Ana SayfaYazarlarErdoğan UstaBelçika ve futbolda jenerasyon meselesi – Erdoğan Usta

Belçika ve futbolda jenerasyon meselesi – Erdoğan Usta


Erdoğan Usta


Belçika milli takımına “kırmızı şeytanlar” deniyor. Ancak bu dünya kupasına katılan kadronun, kırmızı şeytanlar adını gölgede bırakan bir başka lakabı daha var: Altın Jenerasyon. Gerçekten de Belçika futbolu son yıllarda birbirinden yetenekli isimlerden oluşan bir oyuncu grubu yakaladı. Alt yaş kategorilerinden bu güne, çok uzun süredir birlikte oynuyorlar. Uluslararası turnuvalarda da, ilk olarak 2014 dünya kupasıyla birlikte vitrine çıktılar. O kupada mücadele eden genç kadro çeyrek final oynadı. İki yıl sonra, bu kez Avrupa şampiyonasında bir kez daha çeyrek final oynadılar. Bu dünya kupasına ise daha büyük ümitlerle gelmişlerdi: Şampiyonluk istiyorlardı.

Doğrusu kupanın bu güne kadarki seyri de, bu beklentilerinin çok da afaki olmadığını gösterdi. Her şeyden önce Belçika kupanın en iyi futbol oynayan takımlarından biriydi. Yarı finale gelinceye dek oynadıkları 5 maçın tamamını kazanmışlardı. Grup aşamasında İngiltere’yi, üstelik de yedek ağırlıklı bir kadro ile yenmiş; çeyrek finalde de dünya kupalarının “doğal favorisi” Brezilya’yı safdışı etmişlerdi. Yarı finale kalan dört takım içerisinde en fazla gol atan, en fazla pozisyon bulan, hücum varyasyonları en zengin takım olarak öne çıkıyorlardı. Üstelik Brezilya’nın yanı sıra Arjantin, Almanya, İspanya gibi devlerin de kupaya erkenden veda etmiş olması, Belçika’nın şampiyonluk yürüyüşünde önünü hepten açmış görünüyordu. Neden olmasındı ki? Nitekim takımın yıldızı Hazard, “mütevazi olmaya gerek yok, buraya şampiyonluk için geldik” diyordu.
Lakin yine olmadı. Kırmızı şeytanlar namıyla maruf bu altın jenerasyon, yarı final maçında Fransa’ya yenilerek kupaya veda etti.

Evdeki hesap çarşıya uymadı…

Belçika’nın Fransa karşısında aldığı yenilginin nedenlerine bakıldığında, parmaklar teknik direktör Martinez’i işaret ediyor. Onun taktik kurgusu Fransa karşısında işe yaramak şöyle dursun, bütünüyle çöktü. Evdeki hesap, çarşıya uymadı.

Belçika’nın kupa hayallerinin solduğu an

Esasen bu maça kadar Martinez, kupanın en başarılı teknik adamlarından biri gibi görünüyordu. Son 16 turunda Japonya karşısında 2-0 geriye düştükleri maçta, yaptığı taktik müdahaleler ve oyuncu değişiklikleri ile tarihi bir geri dönüşe imza atıp maçı kazanmayı bilmişti. Çeyrek finaldeki rakibi Brezilya karşısında ise kelimenin tam anlamıyla şapkadan tavşan çıkarmıştı. Şöyle ki; o güne dek kupada oynadığı tüm maçlarda, tıpkı kupa öncesindeki eleme ve hazırlık maçlarında da olduğu gibi, sahaya 3-4-3 dizilişi ile çıkıyordu Belçika. Brezilya karşısında şaşırtıcı biçimde 4-3-3 dizilişi ile çıktılar. Üstelik orta üçlü, sürpriz biçimde Fellaini, Chadli ve Axel Witsel’den kuruluydu. Takımın top tekniği daha yüksek orta saha oyuncuları yedek klübesinin yolunu tutmuş, orta saha bu savaşçı üçlüden kurulmuştu. Dahası, takımın ileri üçlüsü de alışılmadık bir dizilişle sahadaydı. Lukaku merkez santrafor pozisyonu üstlenmeyip sağ kanada geçmiş, Hazard sol kanatta kalmıştı. De Bruyne ise sahte 9 gibi oynuyordu.

