Ana SayfaManşetSosyal deney ve “misafirperver Kürt” – Navşar Şemzînî

Sosyal deney ve “misafirperver Kürt” – Navşar Şemzînî


Navşar Şemzînî


Kavramlar masum değildir.

Misafir, başkasıdır. Misafir kabul etmek ise başkasını/başkayı kabul etmek, yabancı olanı içeriye buyur etmektir. Yani ev sahibinin farklı olanın, olduğu gibi mahrem alanına girmesine rıza göstermesidir.

Derrida, Misafirperverlik Üstüne adlı metninde, misafirperverliğin iki farklı yasa türünden müteşekkil olduğunu ileri sürer. İlki, mutlak misafirperverliğin yasasıdır; yabancıyı kayıtsız şartsız kabul etmeyi, içeriye buyur etmeyi anlatan yasadır. Diğeri ise misafirin bu gelişinin ve ev sahibiyle karşılaşmasının şartlarını belirleyen, karşılıklı hak ve hukukları düzenleyen misafirperverlik yasaları (örf ve adetler, töreler, yasal düzenlemeler) üzerinden ele alan misafirperverlik manzumesidir. [1]

Derrida’nın misafirperverliğinin birinci yasası olan ve mutlak misafirperverlik dediği şeye göre; misafiri koşulsuz şartsız içeriye buyur eden, görünen veya görünmeyen emirler veya baskı unsurları söz konusu olmayan misafirperverlik şeklidir.

Tam da bu nedenle mutlak misafirperverlik kavramının garplı (batılı) olanın bütün ihtişamıyla şarkiyatta (doğuda) arz-ı endam etmesiyle yakından ilgisi olduğunu öne süreceğiz.

Misafirperverlik kavramı, garplı (batılı) olan için bir övme nedeni iken, şarklı (doğulu) olan içinse bir övünme nedenidir. Yani misafirperverlik kavramı doğulu insan için üretilmiş bir batılı icadıdır denilebilir. Bu yüzden misafirperverliği ile övünen batılı bir topluma rast gelmek pek rastlanan bir vaka değildir.

Misafirperverlik, batılı toplumdan ziyade, doğulu toplumların bir övünç kaynağını temsil eder. Misafirperverliğe duyulan hayranlık en fazla batılı toplumlarda iken, misafirperverlik unvanı hep doğu toplumlarına bahşedilegelmiştir. Tıpkı “şehitlik” kavramı gibi: En fazla övenin en az tattığı “şahadet şerbeti”…

‘Sosyal deney’ mi?

Konumuza buradan bir yaklaşım geliştirebiliriz,

Ülke gündeminin çalkantılı olduğu dönemlerde, ne hikmettir ki, genelde Diyarbakır’da, insanların misafirperverliğini ölçen “sosyal deneyler” yapılır ve bir anda ülkenin gündeminin ortasında yer edinir. Esas olarak, davetsiz misafir (Türk) ile devletsiz misafirin (Kürt) kırılgan temasını temsil ediyor bu “sosyal deneyler.”

Bu “sosyal deneylerde” misafirperverlik “ölçümünün” tartısına konulan Kürt için, misafir adayı olan kişi bir Türk ise, bu ilişki bir tür “hayır” diyememe halinin görünürlüğüne dönüşür. Zira Konya’dan geldiğini söyleyen ve hiç aksanı olmayan bir Türk’e kendini makbul tanıtmanın laneti hep peşinde dolaşır durur. Çünkü karşısında kendisine misafir olmaya aday olan kişiye verilecek bir “hayır” cevabı, en iyi ihtimalle, psikopatolojik birtakım imtiyazların reddi anlamını da içerisinde barındırır.

Zira buradaki Türk misafir, Kürt ev sahibine ancak “hoş gelir, sefalar getirir.” Bu yüzden eli ayağı birbirine dolaşacaktır ev sahibi olan Kürt’ün. Peki ya tersi olan durum neyi ifade edecektir? Yani “sosyal deneyin” Konyalı birinin Diyarbakır’da değil de Diyarbakırlı birinin Konya’da (“sosyal deney” yapan genç Konya’dan geldiğini söylediği için) yapıldığını ve misafir olmak isterse, bu önermedeki misafir (Diyarbakırlı Kürt) hoş bulup, sefa getirecek midir Konyalı ev sahibine?

