Ana SayfaManşetHişyar Özsoy: Kürtler ölülerine bir yer bulmak zorunda

Hişyar Özsoy: Kürtler ölülerine bir yer bulmak zorunda

HABER MERKEZİ – Aynı zamanda bir antropolog olan HDP Diyarbakır Milletvekili Hişyar Özsoy, Kürt hareketinin son 40 yılda ölümün anlamını değiştirerek, ölümü hiçliğin dışına çıkardığını söylüyor. Ona göre devletin fiziksel şiddet gücü, Kürtlerin ölümden ürettiği sembolik anlam ve değerlerin gücüne yetmeyecek. Özsoy’un, devam eden mezarlık tahribatları ve ölü bedenlere yönelik saldırılara dair Mezopotamya Ajansı’na verdiği söyleşiyi paylaşıyoruz.


Söyleşi: Deniz Nazlım


Ölümün iki boyutlu, yani biyolojik ve sosyal ölüm olduğunu biliyoruz. Biyolojik ölüm gerçekleştikten sonra, ölü bireyin yaşama etkileri sürüyor. Mezarlara yönelik saldırıların arkasında yatan anlamı bu açıdan nasıl ifade edebiliriz?

Bu tabi tarihsel bir durum. Mevcut durumda, konjektörde değerlendirmemek lazım. Tarihsel bir devlet politikasıdır. Devlet öldürdüğü Kürtleri biyolojik varlıklara indirgemek istiyor, asıl mesele budur. Bizim diğer varlıklardan, hayvanlardan, bitkilerden farkımız hayatı toplumsal olarak örgütleyebilmektir. Buna ölüm de dahildir. Devletin yapmak istediği, Kürtleri biyolojik ölüme indirgemektir. En nihayetinde herkes ölür ama biz toplum ve insan olarak, biyolojik ölümü toplumsal olarak, sembollerle anlamlandırırız. Devlet bu pratikleriyle Kürtlerin biyolojik ölümü, toplumsal ve sembolik bir ölüm olarak kodlamasını engellemeye çalışıyor. Bu anlamıyla aslında ölümün içinde anlam bulacağı sembolik ve toplumsal evreni yıkmaya çalışıyor. Bu açıdan diyorum; devlet sosyal ölümü, öldürmeye çalışıyor. Tabi bu ne kadar başarılı olur, konuşacağız.

Politik koşullar ve Kürtlerin özgürlük mücadelesi göz önüne alındığında, Kürdün ölüleri ile toplumu arasında nasıl bir bağ kurulu? Kürdün cenazesinin nasıl bir gücü var?

Dünyadaki, bütün farklı din ve inançlarda ölüm, kutsiyet atfettiğimiz bir alandır. Mezarlıkların yanından bile geçerken, insan ıslık çalmaz, şarkı söylemez, saygı gösterir. Saygının inşa edildiği bir kutsiyet alanı… Bunun dışında, bahsettiğimiz ölümler, en nihayetinde politik ölümlerdir. Politik ölümler de Kürtlerin ulusal inşasında önemli bir yer tutuyor. Daha önceki çalışmalarımda ben yoğunlukla değinmiştim, Kürt ulusal tahayyülü, neredeyse bir kolektif cenaze gibidir. Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinde hayatını kaybetmiş yüz binlerce insandan bahsediyoruz. Bakın hala Ali Şer’in şarkıları, Şeyh Sait’in şarkıları anlatılır, üzerine kilamlar vardır. Yakın dönemde, biz 40-50 bin insanın ölümünden bahsediyoruz. Sadece kuzeyde, bir de diğer parçaları düşünürseniz, ölüm Kürtlerin ulusal tahayyül oluşturmasında çok merkezi bir noktadır. Devlet bunu gördüğü ve düşündüğü için, o ölümü siyasal imajından koparmaya, yani Kürtlerin yaşayanları ile dirilerini birbirinden koparmaya, aralarına sınırlar çizmeye ve o sınırları sert bir şekilde kontrol etmeye çalışıyor.