Bu beklenmedik taktikle Belçika Brezilya karşısında üç şeyi birden başardı. Hem 4’lü savunma ile Brezilya’nın Neymar ve Willian ile kanatlardan geliştireceği atakların önünü kesecek ikili sıkıştırmaları yapabildi; hem direngen ve savaşçı üçlü sayesinde Brezilya’ya orta sahada üstünlük kurmayı başardı; hem de hücumda müthiş bir verimlilik yakaladı. Son vuruşlarda biraz daha becerili olabilselerdi maçı çok daha farklı kazanmaları işten bile değildi.

Lakin Brezilya karşısında elde edilen zaferin bedeli ağır oldu. Birincisi, Belçika’nın hem savunma hem de hücum aksiyonlarında son derece önemli bir rol üstlenen Meunier, gördüğü sarı kartla Fransa maçında cezalı konuma düştü. Daha kötüsü, Martinez “savaşçı oyunculardan kurulu bir orta sahanın” zafer için yeterli olabileceği yanılsamasına kapıldı.

Fransa karşısında işte bu kafa karışıklığının bedelini ödediler. Meunier’in yokluğunda sağ kanada geçen Chadli, pek de alışkın olmadığı bu pozisyonu epey yadırgadı; maç boyu çizgide sıkışıp kaldı. Takımının merkez oyununa neredeyse hiç katkı sunamadı. Diğer kanatta konumlanan Dembele’nin durumu daha da vahimdi. O, kendisine verilen “Mbappe’yi kovalama” görevinin altında ezildi. Maç boyunca ne savunmada ne de hücumda hiçbir varlık gösteremedi. Hal böyle olunca Belçika orta sahasında bütün yük Fellaini-Witsel ikilisinin sırtında kaldı. Bu ikilinin Kante-Pogba-Matuidi-Griezman dörtlüsü karşısında direnç gösteremeyeceğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok sanırım. Nitekim öyle de oldu, ilk yarım saatin ardından Belçika orta sahasının direnci kırıldı, maç Fransa’ya döndü. Bundan sonrası zaten bir zincirleme reaksiyon: Orta sahadan beslenemeyen Hazard ve De Bruyne, top almak için çok gerilere gelmeye mecbur kaldılar. Bu iki yıldızın Fransa kalesinden uzaklaşması, Fransa savunmasının arayıp da bulamadığı şey olsa gerek. Böylelikle, zaten bitiricilik meziyetleri epey sınırlı olan Lukaku, ilerde yapayalnız kaldı. Üstelik de Umtiti ve Varane gibi iki gardiyanın nezaretinde. Neticede kupanın en golcü takımı, Fransa maçını neredeyse pozisyon bile üretemeden bitirdi.

Martinez Brezilya maçını orta sahada kazanmıştı, Fransa maçını da yine orta sahada kaybetti. Sorunun orta sahada olduğunu farkedip Mertens ve Carrasco’yu oyuna aldığında maçın ivmesi bütünüyle Fransa’ya dönmüş ve iş işten çoktan geçmişti.

Tekerrür eden tarih…

Neticede tarih tekerrür etti; bir kez daha bir Belçika altın jenerasyonu, şampiyonluk umutları ile geldiği bir dünya kupasına yarı finalde veda etti.

Zira Belçika futbol tarihindeki ilk altın jenerasyon değil bu kadro. Belçika’nın ilk altın jenerasyonu, 1980 Avrupa Şampiyonasında sahne almış ve uzun yıllar boyunca rakiplerine kök söktürmüştü. 1980 Avrupa Şampiyonası’nda final oynadılar. O zamanki adıyla Batı Almanya’ya yenildiler. Şampiyonluk umutları ile katıldıkları 1986 Dünya Kupası’nda da yarı finale kadar yükseldiler. Yarı finalde Maradona’lı Arjantin’e yenilerek kupaya veda ettiler. O altın jenerasyonun izleri, genç oyuncuların da takıma katılması ile 1990’lı yılların sonuna dek sürdü. Belçika, 1982 yılından 2002 yılına kadar yapılan tüm dünya kupalarına katılmayı başardı.

