Ana SayfaManşetErol Katırcıoğlu: HDP Türkiye’nin geleceğinin partisidir

Erol Katırcıoğlu: HDP Türkiye’nin geleceğinin partisidir

HABER MERKEZİ – Sayılı günlerin kaldığı 24 Haziran seçimlerini HDP İstanbul Milletvekili Adayı Prof. Dr. Katırcıoğlu ile konuştuk. HDP dışında Türkiyelileşmiş bir siyasi parti olmadığını kaydeden Katırcıoğlu, “HDP, Türkiye’nin geleceğinin partisidir” dedi ve HDP’nin barajı aşmasının önemini anlattı.


Röportaj: Tolga Er


Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul 1. Bölge adaylarından biri de Barış Derneği kurucularından ve Marmara Üniversitesi’ndeki görevinden istifa etmek zorunda bırakılan iktisatçı Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu.

Gazete Karınca’ya konuşan Katırcıoğlu, 24 Haziran erken seçimlerinin basit bir aritmetiği olduğunu ve HDP’nin baraj altında kalması durumunda AKP’nin Meclis’te çoğunluğu elde edeceğini belirterek, seçimlerin birinci turunda HDP’nin barajı geçmesiyle ilgili olarak herkesin ‘özel bir sorumluluğu’ olduğunu vurguluyor ve ekliyor: “Bunun sonra geri dönüşü yok.”

Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik durumu da değerlendiren Katırcıoğlu, 24 Haziran sonrası iktidara gelecek partiyi zorlu ekonomik koşulların beklediği görüşünde.

HDP olarak kalkınmayı yerel bir mesele olduklarını gördüklerini söyleyen Katırcıoğlu, kemer sıkma politikaları uygulamak yerine bazı kamu hizmetlerini ücretsiz yaparak gelir dağılımında altlarda olanların refahını yükseltmeyi ve bu yolla üretimi artırmayı hedeflediklerini söylüyor.

Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu ile yaptığımız söyleşi şöyle:

24 Haziran seçimleri ‘kırılma noktası’ olarak nitelendiriliyor ve bu seçimde HDP’den adaysınız. HDP’den aday olmak bugün neden önemli ve niçin HDP?

HDP, gerçekten Türkiye’de olmayan bir şeyi söylüyor. Türkiye’de olmayan nedir? Türkiye’de kuruluştan beri farklı kimliklerle yaşıyoruz biz. Öbek öbek yaşıyoruz, ancak bir ‘biz’ olamamışız. Yani bir ‘ortak kimlik’ oluşturulamamış. Var olan Kemalist kimlik esasında tüm kitleleri içine alan bir kimlik değil. Önce İslamcılar, Kürtler isyan ettiler bu duruma.

Ben esasında hiçbir siyasi partinin HDP dışında Türkiyelileşmiş olduğunu düşünmüyorum. Bunlar kendi kimlikleri içinden Türkiye’ye bakıyorlar, onun için de onların Türkiye’si başka bir Türkiye. Ama biz HDP olarak Türkiye sınırı içinde yaşayan herkesin kendini ifade edebileceği demokrat bir Türkiye’den bahsediyoruz. Böyle bir Türkiye asıl Türkiyelileşmesi gerekendir.

Şunu açıkça söyleyeyim: HDP sadece Kürtlerin partisi değil. Tabii Kürtler en fazla ezilmiş olmaktan dolayı, en acil biçimde örgütlenme ihtiyacı duydukları için bu partiyi örgütlediler, bu partinin içindeler. Ancak benim gibi herhangi bir bağı olmayan insanlar ve bütün demokratlar bu partide yer almalı, zaten alıyor ve daha da alması gerekir. Çünkü HDP tek bir cümleyle Türkiye’nin geleceğinin partisidir.

