Ana SayfaYazarlarAkın OlgunBahaneler ve mezarlar – Akın Olgun

Bahaneler ve mezarlar – Akın Olgun


Akın Olgun


İçimde gezdirdiğim sözler, tekrar ettikçe sürekli büyüyor ve sese, seslere dönüşüyor. Hangi ses bana ait bilmiyorum. İnsan kendi sesinde karışıklığa düşer mi? Düşüyor işte.

“Mezar” diyoruz, “gömülüp çıkarılmış” diyoruz. Yumruk gibi oturuyor içimize, kan beynimize doğru hücum ediyor, uyuşuyor beden. Hissedenler, bir yerlerde kendi içlerine doğru çekiliyorlar ve Hatun Anne’yi gömüyorlar kendi içlerine. “Huzurla uyu” diyen seslerimizin arasından geçiyor yüzü.

İnsan kalbinin atışlarında neyi dindiriyorsa, neyi iyileştiriyorsa, orada huzur buluyor lakin artık dinmiyor, dindirmiyor. Çarpıntılara düşüyor vicdan.

“Olmaz, olmamalı” dediğimiz ne varsa oldu. “Bir daha yaşanmamalı” dediğimiz ne varsa yaşandı.

Zulüm zulmü, gözyaşı gözyaşını hep aştı, aşmaya da devam edecek. Artık, “olmaz” demiyoruz. Olacağını bilmekten ürkmüyoruz, tedirgin değiliz, korkmuyoruz… Kocaman bir yalan bu.

Tesellilerde bulduğumuz kaçışlar, gitmiyor artık bir yere. Ayak sürüyor her şeye. Kabullenmekten değil, bir itiraz, bir isyan aradığından. Dile getirmekten korktuğumuz ne varsa, yüzümüze çarpıyor kendini. “Uyan artık” diyor, “uyan” lakin uyanmak ürkütücü geliyor ve bütün ülke sayıklıyor bu yüzden.

Çok acılar yaşadı bu ülke, çok acılar çektik hep beraber. “BİZ” olamayışımızın, her duyguda ayrılıklara düşüşümüzün var bir nedeni elbet. İnsan bir suça ortak edilince, göze görünmez oluyor bir başkasının acısı işte.

Acıyı acıda, kederi kederde hemhal etmeyi ne zaman denesek, devlet biniyor üstümüze. En yakınımızı göz ucuyla denetleyen şüphe, bu yüzden hep tetikte tutuyor kendini. Birbirimize sarılırken, arkamızda sakladığımız bıçağın ucu batıyor tenimize. Her sarılışta önce belini yokluyoruz “kardeş” dediğimizin.

Biliyoruz kırk yıllık komşumuzun, kıtır kıtır kesmek için galeyana geleceğini, evine misafir olduklarımızın, misafir ettiklerimizin ertesi gün elinde taş, elinde sopa, elinde bıçak kapımıza dayanacağını. Evimizi, damımızı, çoluğumuzu çocuğumuzu, eşimizi, kızımızı parçalamak için en önde koşacağını. Gördük, yaşadık, biliyoruz. Daha dün yaşandı Maraş, 6-7 Eylül, Sivas. Daha dün oldu her şey.

Hesaplaşmaktan kaçtığımız ne varsa, tekrarını yaşatacaktır kahrın ve katliamın.

Bir mezardan, bir annenin ölü bedeni sökülüp çıkarıldı. “Ölüden, şeytan bile elini çeker” derken, asıl şeytanın organize edilmiş kötülüğün kendisi olduğunu hatırlattı yeniden bize. Devletin yüzü sırıttı bir resim karesinden. Hep sırıtırdı zaten. Kendi kendine kahkahalara boğulan o sesin, toplumsal bir histeriye dönüşüp, insanın insanı yok etmesi bir AN meselesi. Biliyoruz, yaşadık, daha dün gibi her şey.

Kötüyü kendimizden tanıyoruz. Suçluyu en iyi kendimizden. Her şeyin gözümüzün önünde yaşanmış olması değiştirmiyor bütünü. Aynı ezberler içinde kavrulmaya gönüllü oluşumuz boşuna değil. Öğretilmiş ezberler koruyor bizi! Ezberler bizden bekleneni veriyor gücün eline! Ezberletilenleri yüksek sesle bağırmak, gücün gazabından uzak tutuyor ya bizi! Bağırıyoruz yüksek sesle. Bağırıyoruz “vatan” denmesi gerektiği yerde. Bağırıyoruz “vatan hainleri” denmesi gerektiği yerde. Bağırıyoruz “bayrağımız, bölünmez bütünlüğümüz” denmesi gerektiği yerde. Bunu açıkça yapamayanlar, “ama’lı fakat’lı” cümlelerde ustalaştılar. O da zulmün eseri vesselam. Konu Kürt olunca “ama, onlar da” deniyor mesela. En yerli, en milli, en vatansever görünmek gerekiyorsa, cümleler özenle seçiliyor. İnanmadığınız şeyi yaşamanın ağrısı da olmuyor bir süre sonra. Her şey olabilmenin taşları buralarda döşeniyor ve o döşenen yolda her devrin adamları palazlanıyor.

Karanlıkta, bir başka mezarın etrafında parlayan gözler, biraz sonra etini parçalayacağı ölünün etrafında birikiyor yeniden. Dişleri devlet tarafından bilenmiş, tırnakları önceden sivriltilmiş, çoğalıyor hırıltıları. Duyuyor musunuz?

Ölü yiyiciler başardıkça güçleniyorlar ve organize edilmiş o ırkçılık güçlendikçe, kadınların, çocukların bedenine uzanıyor elleri, gözleri röntgenciliğe çıkıyor, ağızlarının şapırtısı sarkıyor sofralarımıza, yapış yapış dillerini gezdiriyorlar ölülerimizin üzerinde.

Ve asla durmayacaklar.

Daha kalabalık, daha kalabalık gelecekler her defasında. Onlar büyüdükçe biz azalacağız, “BİZ” olamadığımız için. Ne kendimizi adalet çadırlarına atmak kurtaracak, ne de “en milli” biziz yarışı.

Çoğalmanın “BİZ” olmaktan, göze almaktan geçtiğini bilen yanımızı öne taşımadıkça, asla sağlam kalamayacağız ve bahanelerden kurtarmadıkça hayatı, asla özgür olmayacağız.

Ölülerimizi gömdüğümüz yerlerden çıkarmanın ağrısı ile bükülecek belimiz, önümüzü asla göremeyeceğiz.

Bitti…