenlendi. Bütün bunlar da esas çözüm arayışının ne Cenevre ne de Soçi’de olamayacağını gösteriyordu. Zoraki evliliğin her an şiddetli boşanmalara da neden olabileceğini gösteriyordu.

Yine Aynı Soçi toplantısı sırasında İran batı sınırlarından içeri giren IŞİD çeteleri ile çatışmaya girdiğini açıklarken ABD, Rusya’ya karşı yaptırımlarını artırdığını ilan etti. Bu başlıkları daha da artırabiliriz.

Diğer yandan hem de birkaç saat içinde ya burnu sürtülmesi ya da devre dışı bırakılması düşünülen Kürtler Afrin’de devasa bir güce karşı en eşitsiz koşullarda direnişini sürdürmeye devam etti. Ve etmeye de devam ediyor. Bu direniş sadece askeri anlamda değil, hem Afrin’in içinde hem de dünyanın her tarafında tüm Kürtlerin ve dostlarının katılımıyla devam ediyor.

Yani bir anlamda Soçi’de halkları öteleyerek varılmak istenen sonucun aksine sahada farklı gelişmeler yaşanıyor. Bu gelişmeler bir takım devletler ya da çete gruplarının isteği üzerinden değil halkların özgür iradesinin temsili üzerinden açığa çıkıyor.

Soçileri ve Cenevreleri sahada olup bitenler belirleyecek

O nedenle Soçi, Suriye içinden daha önceden görülmeyen bir biçimde farklı çevreleri bir araya getirme amacına ulaşamadığı gibi daha çok dış güçlerin özellikle Türkiye’nin işgal hevesinin gölgesinde geçti. Cenevre gibi ve hatta onu aşacak bir küresel meşruiyet kazanma amacına ulaşamadığı gibi sadece bir Rusya-Türkiye şovuna dönüştü. Diğer yandan Suriye barışı üzerine kurulmuş olan bu toplantı Afrin işgalini bile eleştirmeyerek yeni çatışma alanlarının ortaya çıkmasına da bir zemin sundu. Bununla birlikte Suriye’nin toprak bütünlüğü üzerinden kendisini kurgulayan toplantı Afrin örneğinde de olduğu gibi Suriye’nin parçalanmasının önüne geçecek hiçbir yaptırım gücünün olmadığını da ortaya koydu.

Tekrar biraz önceki sorumuza dönersek bütün bunlar bilinmesine ve Rusya da bunu görmesine rağmen Soçi’deki toplantı daha önceleri ertelenmesine rağmen neden bu sefer ertelenmeden yapıldı?

Öyle anlaşılıyor ki, Cenevre gibi sonuçsuzluk üzerinden zamana yayılarak sahada, cephede çözülerek pratikleşen konular gibi Soçi de ilk günden anlamını yitirdi. Şimdi sahadaki gerçek gelişmelerden ortaya çıkacak sonuçları bekleyerek Soçilerin, Cenevrelerin hangi noktaya doğru ilerleyeceğine bakalım.

Fakat bilinen o ki Cenevre’nin de Soçi’nin de çözümsüzlüğünün ardında Kürtlere yaklaşım yatmaktadır. Kürtlerin reddi ve imhası üzerine kurulmuş 20. yüzyıl paradigması 21. yüzyılda da hükmünü sürdürmek istemektedir. O nedenle de Soçi değil Afrin direnişi 21. yüzyılın ufkuna bir güneş gibi doğarak tüm bölgede barış, özgürlük ve demokrasi bayrağı altında yeni bir süreci başlatacaktır. Yani Afrin, Soçi’ler de alınmak istenen sonuçların ve verilmek istenen mesajların korkulu rüyası olarak tüm ulus-devletçi semalarda bir hayalet gibi dolaşmaktadır.