Ana SayfaGüncel‘Erdoğan için iç savaşı sürdürmenin yolu dış savaştı; artık ebedi bir savaş söz konusu’

‘Erdoğan için iç savaşı sürdürmenin yolu dış savaştı; artık ebedi bir savaş söz konusu’

HABER MERKEZİ – Gazete Karınca’ya konuşan akademisyen Nazan Üstündağ, müzakere masasından bugüne gelinen süreci değerlendirdi. Sokaktaki ‘sessizliğe’ değinen Üstündağ, “Halk sokağa nasıl çıkabilir? Türkiye devleti şu an Ermeni soykırımı öncesindeki halinin tüm özelliklerini gösteriyor” dedi. Savaşın ‘Erdoğan için kaçınılmaz bir noktaya geldiğini’ de söyleyen Üstündağ “İç savaşı sürdürebilmenin yolu dış savaştı” değerlendirmesinde bulundu.


Röportaj: FİLİZ GAZİ


Müzakere masasından Kürt kentlerindeki yasak ve operasyonlara, belediyelere kayyum atamalarından Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) yönelik baskı ve tutuklama furyasına ve Türkiye’nin Suriye operasyonuna uzanan süreci  Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Nazan Üstündağ’la konuştuk.

Üstündağ, müzakere sürecinden bugüne gelinen sürece ve bu tabloya ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

“Türkiye devleti şu an Ermeni soykırımı öncesindeki halinin tüm özelliklerini gösteriyor”

“6-8 Ekim Olayları” olarak da bilinen Kobane Protestolarını anımsattığımız Üstündağ, bu yaşananlar karşısında sokağın ‘sessizliğini’ şöyle yorumladı:

Kobane olayları zamanı ile bugünü karşılaştırmak imkansız. Kobane olaylarında kendine güveni, çok ciddi mekansal ve söylemsel özgürlük alanları olan, heyecanlı, inançlı bir halk vardı. Çözüm sürecinin getirdiği çatışmasızlık ortamı sebebiyle Kürt Özgürlük Hareketi’nin farklı yapıları birbirleri ile çok sıkı organik bağlar içinde hareket edebiliyordu. Dünya, Kobane direnişini topyekün olarak meşru görüyordu. Kürtler farklı ideolojilerine rağmen Kobane’de gerçekleşecek olası bir soykırıma karşı ortak hareket ediyordu. Türkiye tarafında da Kürt Hareketi’nin Kobani direnişi solcular, kadınlar, laikler tarafından büyük ölçüde selamlanıyordu. Üstelik bu sokağa çıkış anı Kürt gençlik hareketinin Rojava ile birlikte önemli mevziler kazanmış olduğu, kentsel alandaki varlığını pekiştirmiş olduğu bir dönemdi. Gençlik hareketinin en saygın dönemi dahi denilebilir. Kobane bir çoğumuz için bir ölüm-kalım anıydı. Gezi sonrasıydı. Çok kısa bir zamanda devrimci ve demokratik güçlerin ivme kazanmış olduğu bir dönemdi.

Ancak ben açıkçası o zaman da yazmıştım. Kobane olayları her ne kadar korkunç bir halk gücünü, gençlik gücünü ortaya çıkarsa da ve Kobane açısından büyük bir kazanım yaratılmış olsa da sonuçlarını kötüsüyle de hatırlayalım. 50’nin üstünde insan öldü. Demokratik Kitle Örgütleri, HDP, DTK, DBP vs. örgütlü hareket edemedi, sokağa çıkanlar savunulamadı. Sonra birdenbire olaylar durduruldu ve bir çok genç belki de yapayalnız mezara kondu. Yani aslında demokratik siyaset bu olayları yönetemedi, anlamlı bir biçimde savunamadı, içeremedi. Anlam arayışına girmedi, bundan sonrası ile ilgili ve ortaya çıkan enerjiyi kanalize edecek, çoğaltacak bir program oluşturamadı. Böyle bir durumda doğal olarak ne olacaktır? Bir kısım gençlik kendini korumaya girişecek, bir kısım ise “biz ne yaparsak yapalım figüranız” hissine kapılacaktır. PKK açısından ortaya çıkan bu enerji ile ne yapılacak meselesi gündeme gelecektir. Devlet açısından ise bu gençliğin, bu olanağı yaratmış mekan ve söylemlerin bir an önce imha edilmesi gerektiği kanısına varılacaktır. Aynen böyle oldu. Yani gençliğin ve halkın devrimci enerjisi aslında o günden itibaren, tam da içerilemediği, anlamlandırılmadığı için, bunu belki de en iyi devlet anlamlandırdığı ve müthiş potansiyelini gördüğü için, bir çeşit şanlı ölüme mahkum edilmiş oldu.

