Ana Sayfa1915'TEN BUGÜNEErmeni yönetmen Serge Avedikyan’ın Bursa’dan Fransa’ya uzanan hikayesi

Ermeni yönetmen Serge Avedikyan’ın Bursa’dan Fransa’ya uzanan hikayesi

HABER MERKEZİ – 1915’ten bugüne uzanan Ermeni portrelerinde bu hafta Serge Avedikyan var. Geçmişi bugün ile birleştiren sonsuz zincirin güçlü bir halkası olan yönetmen Avedikyan’ın hikayesi Bursa’dan Fransa’ya uzanıyor. Bir gün Türk bir yönetmenin “reel politiğin ötesine geçerek geçmişi pozitif bir şeye dönüştürmesini” arzu ettiğini belirten Avedikyan, “Biz Ermenilerin patolojisi Türklerinkinin tam tersi ve eğer işleri yoluna koymazsak diyalog kurmak imkânsız olacak” diyor.


Görüşmeyi yapan: Tigran Yegavyan

Çeviri: Tolga Er


Serge Avedikyan, Ermeni tiyatro dünyasının zenginliğinin somut bir örneği. Tüm mecraların (sahne, televizyon ve filmlm) ustası olan yakışıklı, güçlü, içine kapanık duruşu ve hipnoz edici gözleriyle yönetmen ve yapımcı Andre’nin gizli kalmış birçok şaşırtıcı yönü var.

Başarıya ulaşan “The Parajanov Scandal” (Parajanov Skandalı) filmini yöneten Serge, ana karakteri de kendi oynar. Ermeni film yönetmeni Sergey Parajanov’u yakından tanır ve onu kendi ruhani babası olarak görür. Hatta ikisinin arasındaki tüyler ürpertici benzerlik seyircileri şaşkına çevirir. Öte yandan ikisi de aynı sanatsal vizyona sahiptir: Parajanov ve kolâjlarında olduğu gibi Serge de parçaları birleştirerek bütüne ulaşmaktan hoşlanır.

Ermeni olma deneyimini, evrensel yaratıcılığına destek olan enerji kaynağını da kullanır Serge.

Sergey Avedikyan “The Parajanov Scandal” filminde Sergey Parajanov’u oynarken, 2013

Çifte kültürel mirasının rehberliğinde tutkulu bir gezgin olan Serge Avedikyan, ruhen ve bedenen üç coğrafi bölgeden etkilenmeye devam eder: Bugünün Ermenistan’ı (doğum yeri ve aynı zamanda 15 yıl geçirdiği yer), ailesinin sevdiği, gençken “Ermeni cenneti” için terk ettiği Fransa ve Avedikyan ailesinin beşiği olan Türk köyü Sölöz.

Bursa’dan çok da uzak olmayan kır bölgesinde bulunan Sölöz, Serge (Sahak’ta doğmuştur) için her şeyin başladığı ve dönmenin imkânsız olduğu huzurlu bir köydür. Üç kez (1987, 2003 ve 2007) elinde kamerayla baba tarafından dedesi Avedis’in topraklarına gitmiştir. Gidişinin nedeni toprağın altındaki kemiklerin sesini duymaktan ziyade yeni sakinleriyle şimdiki zamanın içinde yaşamaya devam eden geçmiş hakkında konuşmaktır. Sölöz’de Ermeni yaşamının izlerini süren belgesel filmi “We Drank The Same Water” (Aynı Suyu İçtik), sözlerle anlatılamayanın ve inkârın ayak izlerini takip eden uzun bir iç yolculuğun meyvesidir.

Azize Mary

Serge’nin anne tarafından büyükannesi Alice Tateossyan (evlenmeden önceki soyadı Chorig’dir), İç Anadolu’daki Sivas’ta 1914 veya 1915 yılında (tam tarih hala bilinmemektedir) doğar. Ailesinin Soykırım’dan kurtulan tek üyesi olan Alice, Mary Graffam adındaki bir misyoner tarafından kurtarılır, binlerce yetimle beraber alınır ve Alice olarak tekrar vaftiz edilir.

Serge şöyle anlatıyor:

“Büyükannem misyoneri kendi annesi olarak görürdü. Mary’nin koruması altında beş yıl yaşamış ve son günlerinde yatağının yanından ayrılmamış. Mary 1921 yılında öldüğünde yüzünü okşamış ve ‘Elveda anne’ demiş.”

Mary Graffam, Müslüman komşular tarafından dininin değiştirilmesi ve kaçırılma tehdidi altındaki yüzlerce Ermeni kızını kurtarmayı başarmış.

Alice ise, ikinci annesinin ölümünün bir yıl ardından 1922 yılında Yunanistan’a geçer ve gençliğine kadar burada kalır. Diğer birçok Ermeni yetim gibi fotoğraflardan kendine bir eş arar. 16 yaşındayken bir dizi fotoğraf arasından seçtiği, Paris’ten olan Mesrob Papazyan ile evlenir.

