Ana SayfaGüncelYılmaz Güney gideli 35 yıl oldu

Yılmaz Güney gideli 35 yıl oldu

HABER MERKEZİ – Yılmaz Güney’i 35 yıl önce bugün kaybettik. O, yaşamı boyunca sinema yaptı. Adana’nın yoksul sokaklarındaki sinema solanlarından 1984 yılının 9 Eylül’ünde yaşamını yitirdiği Paris’e kadar; bulunduğu her mekân ve zamanda, her sevinç ve acıda, hapishanede ve dışarıda, insan sohbetlerinde sinemayı düşünüyordu, hayalini kuruyordu, yazıyordu ve yapıyordu.

Yılmaz Güney 35 yıl önce bugün hayatını kaybetti.

Güney, kırk yedi yıllık ömrünün neredeyse yarısını hapislerle, sürgünlerle, baskılarla, acılarla geçirdi.

Yılmaz Güney’in Türkiye sineması içindeki tartışmasız en önemli özelliği içinden çıktığı Yeşilçam’ın kalıplarını alt üst etmesidir. Çünkü Yeşilçam gerçekçilikten, yaşanmışlıktan, duygulardan, inandırıcılıktan uzaktı. Benzer konular, birbirine benzeyen kadın ve erkek tipli kahramanlar etrafında bir sinema/dünya dönüyordu.

Yılmaz Güney; Ayhan Işık, Fikret Hakan, Ediz Hun gibi “parlak yüzlü” ve “yakışıklı” değildi. Kara kuru ve esmer bir Kürt’tü. Öyle ki sinemaya girmeye başladığı yıllarda Ayhan Işık ve Memduh Ün onun için ” O, ancak olsa olsa bir arabacı hamal Kürt olur” demişlerdi.

Bu “arabacı Kürt hamal”, rastlantının güzelliği bu olsa gerek, Türkiye sinemasının Yeşilçam sistemini yerle bir edecek adımın ilkini bir arabacı hamalını canlandırdığı Umut filmiyle başlatacaktı.

Hayatında hiçbir şey değişmediği halde salondan rahatlayarak çıkan seyirciler Umut filminden çıkarken acı gerçekle karşılaştı. Seyirci bu filmde acıdan buz kesen “hayatın soğuk yüzü” ile karşılaştı. Bu soğuk yüz hayatla birlikte dönen insanların gerçek yüzüydü. Film seyirciye kendisini görmesini sağladı.

Yılmaz Güney adeta faytoncu Cabbar’ın arabasına sinemayı/sinemasını yükleyerek onu taşıyacaktı.

Yaşadığı sürece de “sinemanın hamallığını” yaptı yıllar boyu. Filmlerinde hayatın bir parçası olan, hayatla beraber dönen insan tiplerini –Seyithan, Umut, Baba, Arkadaş, Endişe, Düşman, Sürü, Yol– ortaya çıkardı.

47 yıla sığdırılan hayat

Yılmaz Güney ve annesi

Asıl adı Yılmaz Pütün olan Güney, 1 Nisan 1937’de Adana’nın Yüreğir Ovası’nın Yenice Köyü’nde Vartolu Gûle ile Siverekli Hamo’nun çocuğu olarak dünyaya gelir.

Yoksul bir ailenin çocuğudur. Bundan dolayı çocukluğunda birçok iş yapar.

Bir konuşmasında, “Çocukluğuma dair iki şey anımsıyorum: Kürt olmak ve fakirlik…” diyecek ve çocukluğunda anımsadığı bu iki şey hem yaşamına hem de sinemasına yansıyacaktır.

Güney, 13 yaşındayken Kemal ve And Film adına bisikletiyle film bobinleri taşır Adana’daki sinema salonlarına. O film bobinlerini taşıdığı Adana’nın yoksul sinema salonlarının en arkasında oturur ve bir yandan filmleri, bir yandan da yarın “kendi seyircisi” olacak olan insanların filmleri izlerkenki duygusunu, davranışlarını, tepkisini büyük bir dikkatle izler.

1957’de Ankara’ya gelir. Hukuk fakültesine yazılır. Adana’da lise yıllarında “Pazar Postası” ile başladığı öykülerini burada da devam ettirir. “Yeni Ufuklar” ve “On Üç” gibi dergilere yazar, o dönemin edebiyatçılarıyla birlikte olur.

Öyle ki o yıllarda Özdemir İnce ve Nihat Ziyalan ile Adana’da bir çay bahçesinde konuşurken “10 yıl sonra bütün Türkiye, 20 yıl sonra da bütün dünya beni tanıyacak” diyecektir.