Bugüne gelecek olursak, tam bir açık sömürgeci işgal altında Kürt toprakları; siyaseti, demokratik alanlar, siyasetler. Halk hareketleri en ezildiği dönemde değil, nefes alabildiği dönemde ortaya çıkar. Yani bir çeşit (liberal dahi olsa) demokratikleşme sürecinde. Bunu Arap Baharı ile gördük. Türkiye’nin son 15 yılı buna örnek. Bugün özellikle Kürdistan’da sokakta bir halk hareketi çıkmaması asla belediyelere sahip çıkmama söylemiyle yorumlanmamalıdır. Halk sokağa nasıl çıkabilir? Türkiye devleti şu an Ermeni soykırımı öncesindeki halinin tüm özelliklerini gösteriyor. Ermeni soykırımı da bugün araştırmalardan anlıyoruz ki ciddi bir devrimci demokratik bir hareketlenme ardından geldi. Çok benzer; mekanı yok etme, direnişi ezme, mala mülke, değerlere al koyma ile gelişti. Halkta bunun bilgisi var. Bu durumda nasıl sokağa çıksın. Üstelik ne kadar şanlı bir direniş gösterilmiş olursa olsun ortada bir yenilgi var. Mekanlar kaybedilmiş, onlarca insan ölmüş, örgütlenmeler ifşa olmuş, tutuklanmış, sosyal doku zedelenmiş. Hareketin parçaları karşılıklı olarak birbirini anlamlandıramamış, o yüzden de organik değil mekanik bir eylemsellik içinde.

Yani şu an sokakların boş olması çok doğal. Halkın hele hele Kürt halkının sokağa ne zaman çıkılacağı konusunda saygıyla karşılanması gereken bir sezgisi olduğu kanısındayım. Yoksa şu ya da bu belediye ile ilgili olduğunu hiç ama hiç düşünmüyorum.

“Devrimci siyasetin ciddi eksiklikleri oldu”

Üstündağ, ‘özyönetim’ ilanlarına ilişkin değerlendirmesinde ise ‘hendekleri’ yeni bir mücadele mekanizması olarak gördüğü için eleştirilerin hedefi olduğunu anımsatarak şunları söyledi:

Ben, biliyorsunuz hendekleri yeni mücadele mekanizmaları olarak gördüğüm ve eleştirmek yerine anlamlandırmak, öznesi olmak (öznesi olmak derken illa hendek kazmayı değil orada ortaya çıkan devrimci enerjiyi çoğaltacak başka türlü cepheler açmak) gerektiğini söylediğim için çokça eleştirildim. Özyönetim ilanları aslında hendekleri bence yanlış bir anlamlandırmaya sürükledi. Ben sürekli hendeklerde kendini gösteren özsavunmanın Kürtler için şu dünya konjonktüründe ne anlama geldiğini ve ortaya çıkmış olan devrimci enerjinin gençliğin hayat deneyimleri ışığında ne demek olduğunu tartışalım davetinde bulundum. Tam da barış için akademisyenlerin ve arkasından yükselen destek hareketinin çok doğru bir yerde durduğunu, nöbetçi gazetecilik, doktorluk gibi hareketlerin gene o anın en özgün ve doğru hareketleri olduğunu düşünüyorum. Başka cepheler açmak, barışçı cepheler açmak açısından. Ancak bunlar saldırılar karşısında ve bence ifade özgürlüğüne indirgenerek ezildi. Tabi ki hendek politikaları ortaya çıktıktan sonra Kürt Özgürlük Hareketi’nin çeşitli bileşenleri tarafından fazlasıyla hatalar yapıldığını düşünüyorum ama birincisi oralarda Seve gibi, Cihat gibi çok sevdiğim insanları yitirmiş olduğum için, ikincisi tartışma sürekli hendeklerin kazılması, kazılmamasına indirgendiği için, üçüncüsü burada ortaya çıkan ve ölümü dahi yeterli görmeyen, ölümü dahi iktidarının sınırı olarak tanımayan bir devlet iradesine karşı şimdi nasıl hareket edeceğiz tartışmasını daha üretken gördüğümden, bugün henüz bu hataları konuşmanın yeri ve zamanı değil benim açımdan.