Sölöz’den Avedis

Serge 1981 yılında Ermeni hafızası üzerine bir belgesel için çalışırken baba tarafından dedesi Avedis’i çeker. 1900 yılında doğmuş olan Avedis Avedikyan’ın Maryam adında kız kardeşi, Sahag adında erkek kardeşi, Hovannes adında ağabeyi ve Soykırım sırasında ölen, adı bilinmeyen bir erkek kardeşi vardır. Usta yazar Hagop Ochagan’ın doğduğu Sölöz, o zamanlar 4 bini aşkın Ermeni ve Yunan’ın yaşadığı, söz konusu topluluğun nüfusun üçte birini oluşturduğu ve kumaş ile ipek ticaretiyle öne çıkan küçük bir kasabadır. 1915 yılında Avedikyan ailesi tehcir edilir. Derme çatma vagonlarda geçen birkaç haftanın ardından aile Konya’ya ulaşır ancak, yoksullaşarak.

Serge, “Konya şehri, Vali Celal Bey’in tehcire karşı koruma sağlamasından ötürü bir süreliğine güçlü bir kaleydi” diyor. Ancak Celal Bey’in 3 Ekim 1915’te görevden alınmasının ardından tehcir devam eder. Kentte kalmanın tehlikeli olduğu ve Ermenilerin çevredeki köylere dağılması gerektiği yönünde söylentiler dolanmaya başlar. Serge talimatın “Karavanlar ve trenlerle beraber Deyr ez Zor’a ilerlememek, dağılmak” olduğunu bildiriyor.

Ermeniler söylentilerin tam olarak nereden geldiğini anlamaz, ancak söylentilere güvenirler. Böylece Avedis ve çoğu aile üyesi Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Konya’da kalarak Soykırım’dan kurtulur. 1919 yılında Sölöz’e dönerler ve eski Türk işçileri tarafından işgal edilen evlerini geri alırlar. Tehlike tehdidini önlemek için 1920 yılında bölgenin kontrolünü eline alan Türklerle savaş halindeki Yunan birlikleriyle öz savunma grupları kurarlar.

Mustafa Kemal’in ulusalcı birliklerinin ilerleyişiyle karşılaşan Yunanlar 1922 yılında geri çekilir. Aile böylece üçüncü kez, bu sefer temelli olarak sürgün edilir. Sölöz yakınlarındaki küçük Gemlik Limanı’ndaki ilk tekneye atlarlar. Sonrasında Bulgaristan’a geçer, Ermenilerin yoğun olarak bulunduğu Plovdiv yakınlarındaki Ruschuk’a yerleşirler. Avedis işte burada daha küçük bir çocukken Sölöz’de kendisine söz veren genç bir kız olan Aghavni ile evlenir. Bu birliktelikten beşi kız biri erkek altı çocukları olur: Khenganouch, Zarouhi, Baydzar, Vartouhi, Yvette ve Serge’nin babası Grégoire.

Grégoire’nin doğduğu 1930 yılında Avedikyanlar Bulgaristan’ı terk ederek Avedis’in ağabeyi Hovannès’in yerleştiği Fransa kenti Marsilya’ya geçer. Serge anlatmaya başlıyor:

“Ona Hanné derdik. Sölöz’de bu ‘büyük kişi’ anlamına gelirdi. Alnında Türkler tarafından süngüyle vurulduğu yerde bir delik olduğunu hatırlıyorum. Babam ise Marsilya’nın yerlisi gibiydi. Sanki hayatı boyunca korumaya çalışmış gibi asla aksanını kaybetmedi. Ermenistan’a gitmek üzere Fransa’yı terk ederken babam 18, annem ise 10 yaşındaydı. Aynı tekne içerisinde olmaları şans eseri.”

Avedikyan ailesi 1960 yılında Ermenistan’dayken. Soldan sağa: Serge’nin kız kardeşi Marguerite, büyükbabası Avedis, büyükannesi Aghavni, annesi Suzanne, babası Gregory ve Serge

“Akhparlar”ın oğlu

1 Aralık 1955 tarihinde Erivan’da doğan Serge şöyle diyor:

“1947 yılında dönenler ya tekrar terk etmeyi ya da entregre edilmeyi kafasına koymuştu, ancak babam bu fikre asla ısınamamıştı. Akşamları hep beraberken bizlere Alexandre Dumas’ın ‘Monte Cristo Kontu’ kitabını okurdu. Kitabı ezberlemişti. Bilinçaltında kendini Edmond Dantès yerine koyuyordu ve Sovyet Ermenistanı onun Château d’If’ydi.”

Sovyet Ermenistanı’na sonradan gelen Ermeni Diasporasını anlatmak için kullanılan “Akhparlar”ın oğlu olduğu için Serge kendini yabancı mı hissetmiştir? Serge’ye göre “İnsanlar onlara aynı gözle bakmadı. Çok ender Fransızca konuşmasına rağmen Fransa’dan geldiği, bere taktığı için onu François diye çağırıyorlardı.”