Belçika’nın ilk altın jenerasyonu Maradona’ya karşı

Ardından Belçika futbolu, dünyada bir eşine daha rastlanmayacak ölçüde büyük bir çöküş yaşadı. 2000 yılında Hollanda ile birlikte ev sahipliğini üstlendikleri Avrupa şampiyonasında yaşananlar, çöküşün ilk habercisiydi. Kupanın açılış maçında İsveç karşısında dört dakikada buldukları iki gol, o kupada kendi hanelerine yazılan yegane olumlu anı olarak kaldı. O iki gol dışında başka gol atamadılar, kupaya grup aşamasında veda ettiler. Futbol tarihinde ilk kez bir ülke, ev sahibi olduğu Avrupa şampiyonasından henüz grup aşamasında eleniyordu. Ancak bu, yaşanacak büyük çöküşün sadece başlangıcıydı. 2002 Dünya Kupası’nın ardından, üçü Avrupa şampiyonası ve ikisi de dünya kupası olmak üzere peşpeşe 5 uluslararası turnuvaya katılmayı bile başaramadılar. Eleme gruplarında alınan farklı yenilgiler adeta bir rutine dönmüştü. Belçika hızla irtifa kaybediyordu. 2007 yılının yazında ise kelimenin tam anlamı ile dibi gördüler. Bir zamanlar rakiplerinin korkulu rüyası olan kırmızı şeytanlar, FIFA sıralamasında 71. sıraya kadar gerilemişti. Kıyaslama yapmak için söyleyelim: Bugün 71. sırada, tarihi boyunca hiçbir dünya kupasına ya da Avrupa şampiyonasına katılamamış olan Makedonya yer alıyor. Hemen arkasından da El Salvador ve Suriye geliyor.

Belçika’nın büyük çöküşünü sembolize etmek için sıklıkla anılan Türkiye maçı

Peki nasıl oldu da Belçika sadece 10 yıl içinde küllerinden doğmayı başardı? Yalnızca 34 profesyonel futbol takımı bulunan bu küçük ülke, nasıl oldu da her biri birbirinden yetenekli oyunculardan oluşan bir altın jenerasyon yakalamayı başardı. Bu bütünüyle bir tesadüfün sonucu mu? Kuşkusuz hayır. Tam aksine, Belçika futbolunun küllerinden doğuşunun arkasında müthiş bir planlama ve yoğun bir çalışma yatıyor.

Küllerinden doğan kırmızı şeytanlar…

Adı Michel Sablon. 1986 yılında dünya kupasında yarı final oynayan Belçika takımında yardımcı teknik direktör olarak yer alıyordu. Büyük çöküşün ilk yıllarını teknik direktör olarak yaşadı. Ardından “futbol direktörü” sıfatıyla Belçika futbolunun başına geçti. Onun yönetiminde Belçika futbolu küllerinden doğdu.

Michel Sablon

İlk iş olarak Brüksel’in hemen dışında yeni bir “ulusal futbol merkezi” inşa edildi. Teknik direktörlüğe giriş kurslarının ücretsiz hale getirilmesiyle bu kurslara katılım bir anda 10 katına çıktı. Sablon, ilk iş olarak gençleri eğitecek teknik direktörleri eğitiyordu.

Ardından Brüksel Üniversitesi’ne bağlı bir kurum olan Double Pass, klüplerin genç oyuncu yetiştirme süreçlerini denetlemek ve klüpleri yönlendirecek tavsiyeler vermek için görevlendirildi. Dokuz yıl sonra Premier Lig de aynı sistemi benimseyecekti.

