Ana SayfaYazarlarElend Aydın“Mahpus”tan Yıldızların Ebediyetine – Elend Aydın

“Mahpus”tan Yıldızların Ebediyetine – Elend Aydın


Elend Aydın


“Şu dakikada, gökyüzündeki ülkelerin hepsinde, içi içini yiyerek Taureau Kalesi’nde yatan ve benim gibi zindandaki ikizlerini düşünen yığınla ikizim var. Bize bir uyarı yollayıp akıl vermek için vaktin çok geç olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz; ama zamanında kendi kendimize bir yol akıl edemediğimiz için de yazıklar olsun; birimiz kendi kendine akıl etseydi bu hepimize yeterdi. ‘Sen kendine yardım et, felek de sana yardım eder.’ Dünyanın olmayan-başlangıcından bu yana ölmüş olanlarımız hep böyle düşündü; şimdiden sonra dünyanın olmayan sonuna kadar da henüz çok genç ya da doğmamış olan milyonlarcamız sıraları geldiğinde böyle düşünecek. Bu da her birinin bir hücreye tıkılmış, hepsi kendi ikizine sahip prangalar ve örümceklerle oda arkadaşlığı yaparak Taureau Kalesi’nden geçmiş ya da geçecek olduklarını gösterir.”

1871’de, Paris Komünü’nün pek çok yoldaşı ve öğrencisinin (ki “Blanquistler” olarak da tarihe geçmişler) katılımıyla gerçekleştiği o güzel yılda, otuz yıla yaklaşan esaretine rağmen yazdığı “Yıldızlardan Ebediyete” adlı eserinde böyle diyor Louis-Auguste Blanqui.

Sevgili Hüseyin’in sayesinde ulaşabildiğim bu eseri, son birkaç yıldır kendimden de, tozlu-dumanlı zamane hayattan da sakladım ve sakındım. Ama bir gece yarısı, karanlığın, tüm ışıkları, yıldızları bile sardığı bir an’da kendimi, Taureau Kalesi’ne doğru aceleyle koşan bir şamdan kılığında bulunca son buldu o ‘saklama’ ve ‘sakınma’. Paris komünar değildi artık, her şey çok değişmişti ama 37 yıl (kimine göre 33) zindan karanlığının prangalarında kalan, üç kez ölüm cezası almış o efsane devrimciyi, 76 yaşında öldüğü kalenin zindanında görünmeyen yıldızlarla konuşurken buldum.

37 asırdır yıldızları görememiş varlığı, yıldızlarla hemhaldi, yosun tutmuş bedeni kuyruk yıldız kıyafetini giymişti. “Biz hep aynıyız” dedi; “dün Paris, bugün Afrin, biz hep esir alınamayan yıldızlarız.”

Karanlıktı her şey, tozlanmış kitaplarının üzerindeyse bir YPG arması göz kırpıyordu. Bir şamdan kılığında olan beni, Afrin’in zeytinlerini, demet demet firari yaseminlerini sundum ona. Tebessüm etti, alaylı bir aileden gelen; yıldızlarla, bırak teleskopu, penceresiz anlaşan büyük devrimci.

Aniden fark ettim ki bu yazı yazılırken Paris Afrin için büyük isyan içinde ve aynı zamanda da işçi grevlerindedir. Ve; Kristin Ross’un “Toplumsal Mekânın Ortaya Çıkışı: Rimbaud ve Paris Komünü”nde, Blanqui’nin, Paris’in merkezindeki her mahalleyi kendine özgü tüm iç ve dış mekanlarıyla ve “kaçış planlarıyla” çok iyi bilip ona göre planlar yaptığını ifade etmiş olmasını hatırlarsak, büyük Üstad’ın an itibariyle nerede olduğunu iyi anlarız. Bir eli yıldızlarda, diğeri isyanlarda direnişlerde olan Usta için, Gustave Geffroy, 1897 tarihli biyografisinde (ki en geniş incelemeye sahip biyografisidir) ad olarak o dönemde ona takılan lakabı kullanmıştır: Mahpus (L’Enfermé).

“Şu anda Taureau Kalesi’nin zindanında yazmakta olduklarımı daha önce de yazdım ve benzer giysiler içinde benzer bir masada, benzer bir kalemle, benzer koşullarda ebediyen yazacağım”

Son eseri Yıldızlardan Ebediyete’yi bu cümlelerle sonlandıran Blanqui gibi eserlerini de unutuşun, bu anlamda sansürün gazabına terk etmiş olan yıldızsız dünya, muhteşem bir tesadüfle Borges ve Benjamin’le tekrar “hatırlar”, ama tırnak içinde.