“HDP’nin barajı geçmesi için seçmenin özel sorumluluğu var”

Tüm ittifaklardan dışlanan HDP bugün baraj sorunu ile karşı karşıya. HDP’nin barajı geçmesi veya baraj altında kalması neden kritik bir öneme sahip? Bununla bağlantılı olarak diğer partilerin seçmenlerine bir çağrınız olacak mı?

Çok açık bir matematiği var bu işin. Bu matematik şunu söylüyor: Eğer HDP yüzde 10 barajının altında kalırsa aşağı yukarı 55-60 civarında milletvekili AKP’ye yazılacak. AKP, Meclis’te de çoğunluk elde etmiş olacak. Muhtemelen çoğunluğa yakın bir oy alacak. Ama bunu değiştirebilmek, parlamento aritmetiğini değiştirmek bakımından HDP’nin mutlaka barajın üstünde çıkması lazım.

O sebeple de ben diğer muhalefet parti seçmenlerine sizin aracılığınızla seslenmiş olayım: Parlamento seçimlerinde mutlaka HDP’ye oy vermeyi düşünsünler. Tabii cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gönüllerinden ne kopuyorsa onu yapsınlar. Herkesin böyle bir hakkı olduğunu düşünüyorum ama birinci turda HDP’nin barajı geçmesiyle ilgili olarak özel bir sorumluluk taşındığını düşünüyorum. Bunun sonra geri dönüşü de yok. Biz barajın altında kalırsak, açık ve net bir şekilde söylüyorum ondan sonraki rejim diktatörlüktür. Ve Türkiye’de laik, seküler kesim başta olmak üzere yurtsever ve demokrat ilkelere sahip olan insanlar için müthiş bir sürek avı oluşturacaklardır.

Seçimler yaklaşırken yaşanan gelişmelerden ötürü en ön plana çıkan konulardan biri ekonomi. Gerek iktidarın gerekse muhalefetin ekonomi politikaları hakkında borçları sıfırlamaktan 5 milyon kişiye istihdam sağlamaya kadar ‘fantastik’ denilebilecek çeşitli vaatleri bulunuyor. Partinizin de asgari ücretlilere, engellilere, emeklilere, işsizlere ve toplumun diğer kesimlerine benzer vaatleri var. Bu vaatler ne kadar gerçekçi? Bir iktisatçı olarak değerlendirir misiniz?

İktisatçılar 2008 krizini öngörememiş olmaktan dolayı mahçup durumdalar ve bir arayış içindeler. Ve bu arayışın önemli bir parçası dünyanın ve ülkelerin içindeki gelir dağılımındaki bozuklukların önemli olduğu kanaati, bunun krizleri ve istikrarsızlığı üreten bir öğe olarak görülmesi gerektiğidir. Dolayısıyla şu anda bir paradigma değişikliği yaşıyoruz. Biz HDP olarak bu değişiklikte şöyle diyoruz: IMF’nin kemer sıkma politikalarının aksine resesyona girmemek için özellikle çalışan insanlarımızın, gelir dağılımında en dipte olan insanlarımızın refahını artıracak tedbirler almamız gerekir. O yüzden de kamuya vurgu yapan bir bakış açımız var. Bazı kamu hizmetlerinin bedava olmasını sağlayacağız. Kamu hizmetinin bedava olması demek esasında gelir dağılımında alttakilere kaynak aktarmak demektir bir yandan. Bu benimsenmesi gereken bir tedbir.

Onun dışında bizim iktisadi politikalarımız, eğer iktidara gelirsek kesinlikle şöyle bir çerçeve olacak: Bir kere biz kalkınmayı yerel bir konu olarak görüyoruz. Kalkınma, herhangi bir toplumun kendine koyduğu amaçlara ne kadar yakın olup olduğuna ilişkindir. Bu bakımdan bakarsak mesela Diyarbakır, Antep veya İstanbul’da kalkınma dediğimiz şey aslında o halkın daha iyi kamu hizmetinden yararlanması anlamına gelen şeyleri içerir. Dolayısıyla bunların gerçekleşmesi için yerel insanların karar alması ve katılımı gerekiyor. İnsanların yaşamlarını önemli ölçüde etkileyecek olan kararlara, o insanların katılacağı bir yeni bakış açısı üretmemiz gerekiyor.