1958’de çocukluğundan beri bisikletiyle takip ettiği sinemanın içine girer. Yeşilçam kalıplarına uymayan bir fiziği olmasına ve onun hakkında “Olsa olsa bir arabacı hamal Kürt olur” denmesine rağmen sinemaya yine de girer.

1959 yılında senaryosunu Yaşar Kemal ile birlikte yazdığı Bu Vatanın Çocukları adlı filmde ustası olan Atıf Yılmaz’ın yardımcılığını yapar ve küçük bir de rol alır. Bu onun ilk filmidir. Aynı yıl Yaşar Kemal ile Alageyik‘i yazar ve Atıf Yılmaz’ın yönettiği bu filmde ilk kez başrol oynar.

Aslında onun dikkatleri çektiği film On Korkusuz Adam filmidir. On kişi arasında hiç konuşmadan, elindeki konyağını içip ara ara şapkasını yukarı hafifçe kaldırıp göz ucuyla “çaktırmadan” bizlere bakar. Bu “çaktırmadan” bakışı dikkatleri çekecektir.

Birbiri ardına macera filmleri çeker. Filmlerinde ezilen ve hor görülen bir insanın otoriteye başkaldırısını yansıtır. Bu filmler tanınmasını, benimsenmesini ve sevilmesini sağlar.

Filmlerinin gösterildiği sinema salonları dolup taşar. Öyle olur ki Yılmaz Güney’in dayak yediği sahnelerde halk perdeye bazen sandalyeler fırlatır, bazen de “Yılmaz abeee… Yılmaz abeee…” diye bağırıp perdeye kurşun yağdırır.

Pütün soyadını terk eder, “Güney” adını alır. Güney adını almasının nedeni “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemi” adlı öyküsünde “Ben kendimden utandım, insanlar ayrıntısız olmalıymış… Bunu orospu dediğim karım söyledi” cümlesinden dolayı komünizm propagandasıyla yargılanıyor olmasıdır. Bu yargılama 1,5 yıllık mahkûmiyet ile sonuçlanır.

Mahkûmiyetinin bir bölümünü sürgünde “Konya Günleri” olarak geçirir.

Güney, sürgün dönüşü birçok filmde rol alır.  Filmlerinin gösterildiği Anadolu’daki sinema salonları dolup taşar. Artık o, Ayhan Işık, Cüneyt Arkın, Fikret Hakan, Ediz Hun gibi “parlak yüzlü starlar” arasında “Çirkin Kral” olarak tanınır.

Güney bu arada Yeşilçam kalıpları dışında filmler de çeker. Yalın, şiirsel ve abartıdan uzak olağanüstü oyunculuğunu gösterdiği Hudutların Kanunu, Seyyit Han, Aç Kurtlar, Kızılırmak- Karakoyun gibi önemli filmlerde hem oynar ve hem de yönetmenlik yapar.

Yeşilçam sistemini yerle bir eden ‘arabacı Kürt hamal’

“Umut”

1970’lerin başıyla birlikte “toplumsal gerçekçilik” akımı Güney’in sinemasına iyiden iyiye yansır.

1970 yılında Umut filmini çeker. Umut filminde anlattığı, çocukluğunda yaşadığı ve anımsadığı iki şeyden biri olur fakirlik.

Film büyük bir ses getirir. Hem sinema çevreleri hem de seyirci şaşırıp kalır. Film Sinematek’te gösterildiğinde o dönemin ünlü yönetmenlerinden biri ayağa kalkıp “İşte Türkiye Sineması’nda ilk toplumsal gerçekçi film” diyerek heyecanını, sevincini ve şaşkınlığını dile getirir.

Film halk için de sürprizdir. Çünkü halk yıllar yılı kendisi için savaşan “Çirkin Kral”ın filmlerinden sonra hayatında hiçbir şey değişmese de salondan rahatlayarak çıkar. Ancak Umut filminden çıkanlar bu kez acı gerçekle karşılaşır çünkü Umut‘ta halk perdede kendini görür.

Güney, 1971’de Acı, Ağıt, Vurguncular ve yorgun mavi deniz, martılar ve vapur düdükleri içinde, hep sessiz ve sıcak bakışlarıyla, yüzünde binlerce kederin yaşayan izlerini taşıyan Fırat’ın Çiğdem’e olan saf, utangaç ve mağrur aşkını anlattığı Umutsuzlar gibi filmleri çeker ve oynar. Yine 1971’de Nevşehir Cezaevi’ndeyken yazdığı “Boynu Bükük Öldüler” romanı yayınlanır ve ertesi yıl “Orhan Kemal Roman” ödülünü alır.

1972’de Mahir Çayan ve arkadaşlarına “yardım ve yataklık” yaptığı gerekçesiyle askeri cezaevine girer. Güney Dergisi’ni bu yıllarda cezaevinde çıkarır.