Avedikyan ailesinin Sovyet Ermenistan’ına girişini onaylayan belge, 1947

Serge 1960’lı yılları kaygısız bir ortamda geçirir. Demir Perde’nin ardında yaşayan diğer gençler gibi Beatles ve Rolling Stones’a tutkundur. Kaset kayıtlarını dinler. Sovyet Ermenistanı’nda üst düzey bir kültür vardır ve öğrenmek her şekilde önceliklidir. Annesi bir ritüelmişçesine haftada bir sinemaya gitmesini sağlar. Serge devamla şöyle anlatıyor:

“1970 yılında Fransa’ya ulaştığımda Sovyet pasaportumu kaybetmiştim ve daha Fransız vatandaşlığım yoktu. O zaman içinde bulunduğum durumdan ötürü kendimi devletsiz biri gibi hissettim. Anne ve babam orada doğmadığı için Ermenistan asla benim ülkem olmadı. Ancak hakikat, Ermenistan’ın anavatanım olduğu yönündeydi. ‘Devletsizlik’ her ikisine de sahip olabileceğim, ‘oradan’ hissedebileceğim ve kendimi ‘oraya’ adayabileceğim anlamına geliyordu. Seçmek zorunda kalmayarak özgürlüğümü elimde tutmak istiyorum.”

Nihayetinde çifte kimliği hep onun yanında olur. Şimdiyse seyahat ettiği yolların da sayesinde bu durumu kabullenir. Aile geçmişi ve kökenlerine ilişkin belgeseli de kendi içinde neyin Ermeni neyin Fransız olduğu konusunda bir denge bulmasına yardımcı olur.

Suzanne ve Gregory 1955 yılında Erivan’dayken

15 yaşındayken aksansız bir şekilde Fransızca konuşabilmesine rağmen onun için Ermeni olduğunu ve Kafkasların bir yerinde kaybolmuş Sovyetler Birliği’nden geldiğini söylemek sorun değildir. Öte yandan azınlık odaklı olmalarına rağmen oynadığı ilk karakterlerin hiçbirinin kökenleriyle ilgisi yoktur. “We Were One Man” (Biz Tek Bir Adamdık, 1979) filmiyle Serge homoseksüellikle ilgili ilk filmlerden birinde rol alır. Aynı sene “The Red Sweater” (Kırmızı Kazak) filminde rol alır. Film o dönemdeki bir diğer sinemacılık başarısıdır.

Ermeni hafızasının kâşifi

1981 yılının Mart ayında oğlu Hovnatan doğar ve sadece bir ayın ardından büyükbabası Avedis vefat eder. Serge, geçmişini gelecek nesillere aktarma ihtiyacı hisseder. 1982 yılında da sinemacı arkadaşları Jacques Kébadyan ve Georges Kiledjyanla beraber Armenian Audiovisual Association’ı (A.A.A.) kurar. 1981 ile 1988 yılları arasında Ermeni hafızası üzerine birçok belgesel filmi Fransız televizyonlarında gösterilir. Aynı zamanda 1984 ile 1988 yılları arasında Fransız kamuoyuna ve film eleştirmenlerine Ermeni sinemacıları tanıtır: Henrik Malyan, Sergei Parajanov, Artavazd Pelechyan, Frunze Dovlatyan, Vardan Hovhannisyan ve diasporadaki diğer sinemacılar Atom Egoyan, Arby Ovanessyan, Nigol Bezjyan.

“Kırmızı Kazak” filminin posteri, 1979

Üç farklı yerde kökeni bulunan Serge, bir gün Türk bir yönetmenin “reel politiğin ötesine geçerek geçmişi pozitif bir şeye dönüştürmesini, ancak bunun açık bir aralık olarak kalmamasını” umuyor:

“Bizim konuya yaklaşımımız neredeyse saplantılı; çünkü bir şeyin eksikliğini çekiyoruz ve adaletsizlik var. Diğer taraftan Türk tarafında bilgi, netlik, soruyu derinlemesine görme eksikliği var. İnsani bir bakış açısından bakıldığında çok dengesiz. Bizim patolojimiz Türklerinkinin tam tersi ve eğer işleri yoluna koymazsak diyalog kurmak imkânsız olacak.”

Oldukça kendi döneminin bir insanı olan Serge, Ermeni-Türk diyalogunu ve aradaki camın diğer tarafına yaptığı yolcukları kökenlerine yeniden bağlanmanın bir yolu haline getirdi. Sınırlara ve bayraklara duyduğu ilgisizlik bu yolcukları kolaylaştırdı. Ayakları yerde, başı bulutların arasında olan Serge, geçmişi bugün ile birleştiren sonsuz zincirin güçlü bir halkası.


Kaynak: Aurora Prize