HDP’nin “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışının partiyi asıl hedef haline getirdiği yönündeki yorumları da değerlendiren Üstündağ, ‘olanların tek bir lafa indirgenip indirgenemeyeceği’ konusuna bir soru işareti koyarak, şunları anlattı:

O lafın ortaya çıkışına bakmak lazım. HDP hangi koşullar altında böyle bir lafın öznesi ve arzu nesnesi haline geldi? O noktada kime seslendi? Dönüp baktığımızda Dolmabahçe mutabakatı hakikaten korkunç önemli bir andı. HDP bu anı nereye oturtuyordu, arkasından ne planlıyordu? Benzer soruları aslında PKK’ye de sorabiliriz. Dolmabahçe Mutabakatı’nın böylesine hızla harcanmasında sadece devleti suçlu görmenin- ki elbette dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de barış sürecinin bozulmasının esas aktörünün karşı tarafın talepleri ve oyun kurucu gücünün yükseldiğini gören devlet olması doğaldır-doğru olmadığını düşünüyorum. Sürekli bir kriz yönetememe durumu var demokratik siyasette. Burada özellikle devrimci, demokratik siyasetin analiz ve yöntem konusunda çok ciddi eksiklikleri olduğunu itiraf etmek gerekir. Yani bir gün anayasa komisyonuna katılarak, bir gün seni başkan yaptırmayacağız diyerek, bir gün hendekleri kapatın, bir gün direnin diyip, bir gün barış bir gün faşizm… Bilemiyorum analiz ve program eksikliğinin, kişilerin inanılmaz fedakarlıkları, kişilerin inanılmaz kahramanlıkları, ödedikleri bedeller ile kapanmadığı kanısındayım. Yoksa her bir HDP’linin, şu an rehin alınmış eş başkanların, vekillerin hepsinin emekçi mücadelesine yakından tanığım. Saygıyla karşılıyorum.

“Türkiye’nin Irak, Suriye, İran ve İsrail’den farkı yok”

“Ulus kırılgandır. Her gün yeniden tanımlanır. Eğer ulusu esnek tanımlamazsanız, demokratik tanımlamazsanız, tekleştirmeye, isim vermeye kalkarsanız o ulusu parçalarsınız, geriye ulus değil çatışmalı gruplar kalır. Bakınız tüm Ortadoğu” şeklindeki yazısını hatırlattığımız Üstündağ,  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘tek’lik vurgusunu ve Türkiye’nin “Ortadoğu’luluğunu” ise şöyle izah etti:

Ezelden beri Ortadoğu olduğumuzu düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın Ortadoğu’yu asla bir eksiklik manasında kullanmıyorum. Batıya baktığınızda belki de tam da ulusun buraya göre daha esnek tanımlanmasının ve böylelikle çok daha fazla içselleştirilmiş olmasının, orada direnişin politik olmamasına sebep olduğunu düşünüyorum. Batıda da yükselen bir ırkçılık, neoliberalizmin tamamıyla yok ettiği yaşam alanları, gittikçe sertleşen yönetimler, keyfi uygulamalar ile karşı karşıyayız. Hümanizm çöküyor. Irkçılık, cinsiyetçilik ezilenlerin kendilerini ifade ettikleri söylem oluyor. Nefret suçları artıyor. Ancak bunlara karşı henüz ciddi, üretken, güçlü tahayyülü olan hiçbir siyasi hareketlenme yok. Öte yandan Amerika’da binlerce siyah hapishanelerde. Yani politikleşmeyen, politik anlam verilmeyen bir iç savaş buralarda da var. Ortadoğu’da bu iç savaş tam da devlet ideolojileri Batı’daki gibi içselleştirilmediğinden ve farklılıklar tam olarak yok edilmediğinden, bu küresel diyebileceğimiz iç savaş daha politik bir biçimde kendini gösteriyor. O anlamda Türkiye hep Ortadoğu’lu oldu. Ayrıca bombalara bakacak olursak Irak’tan, aktörlere bakacak olursak Suriye’den, ülkeden kaçışa bakacak olursak İran’dan, Kürtlerle ilişkisine bakacak olursak İsrail’den, devletin liderlerinin ekonomik ilişkilerine bakacak olursak Suudi Arabistan’dan ne farkı var emin değilim.

 

“İç savaşı sürdürebilmenin yolu dış savaştı”

Türkiye’nin Suriye’de “Fırat Kalkanı” adı ile sürdürdüğü operasyona ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Nazan Üstündağ, buradaki savaşı ise içerideki savaş ile olan bağına değinerek açıkladı:

Savaş Erdoğan için kaçınılmaz bir noktaya geldi. İç savaşı sürdürebilmenin yolu dış savaştı. Ayrıca Erdoğan’ın merkezinde olduğu bu yeni devlet tipi için hem katil hem de intihara meyilli demek gerekir. Yani evet düşmanlarını yok ediyor ama kendisi de intihara meyilli riskler alarak ilerliyor. Çünkü duramaz. Durduğu anda vaat edeceği hiçbir şey yok. Kendini kurabilmesi için sürekli birilerine karşı savaşıyor olması gerekli. Eskiden olsa belki denebilirdi ki savaş kaybedilirse Erdoğan düşebilir. Ancak eskisi gibi değil savaş durumları. Kayıp ya da zafer yok. Bunu belirleyecek bir uluslarası düzen de yok. Ebedi bir savaş söz konusu olan.