Eş zamanlı olarak, Louvain Üniversitesinde bir çalışma grubu oluşturularak Belçika genelinde çeşitli yaş gruplarında takımların yaptığı 1600 maç detaylı biçimde incelendi. Bilimsel analizlerin sonuçları futbol kulüpleriyle, futbol akademileriyle, okullarda futbol öğreten eğitimcilerle paylaşıldı. Onların da sürece aktif biçimde katılımını sağlayabilmek için düzenli toplantılar yapıldı, tartışma süreçleri örgütlendi. Bugün genç futbolcuların eğitimlerinde dünya genelinde izlenen yöntemlerin önemli bir bölümü, Louvain Üniversitesi’nde yapılan bu çalışmanın ürünüdür.

Bir zamanlar Benteke ve Axel Witsel’e evsahipliği yapan toprak saha

Belçika liglerindeki 34 takım, altyapı eğitimlerinde 4-3-3 dizilişini esas almaya teşvik edildi. O günlerde liberodan, süpürücüden, statik ortasaha oyuncularından geçilmeyen Belçika futbolu için bu büyük bir değişim demekti. 4-3-3 formasyonunun temel alınması da keyfekeder verilmiş bir karar değildi. Louvain Üniversitesi’nde oluşturulan çalışma grubunun yaptığı bilimsel çalışmalar, oyuncu gelişiminin en etkili biçimde gerçekleştirilebileceği dizilişin bu olduğunu gösteriyordu. Belçika futbolunda o günlerde yaygın biçimde görülen 3-5-2 ya da 4-4-2 sistemleri hızla terk edildi. Altyapılardan başlayarak Belçika futbolu yüzünü 4-3-3 ve onun teknik-taktik becerilerine döndü.

Neticede ortaya 8 yaşından küçük çocuklardan başlayarak A takımı oyuncularına dek uzanan bir futbolcu gelişimi programı çıktı. Altyapılarda izlenen antreman teknikleri bütünüyle terkedilerek yerine yepyeni bir sistem bina edildi.

Kuşkusuz alışkanlıkların terkedilmesi kolay olmuyor. Sablon o dönemde federasyonu, kulüpleri, futbol akademilerini, okul öğretmenlerini ve teknik direktörleri bu yeni sisteme ikna edebilmek için binden fazla toplantı düzenlemek zorunda kaldığını anlatıyor: “Manyak gibi çalışıyorduk. Sabahın köründe başlıyor, gecenin geç saatlerine kadar çalışmaya devam ediyorduk. Haftanın yedi günü birden iş tempomuz böyleydi.”

Sablon’un çalışmaları ülke içiyle de sınırlı kalmadı. Almanya, Fransa ve Hollanda ile deneyim aktarımını hedefleyen periyodik toplantılar yapılmaya başlandı. Almanya, Hollanda ve Fransa futbolunun gelişimi mercek altına alındı. Oradan çıkartılan dersler Belçika’nın bu yeni futbol felsefesine eklendi.

Valon ve Flaman takımları arasındaki iletişimin güçlendirilmesi, karma kadroların oluşturulması için çalışmalar yürütüldü. Futbol dünyasının kapısı göçmenlere açıldı. Belçika futbolu, Belçika toplumunun çok kültürlü ve çok kimlikli yapısını tam anlamıyla yansıtan bir zenginliğe kavuşturuldu. Bugün Belçika milli takımının kaptanlığını Kongo’lu Vincent Kompany’nin yapıyor oluşu, yaşanan değişimin boyutlarını gözler önüne seriyor olmalı.

Genç futbolcular dünyanın büyük kulüplerine ve liglerine gitmeleri için özellikle teşvik edildiler. Kulüpleri futbolcuların yurtdışına transferini kolaylaştıracak adımlar atmaları yönünde zorlayan genelgeler yayınlandı. Böylelikle bugün Avrupa’nın bütün majör liglerinde oynanan futboldan beslenen bir Belçika futbol iklimi açığa çıktı.

Sablon’un Belçika futbolunda yarattığı bu radikal değişime kısaca G-A-G deniyor. Kısaltmayı oluşturan harflerin herbiri Sablon’un beslendiği kaynakları ve nihai hedefini sembolize ediyor.

Altın jenerasyon için yolun sonu mu?