Muhtemelen Konya’da cereyan edecek hikaye; Türk ev sahibi, misafiri (Kürt) içeri buyur etmeden önce “kimsin, nesin, nerelisin?” sorularıyla başlayıp, “Diyarbakır” cevabını alınca, devamında şöyle gelişecektir; misafir olunmak istenen ev sahibi muhtara, muhtar da en yakın karakola haber verecektir! Bu iyi ihtimal tabii, vatandaş kendi işini kendi de görebilir, zira siyasal ve sosyal ortam buna son derece elverişli.

Derrida’nın bahsettiği ve Diyarbakır’daki “sosyal deneyler”de de görülen mutlak misafirperverlik kavramı, Konya’da asla devreye girmeyecektir. Çünkü Konya’daki ev sahibi, kuşkulu ve devletli bir Türk iken, müstakbel misafir adayı olan kişi ise Diyarbakırlı davetsiz bir Kürt’tür… Biri davetsiz bir misafir olarak Diyarbakır’a giderken, öbürü devletsiz misafir olarak Konya’ya gider. Elbette ki, bu misafirlikte de devlet taraftır.

Bunu daha makro iki örnekle ele alalım;

Hastanede tedavi gören eşiyle Kürtçe konuştuğu için ırkçı saldırıya uğrayan 74 yaşındaki Ekrem Yaşlı

Mevsimlik iş için Diyarbakır’a gelen Sakaryalı bir vatandaşın Türkçe konuştuğu için 6 Kürt tarafından linç edilip öldürüldüğünü; Çanakkale’den, hasbelkader, Diyarbakır’a giden 74 yaşındaki bir Türk’ün hastanede, eşiyle Türkçe konuştuğu için torunu yaşındaki bir Kürt’ün kafasını gazoz şişesiyle kanlar içinde bıraktığını düşünelim… Devlet aygıtı elbette buna asla izin vermez, ama velev ki oldu diyelim. Bu iki durum büyük skandal ve Türk medyası için sansasyonel birer haber konusu, siyasi partilerden kınama üstüne kınama gelecek konular olacaktır, pek tabii. Bu paragraftaki cümlelerin içinde geçen Kürt ve Türk kelimelerinin yerlerini değiştirirseniz, sadece geçen hafta içinde gelişen gerçek iki olayı göreceksiniz.

Elbette ki, burada Türk toplumuna bir empati kurma çağrısı söz konusu değildir. Açıkçası kimi Kürtlerin bu ve benzer örnekler üzerinden Türk kitleleri empati yapmaya çağırmasının, duygusal bir çıkıştan ibaret olduğu aşikârdır. Sokakta hiçbir karşılığı olmadığı, geçen yıllar içinde defalarca tecrübe edildi.

Dolayısıyla Türk ev sahibi, Kürt misafiri hastanede Kürtçe konuştuğu için gazoz şişesiyle yaralayabilir veya Sakarya’da yine Kürtçe konuştuğu için kafasından vurup günlerce komada kaldıktan sonra ölmesine sebep olabilir. Ve bu vaziyet toplumsal olarak bir infial nedeni değildir. Çünkü bu “sosyal deneylerden” çıkartılan sonuca göre, Kürtlerin “zalimlere insanlık öğretme” gibi bir de ödevi ortaya çıkıyor. Ve bu “ödevi” öldürülmeyi sineye çekerek gösterebilir efendisine.

Halbuki de-politize edilmiş, de-hümanize edilmiş olan kitleler bizatihi insanlık sınırları dışına itilmiştir. Bu nedenle kendisini insanlık sınırlarına dahil edememiş olan bir kitleden başka kitleleri insanlığa dahil etme misyonu yüklemek ikinci bir hakarettir.

Çalışmak için geldiği Sakarya’da Kürtçe konuştuğu için silahlı saldırıya uğrayan ve yaşamını yitiren Şirin Tosun

Misafir konumunda olan Kürt, ev sahibi ise Türk olunca misafirperverliğe “hayır” demek; kolay, konforlu ilişkidir. Bu nedenle “sosyal deneycilerin” açısından Kürt bir misafir üzerinden Türk misafirperverliğini deneylemek pek arzu edilen bir şey değildir. Hatta özenle kaçınırlar bundan. Ama garptan şarka gelen Türk’ün aksansız Türkçesiyle Kürt’ün evinde misafir olmak istemesi Kürt için sadece “büyük bir şeref” olabilir. Dolayısıyla, Kürt’ün bu yönü (misafirperverlik) ülkenin kriz ve bunalım anlarında sürekli hatırlatılmalı ve bu yönüne zarar verecek hiçbir eylemde bulunmaması gerektiği defaten “Diyarbakır’da duygulandıran sosyal deney” etiketi ile medyada boy boy yer bulmalı ki, herkes yolunu bulabilsin, her şey değişmeden aynen devam etsin diye.