Benjamin, 1937 güzünde Fransa Milli Kütüphanesi’nde Yıldızlardan Ebediyete’yi keşfeder, ilgili tarihlerdeki mektuplarında heyecanla söz eder. “Tarih Kavramı” adlı metninin, XII. fragmanında ise şöyle bir tespitte bulunur: “Blanqui’nin önceki yüzyılı yerinden oynatan adını sosyal demokrasi otuz yıl içinde hafızalardan silmeyi neredeyse başardı.”

Acı olan sadece sosyal demokrasinin değil radikal sol dünyanın da unutturma suçuna iştirak etmiş olmasıdır ama Proudhon’un 19. yüzyılın “Tek Büyük Devrimcisi” dediği ustayı Anarko-Sendikalist gelenek layıkıyla hatırlıyor neyse ki. Fakat çok iyi hatırlayıp hatırlatmak için muazzam emek veren bir büyük devrimci var ki, anmadan olmaz. Kabanê şehidi Sevgili Suphi Nejat Ağırnaslı; Otonom Yayıncılık’tan 2013’te çıkan Louis-Auguste Blanqui’nin “Devrimci Teorileri”ni İngilizceden çevirmiştir. Şimdi Usta’yla birlikte yıldızların sonsuzluk bahçesinde kalem ve kılıç kuşanmaya devam etmediğini kim söyleyebilir?

Bu yazıyı hep telaşlı olan bir şamdan uyandığı için amaç ne Üstad’ın tanıtımıdır (ki yüzlerce makale yetmez buna) ne de eserinin. Bu, sadece bir selam vermedir sevgili okur.

Yıldızlarla dolu eserden alıntılar okuyalım şimdi:

“Zavallı kuyruklu yıldızların binlercesi mumun alevinde yanmaya gelir. Pervaneler gibi, gecenin karanlığından çıkıp kendilerini çeken alevin çevresinde dönmek için üşüşürler, kalıntılarını tutulum dairesine saçmadan kaçamazlar. Gökyüzünün yıllığını tutan kimilerine bakılırsa, Güneş’ten dünyanın yörüngesinin ötesine kadar, havanın açık olduğu günlerde sabahları ve akşamları gizemli ışıltılar saçan devasa bir kuyruklu yıldız mezarlığı uzanır. Yıldızların canlı ışığını geçiren bu şeffaf hayaletlere bakınca kimlerin ölüleri oldukları anlaşılabilir.

Yüzyıllardır atmosferimizin parmaklıklarına zincirlenmiş durumda, ya serbest bırakılmaları ya da içeri buyur edilmeleri için beyhude yere yalvaran mahpuslar gibi görülmeleri de uygun olmaz mı? Dönenceler arasında güneş, kibar insanlara yaptığı münasebetsiz ziyaretin bedelini çok ağır ödeyen bu solgun Çingeneleri ilk ve son ışınlarıyla bize gösterir.

Kuyruklu yıldızlar gerçekten fantastik varlıklardır…”

Yerçekimini, evreni ve tekerrür statik bir döngüye mahkum ettiği için “polis” diye tanımlayan Dev devrimci, eserinin bir yerinde şöyle der: “Bir düşünün, bir gece ansızın bütün askerler bilginlere dönüşmüş, ertesi gün subayların kışlaya gelişinin nasıl eğlenceli bir manzara ortaya çıkaracağını, gidişlerinin ise en azından koşu kararıyla, hızlı hızlı gerçekleşeceğini hayal edebiliyorum. Daha da iyisini düşleyin: sihirli değneğin bir hareketiyle otuz sekiz milyon Fransız yukarıdaki askerler gibi bir dönüşüme uğramış. Yirmi dört saat içinde hükümetten bir iz bile kalmaz ve bir ayın sonunda toplum tekrar tıkır tıkır işlemeye başlardı.”

Son cümleniz Rojava-Afrin’de gerçekleşti Sevgili Usta, diyen mahpus ve yıldızların “ebediyeti”ne aşık bir şamdan olarak kalenin karanlığında kaybolurken, Baudelaire’in yıldızların yoldaşına atfen yazdığı şiirin bir bölümünü birlikte okuyalım isterim:

Kötücül, kara bir izbeye kapatılmış olan,

O deha, onun kulak ardından uğuldayan

Çığlıklar, sessiz öfkeler, hayaller, ruhum bil ki,

Bil ki, berbat hücrede uykusuz hayalci

Simgesidir, belirsiz karanlık düşlerinin

Dört duvarda boğduğu acımasız Gerçeğin!



Louis-Auguste Blanqui, “Yıldızlardan Ebediyete”, Çev: Cemal Yardımcı, Metis Yayınları
Charles Baudelaire, “Spleen LXXVIII”, Kötülük Çiçekleri içinde.
Previous post
Mustafa Deniz’in ilk filmi ‘Kabuk’ Cannes’da
Next post
Berkin Elvan davasının seyrini değiştirecek rapor: Fişeği atan, 'kuvvetle muhtemel' yargılanan polis