Çünkü herhangi bir sistemin, o sistemin içindeki insanların yerine çalışması gerektiğine inanıyoruz. Bugün kapitalizmin temel problemi her geçen gün daha az sayıda insanın, daha çok sayıda insanın hayatıyla ilgili karar alabiliyor olmasından kaynaklanıyor. Bu kararların çoğu yanlış kararlar olmakta.

Kemer sıkma politikaları yerine refah artırıcı perspektif

Seçimi kazananın karşısına çıkacak en büyük sorunlardan biri belki de ekonomi. 25 Haziran’da iktidarı nasıl bir tablo karşılıyor olacak?

Ben bu konuda iyimser değilim. IMF’ye müracaat etmek zorunda kalıp kalmayacağımız ciddi bir soru işareti olarak duruyor. Çünkü bu cari açığı finanse etmenin giderek zorlaştığı bir Türkiye’de yaşıyoruz. Bu ülke kalkınması için gerekli kaynakların ithalatına yönelik gerekli dövizi sağlayamıyor. Dolayısıyla bir döviz problemimiz var. Nitekim döviz azaldıkça, her azalan malın fiyatı yükseldiği gibi şimdi yükselmiş durumda.

Bir kere faizlerin yükselmesi demek, enflasyonun sadece talepten değil bir de maliyetten ötürü yükselmesi anlamına gelecektir. O yüzden önümüzdeki dönem enflasyonun yüzde 12-13’e sürükleneceğini düşünüyorum. Bu ne demek? Birincisi halkın enflasyon vergisi ödemesi demek. İkincisi ise zaten bütçeyi karşılayamayacakları için zaten vergi çıkaracaklar.

Dolayısıyla bunlar tümüyle zora düşmüş, uzun soluklu bir ekonomi politika izleyemeyen hükümetin tükenmesinin işaretleri. Onun için tabii biz iktidara gelirsek, halkımızın, özellikle de çalışan, gelir dağılımının altında kalan kesimin rahatlatılması üzerine kemer sıkma politikalarının aksine onların gelirini artırıcı yöntemlerle talebin artması ve üretimin kamçılanması gibi bir perspektifi benimsediğimizi söyleyebiliriz.

“Özerk üniversite için mücadele edeceğim”

J. Butler, “Akademik özgürlük için mücadele demokrasi için mücadeledir” diyor. Siz barış talebini dile getirdiğiniz için işinden edilen akademisyenlerdensiniz. Oradaki mücadelenizi Meclis’e nasıl taşımayı hedefliyorsunuz?

Ben artık yaşı emekliliğe gelme noktasındayken KHK ile atılmadım ama istifayla emekli olmamı istediler. Üniversite içinden böyle bir işaret geldi. Emekli olduk ve emekliliğe zorlandık bir bakıma.

Dünyada da üniversitelerin sorunları var, ama Türkiye’de bilimden uzaklaşma diyebileceğim bir seyir var. Burada şunu anlamak zorundayız: Üniversite bağımsız ve özerk olması gereken bir yerdir. Çünkü bilim özerk yapılıyor. Bilim sistemde herhangi bir şekilde egemen olanların istediği şeyi yapan bir kurum değildir. Bilim, özgür düşünceyle bilinmeyen sorular soran ve o soruların cevabını arayan bir alandır. Burada önemli olan bağımsızlıktır.

Meclis’te yer bulursam eğitim meselesine özel önem vermek istiyorum. Kavga ve mücadelemin bir parçası da şu olacak: Özerk üniversite.


Bilginin suçlaştırılması – Judith Butler