Cezaevini sinema okuluna dönüştürdü

“Yol”

İki yıl sonra tahliye olur ve Arkadaş‘ı çeker. Film iki eski arkadaşın, özellikle de Azem’in gözünden yozlaşan toplumsal ilişkileri anlatır. 1974’te Endişe‘nin çekimleri sırasında Yumurtalık hâkimini öldürdüğü gerekçesiyle bir daha yargılanır. Bu kez 19 yıla mahkûm olur.

Bu mahkûmiyet dünya sinemasında pek de yaşanmayacak bir gelişmeye yol açar. Kendisini susturmak isteyenlere inat cezaevini bir okula çevirir. Cezaevinde senaryolar yazıp filmler yönetir. Güney, sinema tarihinde cezaevinde filmler yazıp yöneten belki de tek sinemacıdır.

1978’de yönetmenliğini Zeki Ökten’in yaptığı Sürü filminin senaryosunu cezaevinde yazar. Sürü tam bir Kürt destanı ve Türkiye panoramasıdır. Kürt göçerlerin koyun sürülerini Ankara’ya getirmeleri aracılığıyla Türkiye’deki siyasal, sosyo-ekonomik olayları yansıtır perdeye. Film hem sinema diliyle hem de içeriğiyle Umut ve Yol ile birlikte Türkiye sinemasında aşılamamış bir başyapıttır.

Altın Palmiye

1982’deki Cannes Film Festivali’nde Yılmaz Güney ve Costa Gavras Altın Palimiye Ödülü alırken.

1981’de yönetmenliğini Şerif Gören’in yaptığı Yol‘u da cezaevinde yazar. Film İmralı cezaevinden izne giden, ayrı ayrı sorunları, beklentileri, hayalleri, umutları olan beş mahkûmun öyküsünü anlatır. Kamera beş mahkûmun peşine takılarak hepsinin dramlarını ve ülkedeki gerçeklikleri ayrı ayrı gösterir.

Yol filmi, 1982’de Cannes Film Festivali’nde Costa Gavras’ın Kayıp/Missing filmiyle ortak olarak büyük ödülü, Altın Palmiye’yi alır. Yol filminin aldığı bu ödül, o tarihe kadar Türkiye sineması tarihinde yurtdışında alınan en büyük ödüldür. Güney, Yol filmini kendisiyle birlikte Fransa’ya kaçırır, kurgular ve ödülü alır. Film uzun yıllar yasaklanır.

Son filmi Duvar‘ı 1983’te Paris’te sürgünde çeker. Film, 12 Eylül askeri faşist darbesiyle birlikte hapishaneye dönen Türkiye’yi, çocuk mahkûmların gözüyle anlatır. Duvar filmi yaşamı boyunca çevresini saran duvarların simgesi olarak da görülebilir. Duvar, Yılmaz Güney’in dünya sinemasına son armağanıdır.

Takvimler 9 Eylül 1984’ü gösterdiğinde Yılmaz Güney yaşamını yitirir. Sinemanın “Çirkin Kralı” geride onlarca film bırakarak aramızdan ayrılır.

Birçok sinemacıyı etkiledi

Güney yaşamını yitirse de kendinden sonra gelen Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Özcan Alper, Hüseyin Karabey, Yüksel Aksu, Fatih Akın, Seyfi Teoman ve daha birçok yeni sinemacıyı etkiledi.

Öyle ki Özcan Alper’in “hepimiz onun paltosunun altından çıktık” sözünü kanıtlarcasına Nuri Bilge Ceylan Uzak filminde -kendi eviydi- paltoların asıldığı yere Yılmaz Güney’in fotoğrafını asar.

Yılmaz Güney, yalnızca Türkiye’yi değil, Üçüncü Dünya Sineması’nın önemli isimlerini de etkiledi; Octavio Getino, Fernando Solanas, Alejandro González İñárritu’ya kadar birçok sinemacı ondan etkilendi.

Emir Kusturica onun için yirminci yüzyılın ikinci Tarkovsky’si diyecek, Paramparça Köpekler ve Aşklar, Biutiful, Babil, Birdman gibi filmlerin yönetmeni Alejandro Gonzales İnarritu da “Benim eskiden sinema ile bir alakam yoktu. Sokaklarda serseri gezen biriydim. Bir gün ‘Yol’ diye bir film seyrettim ve sinema yapmaya karar verdim” diyerek, sinemaya nasıl başladığını anlatacaktı.

Biz de 35 yıl önce yitirdiğimiz ve şimdi çok uzakta olan; sinemayı seven, öyküler/romanlar/senaryolar yazan, filmler çeken, hapisler yatıp sürgünler yaşayan, direnen devrimci/özgürlükçü sinemacımızı arıyor ve anıyoruz.