Ana SayfaGüncelBir kadının ikiye bölünmüş yüzünün yansıması: Persona

Bir kadının ikiye bölünmüş yüzünün yansıması: Persona

HABER MERKEZİ – Bir kadının ikiye bölünmüş yüzünün yansımasıdır Ingmar Bergman’ın Persona’sı. Bergman, bilincin ve bilinçaltının resimlerini kendi yorumuyla sunar ve seçimi seyircisine bırakır. 


ŞİLAN AVCI


Psikanalize olan ilgisiyle Ingmar Bergman’ın kadrajına yansır Persona. Jung’ın psikanaliz teorisi olan Persona kavramı, filme adını verirken, filmin daha başlangıcından itibaren bizi etkisi altına alan  bilinç, bilinçaltı ve kişilikle ilgili gizemin sinyalini de verir. Elisabeth’in personası (benlik maskesi), film boyunca hepimizi içine alır. Sahnedeki performansını uzun uzun görmesek de birden sustuğunu gördüğümüz Electra rolündeki Elisabeth, bize Oidipus kompleksinden Elektra kompleksine dek uzanan psikanaliz teorilerini düşünmemiz için fırsat verir. Hep birlikte susup izleriz.

Aklın film makarası, birbirini takip eden ve birbirinden bağımsız, sayısız sekanstan oluşur. Görerek, yaşayarak tecrübe ettiklerimiz ve hiç görmediğimiz halde mitlerden, öğretilerden, anlatılardan yola çıkarak bilinçaltımızda görüntü sahibi kıldıklarımız… Hepsinin toplandığı bu dev film topağı, bir araya geldiğinde, kişinin ruhunun filmografisini de verir. Bilinen, tahayyül edilen ve tecrübe edilenin harmanlandığı bilincin her türlü duyguya açıklığı ve hatta açlığı, bu filmografinin  bütüne varan senaryosudur. Bir kadının ikiye bölünmüş yüzünün yansımasıdır Persona.

yüzümün gölgesine düşüyor

ve bir bir toplanıyordu içim

hasattan önce kırılan üzüm dallarına benziyordum

 

şaşkın bir telaşla dağılıyordu  roller

dökülerek,

salınarak,

savrularak oynuyordum

Elindeki sigarasıyla “kadın” doktorun Elisabeth ile konuşması, filmin bütün meselini, en açık şekilde yüzümüze vurur aslında.

Anladığımı düşünmüyor musun? Başkalarına karşı sen ile yalnızkenki sen arasındaki uçurum… Sesin her tonu bir yalan, her davranış bir aldatmaca, her gülümseme aslında yüz ekşitme. Konuşmayı ve hatta hareket etmeyi reddedebilirsin, böylece en azından yalan söylemezsin. Böylece düşünceye dalıp kendi içine kapanabilirsin. Artık rol yapmaz, herhangi bir maske takmaz, yalancı davranışlarda bulunmamış olursun. Sen öyle sanırsın ama gerçek inatçıdır. Saklandığın yer su geçirmez değildir, yaşam dışarıdan sızar içeri ve tepki vermek zorunda kalırsın. Hevesin geçtiğinde bu rolü de oynamayı bırakırsın.

kendinden ayrılıyordu yüzüm

tırnaklarımın arasında toplanan kirli kanın kızıydım

ağzımdan tutup açılıyordu kalbimin yolu

içime kıvrılan suyun sıcağında,

kadınlığımla yüzüyordum

Elisabeth, oyunun ortasında birden susup hiç konuşmasa da fiziksel olarak bir sorunu yoktur. Doktoru, ruhsal sorunu da olmadığını söyler ve onu Hemşire Alma’yla birlikte kendi yazlık evine yollar. Evde başbaşa geçirdikleri uzun günlerde, sürekli konuşan Alma’dır. Elisabeth ise onu zaman zaman gülümseyerek, zaman zaman şaşkınlıkla dinler/izler. Kendiyle ilgili bütün gizli kalmışları Elisabehth’e anlatır. İlerleyen konuşmayla birlikte, bir zaman sonra, kendi personasının yüzüne vurulmasıyla sürer diyaloglar.

Bir partide, biri sana ‘Elisabeth bir kadının ve bir sanatçının arzu edebileceği her şeye sahipsin. Bir tek anneliğin eksik’ dediğinde, önce gülüp saçma bulsan da bunu düşünmeden edemedin ve kaygılanmaya başladın. Vücudunun bozulmasından, acıdan, ölümden korktun, ama anne adayı rolünü oynamaya devam ettin… Doğum çok zor oldu. Acılı ve uzundu. Ağlayan bebeğine dehşetle baktın ve mırıldandın ‘hemen ölemez misin?’ Ama o yaşadı. Gece gündüz ağlıyordu ve sen ondan tiksindin.

etime karışmış bu canlı toprak

sözcükler ve sıradanlık

 

karnımın safi kuytusunda duruyor

uzun uzadıya sürüyor,

sesimin kaçtığı bu kör yalnızlık

Kendi halinde bir hayatı olan Alma’nın, sevgilisini başka bir adamla aldatıp, yaşadığı ilişkiden sonra hamile kalmasını ve yaptırdığı kürtajı anlatması, Elisabeth’in kendi yaşayan oğlunu istememesi üzerinden; personanın altından yansır. Kendiyle yüzleşmiş gibidir Elisabeth. Korkuları, rolleri, yalanları, kırık dökük kadınlığıyla… Elisabeth artık Alma’dır. Tıpkı, onu ziyarete gelen kocasının, kendisi diye sarıldığı Alma’nın da Elisabeth olması gibi.

Arzu ettiği gibi yaşayan ama olmak istemediği halde, toplumun ona yakıştırdığını da (annelik)  yerine getirip mutsuz olan Elisabeth’ten Alma’ya doğru açılır Persona. “Olması gerektiği gibi”  olan hayatında, istikrarlı bir rol çizen ve mutlu olduğunu sanan Alma’nın fantazya halinde yaşadığı ilişki ve sonrası ise olmaması gerektiğini düşündüğü bir başka yüze sürükler onu; Elisabeth’e… İki kadının yüzü ve rolleri; iki kadın birbirine karışır. Kim daha az oynuyordur, bir diğerinden?

korkunun bastonuyla eşeliyorum kendimi

kendinden ne çok çıkıyor insan

 

sandığım,

yanıldığım,

ayrıldığım bütün meselenin kahramanıyım

benim mi,

bu zer karanlık?

Ingmar Bergman, Persona’da bilincin ve bilinçaltının resimlerini kendi yorumuyla sunar ve seçimi seyircisine bırakır. Cesetler, bitmiş film makaraları gibidir. Bütün görüntüler durmuş, sahneler sonlanmış ve filmin bittiği tartışılabilecekse de film artık kopmuştur. Filmin başında, anlık ürkütücü görüntülerle izleyicisini personanın dehşetli yüzleşmesine hazırlar belki de. Filmin devamındaysa, bunu toplumdaki “rolü” en çetrefilli olana; “kadına” yükleyerek, bir Elizabeth üzerinden anlatır; hem anne hem eş hem de oyuncu bir kadın üzerinden.

1966 yapımı, pek çok ödülü olan, senaryosu ve yapımcılığı da Ingmar Bergman’a ait olan filmde, Bibi Andersson ve Liv Ullmann’ın performansını izleriz.