Tabii ki, o arada medya; Kürtçe konuştuğu için Sakarya’da linç edilen 19 yaşındaki Diyarbakırlı Şirin Tosun’u ve Çanakkale’de hastanede eşiyle Kürtçe konuştuğu için kafasına şişelerle vurulan 74 yaşındaki Ekrem Yaşlı vakalarını bilecek, ama hiçbir zaman haber yapmayacaktır. Fakat valiliklerin konuyla ilgisi varsa açıklamaları hemen yayınlanacak, bu şekilde medya misafir ve ev sahibi diyalektiği içindeki meşrulaştırıcı görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirmiş olacaktır. Çünkü biliniyor ki, ülkede bir şey medyaya yansımıyorsa, o şey yaşanmamıştır! Bir ölümün uğrunda yas tutulmayı hak eden bir ölüm olabilmesi için mutlaka medyada yer bulması gerekir!

Kim et, kim tırnak?

Derrida’nın işaret ettiği noktadan yola çıkıldığında; “Kürt misafir, Türk ev sahibi” hikayesinde linç veya gerginlik söz konusudur. Ve bu hikayenin devam etmesi için hemen her kriz anlarında Kürt şehirlerinde yapılan “misafirperverlik deneylerinde” Kürtlere yakıştırılan “misafirperver halk” önermesine dikkat çekilir ve hep böyle olunması istenir. “Bizler etle tırnak gibiyiz, kimse bizi ayıramaz” sonucuna varmak için can havli ile bu “sosyal deneylere” ihtiyaç duyulur. Hâlbuki doğu toplumlarına atfedilen misafirperverlik kavramının altında “sömürge insanının kompleksleri” gömülüdür.

Başka bir örnek,

Nusaybin’e dışarıdan geldiği belli olan bir gazetecinin, meydana gelen patlamaya dair sorduğu soruya kendisinin arzu ettiği istikamette cevaplamayan yerli halkı polise şikayet etmesi ve sonrasında bu insanların görevlerinden (öğretmenlikten) edilmesi sürecinde olduğu gibi. Bu örnekte de misafirperverlik kavramı Türk gazeteci adına yasa ile garanti altına alınmış ve bu gazetecinin içeriye buyur etmemenin bir yasal zorunluğunun olduğu, aksi taktirde karşılığının cezai yaptırım olacağını gösteren bir örnektir. Türk misafir söz konusu olduğunda, Kürt ev sahibinin evinin içine dair kuralların belirlenmesinde de Türk misafirin arzularıdır elzem olan.

Tabii ki bu şartlar altında misafir Türk, “sosyal deneylerle” “misafirperver Kürt tipolojisi”ne sıkı sıkıya sarılacaktır. Bu misafirlik örneğinde, misafir, ev sahibinin mülkiyeti üzerinde iktidarını kurup, sonra da sağlamlaştıracaktır. Hatta bahsedilen metafordaki misafir, dışarıyı (Türklüğü) içeriye (Kürt’ün mahremine) getirir ve yerleştirir.

Ev sahibi bunu gayet iyi bilir. Ve bildiği halde misafiri içeriye buyur eder! Çünkü ona geleneksel olarak bir “misafirperver” rolü verilmiş, bu yüzden de sıkça övülmüştür. Bu yönüyle, “sosyal deneylerle” Kürt misafirperverliğini ölçmek, Türk misafir açısından egzotik bir keşif ve heyecanlı maceradır. Bu aynı zamanda “sizler iyi Kürtlersiniz, buna halel getirecek bir şey yapmayın, hep böyle uslu kalın” demenin de başka bir yoludur.

Diyarbakır’daki “sosyal deney”den bir görüntü

Son kertede; doğu toplumlarında bir toplumun misafirperverliği övülüyorsa, veya bir toplum misafirperver olmaya davet ediliyorsa, orada üstü örtülmeye çalışılan önemli şeylerin olduğunu düşünebilirsiniz. Tıpkı, siyasal ve toplumsal kriz anlarının çoğunda Kürtlerin misafirperverliğinin övülmesi örneğinde olduğu gibi.


[1] https://davetsizmisafir.org/2005/10/24/derrida-davetsiz-misafir/#more-163

Previous post
Netanyahu hükümeti kuramadı, görevi iade etti
Next post
12 oldu: HDP yönetimindeki dört belediyeye daha kayyum