“HDP bir duygu partisiydi”

Üstündağ, baskı ve operasyonlarla HDP’ye ‘siyaset yolunun kapatılmasına’ ve partinin bir ‘B planının’ neden olmadığı yönündeki soruya ise şöyle karşılık verdi:

B-planı yapabilmek için durumu tüm gerçekliğiyle görmeniz, amaçlarınızın ne olduğu konusunda fikir birliğinde olmanız, bu amaçlara ulaşmak için bir programınızın olması lazım. HDP’de bunlar var mıydı? Bilemiyorum. Müthiş bir karizma vardı, umut vardı. Ama HDP de bir duygu partisiydi. Evet B-planı olması gerekirdi ancak olmaması şaşırtıcı değil.

“HDP yanlış yaptı” yönlü eleştirileri de yanıtlayan Üstündağ, şöyle devam etti:

HDP gerçekten bir rüzgar, bir ivme ile gelişti. Bu rüzgar ve bu ivme içinde Türkiye’de Kürtler, liberaller ve solcular arasında bir koalisyon haline geldi. Bu koalisyon ise ancak barış zamanı devam ettirilebilecek bir koalisyondu. O zaman da çokça yazdık adaylardan sloganlara kadar her şey özellikle liberal damarı gözetecek şekilde gelişti. Tekrar tekrar bunlara geri dönmek istemiyorum. Eş başkanları, vekilleri hapiste olan bir partinin siyasi yanlışlarını falan tartışmayı burada istemiyorum. Ortada kimi yapısal sorunlar var ve bu yapısal sorunlar Kürt Özgürlük Hareketi’nin tamamını ilgilendiriyor. Sürekli görünen yüzü olan HDP’ye yüklenmek yersiz. Aynı sorular Türkiye feminist hareketi için, Türkiye barış hareketleri için de sorulmalı. Neleri yanlış yaptık? Yapısal sorunlarımız nedir ki müthiş bir gelişim bu kadar kısa zamanda sönümlendi?

Şunu demek istiyorum. Unutulmamalı ki bölgesel, ulusal ve yerel olarak hakikaten ciddi bir yükseliş dönemi yaşadık. Şu anda ise büyük bir gerileme içindeyiz. Burada hiçbir aktörü öne çıkartıp, şu yanlış yaptı denemez. Değerlendirmelerimiz küresel olmalı, sosyolojik olmalı, stratejik olmalı. Aktörleri yalıtıp üzerinde tartıştığımız zaman ister istemez çokça haksızlık ediyoruz. İşe analizden başlamalı. Mesela Mbembe önemli bir yazı yazmış. “Bugün hümanizmin öldüğü yeni konjonktürde savaş, finans kapitalizmi ile liberal demokrasi arasında” diyor. Öyleyse o zaman cephemizi liberal demokrasi kurumları ve değerleri olarak tanımlamalıyız. Bunun gerektirdiği program farklıdır. Yok, eğer savaş radikal demokrasi ve faşizm arasında ise başkadır vs…

Bakın Kürt Özgürlük Hareketi aslında en baştan bir çok kurum kurdu, bir çoğunun içinde yer aldı: DBP, DTK, HDP, HDK, KJA vs. Hem uluslararasılaşmaya hem yerelleşmeye çalıştı. Çünkü bana göre Öcalan dünyada olan bitene dair bir analiz ve program geliştirdi. Bunlar kimi zaman çok mekanik algılandı. Konjonktüre, idealizme, pragmatizme yenik düştü. Bu yeni konjonktürün kurumları, eylemleri ne olmalıdır. Bunları tartışmak faydalı olur gibi geliyor.

Müzakere masasına dönüş mümkün mü?

Üstündağ son olarak da “Müzakere masasına tekrar dönüş ihtimaline artık çok mu uzağız? Bu ihtimal hangi şartlar altında tekrar gündeme gelebilir?” sorusunu yanıtladı:

Liberal demokrasi içersinde düşünecek olursanız barış taraflar yenişemeyeceğine karar verdiği zaman gündeme gelir. Öte yandan taraflar dediğimiz şey bile ne kadar komplikeleşti. IŞİD var mesela. Mesele küresel. Her halükarda şu anda barışın çok yakın olduğunu sanmıyorum. Umarım yanılırım. Bölgesel gelişmeler umarım Türkiye’ye barışı dayatır.