Bugün Belçika milli takımını oluşturan ve altın jenerasyon diye adlandırılan kadroda yer alan oyuncuların tümü, Sablon tarafından inşa edilen bu sistemin ürünü. Seneler evvel bir Belçika gazetesinde “geleceğin yıldızları” diye tanıtılan çocuklara bakınca, sistemin ne kadar etkileyici biçimde işlediği büsbütün ortaya çıkıyor.

Belçika basınında bir zamanlar – Geleceğin yıldızları

İlk kez 2014 Dünya Kupası’nda sahne almıştı bu jenerasyon, çeyrek final oynadılar. O kupa, bu jenerasyonun çıraklık dönemiydi. İki sene sonra Avrupa şampiyonasında biraz daha olgunlaşmış bir takım görüntüsü çizdiler. Yine çeyrek final oynadılar. O kupa, bu jenerasyonun kalfalık dönemiydi.

Bugün Belçika milli takımının yaş ortalaması 29’a dayandı. Altın jenerasyon artık ustalık döneminde. Pek çok kişi, bu dünya kupasının Belçika altın jenerasyonu için son şans olduğunu düşünüyor. Dört yıl sonra, yani bir sonraki dünya kupasında, bu kadronun yaş ortalamasının 33’e ulaşacağı düşünülürse pek de haksız sayılmazlar. Ama ben “son şans” konusunda aynı fikirde değilim doğrusu. Zira bu kuşak, “tesadüfen bir araya gelmiş” oyunculardan oluşmuyor. Tam aksine, büyük bir çabayla inşa edilmiş etkileyici bir sistemin ilk mezunlarından oluşuyor. Sistem aynı ışıltısı ile yoluna devam ettiği sürece, Belçika futbolunun daha büyük yıldızlar yetiştirip daha parlak günler yaşayacağını tahmin etmek zor değil.

İroniktir, Belçika futbolunda yapısal dönüşüm, 2000 Avrupa Kupası’nda kendi evlerinde Türkiye karşısında aldıkları 2-0’lık yenilgi ile başlamıştı. “Türkiye’ye karşı oynadığımız o maç tam bir fiyaskoydu. Yaşadığımız şey utanç vericiydi. Elenme biçimimiz kabul edilebilir gibi değildi. Takım kelimenin tam anlamıyla dibe vurmuştu. Yaptıklarımız işe yaramıyordu. Yeni bir yol bulmalıydık” diyor Sablon o günü anlatmak için.

Aradan 18 yıl geçti. Belçika küllerinden doğmayı başardı. Bugün dünya kupasında yarı final oynayan bir takım durumundalar. Kadrolarındaki oyuncular dünyanın en büyük takımlarında oynuyor. Türkiye ise her geçen gün ivme kaybetmeye devam ediyor. Tesadüf değil bu kuşkusuz. Türkiye’nin “altyapısı ile meşhur” yegane kulübü olan, 5 yıl gibi kısa bir sürede bir tane Bundesliga’ya, bir tane de SerieA’ya oyuncu vermiş Altınordu’nun başında Belçikalı hocaların bulunmasının bir tesadüf olmaması gibi. Haldeki gerçekliğimizi anlatan çarpıcı bir örnek olduğundan hatırlamanın tam zamanıdır: Beşiktaş kulübü, altyapı takımının antreman yapacağı nizami ölçülerde bir futbol sahasına bile sahip değil! Diğer “büyüklerin” durumu da Beşiktaş’tan daha parlak sayılmaz.

Belçika’nın altın jenerasyonu yolun sonuna gelmedi, ama Türkiye futbolunda yolun sonuna iyiden iyiye yaklaşıldığına dair alametler çoktan belirdi. Belçika dibe vurduğunda, “Yaptıklarımızı yapmaya devam ederek sonuç alamayız. Radikal bir değişime ihtiyaç var” diyerek ayağa kalkmıştı. Türkiye futbolunu yönetenler ise “Aman tadımız bozulmasın, herşey kaldığı yerden devam etsin” diyor yıllardır. Belki de Belçika’nın yürüdüğü istikamet ile bizimki arasındaki farkı yaratan temel neden tam da bu. Yaşamın hemen her alanında olduğu gibi futbolda da radikal bir değişimin zamanı geldi de geçiyor bile!