Ne kadar başarılı olabilir?

Bu beyhude bir çabadır. Tek bir örnek vereyim size, Şeyh Sait. 1925 yılında Dağkapı’da, darağacına çekilmiş ve mezarı yok. Var da toplu bir mezara, yakın bir yere diğerleriyle birlikte gömmüşler. Üzerlerine beton dökülmüş, nerde olduğunu bilmediğimiz, kayıp bir mezar, bir toplu mezar. Neredeyse yüz yıl, tam 95 yıl geçmiş aradan ama insanlar bugün bile hala o hafızayı canlı tutuyorlar. Evet, Şeyh Sait’in bir mezarı olsa muhtemelen türbe gibi bir şeye dönüşürdü ve insanlar dönem dönem giderdi. Devlet mekanda, fiziki olarak iz bırakmasını engellemeye çalışıyor, zorla da olsa başarılı oluyor. Gidiyor, yıkıyor işte. Yakın zaman da gördüğümüz gidip mezarlıkları bombalıyor ya da etrafını tel örgülerle çevirebiliyor. Panzerlerle tutabiliyor, dozerlerle yıkabiliyor.

Devlet bu pratikleriyle Kürtlerin biyolojik ölümü, toplumsal ve sembolik bir ölüm olarak kodlamasını engellemeye çalışıyor. Bu anlamıyla aslında ölümün içinde anlam bulacağı sembolik ve toplumsal evreni yıkmaya çalışıyor.

Fakat kazanamadığı şöyle bir savaş var; 95 yıl sonra Şeyh Sait’in de Seyit Rıza’nın da; mezarı olmayanlar, mezar yeri belli olmayanlar ve cenazesi olmayanlar, bütün Kürtlerin toplumsal ve siyasal tahayyüllerinde, hala çok merkezi ve güçlü bir yer kazanıyorlar. Hatta ben iddia ediyorum; şayet mezarları bulunmuş olsaydı, belli bir yerleri olsaydı, belki etkileri de lokalize olurdu. Yani belli bir alana sıkışabilirdi. Cenazeler olmadığı için kocaman büyük ve sembolik bir boşluk ortaya çıkıyor. Ve Kürtler bu sembolik boşluğu bir sürü hikayeyle, tarihsel anlatımla, mitle doldurmaya çalışıyorlar. Ölümün, sembolik, siyasal ve ulusal tahayyüle olan etkisini sürekli olarak arttıran bir durum. Bu açıdan bakıldığında, devletin “ölü bedenlerle”, onların ruhlarıyla mücadele etme şansı sıfırdır. Psikolojik bir savaşın parçası olarak, sürekli saldırıyla, toplumda, özellikle Kürtler arasında, ölümün anlamanı ve değerini düşürmeye çalışıyor. Tabi zor bir durum, mezarların yıkılması taşların kırılması. Bunlar fiziksel saldırılardır. Ama sembolik alanda bu savaşı kazanmasının hiçbir koşulu yoktur.

Son 40 yılda, Kürt hareketinin, Ortadoğu coğrafyasında, ölümün anlamını değiştirdiğini söylüyorsunuz, bunu biraz açabilir misiz?

Son 40 yılda, çok fazla ölüden bahsediyoruz, on binlerce Kürt genci öldü. Ölümler, sembolik dünyaya anlam ve değer olarak kazınıyor. Yani mezara müsaade etmeseniz de aileler ve geniş aileyi düşünürseniz, ölülerin Kürtlerle kurduğu organik ilişkiler çok fazla. Tam da bu noktadan hareketle ‘neredeyse kolektif bir cenaze’ gibi düşünmeye başlıyorum. Kürt ulusal tahayyülünün kurulmasında ölüm o kadar üretken ki! Ölüm, temelde şahsi bir durumdur. Bir insan ölür ve toplum bu ölümü kodlar. Sembolik olarak ritüellerle kodlarsınız. Bazıları yakar, bazıları külleri savurur, bazıları gömer ama en nihayetinde evrensel bir durumdur, bir geçiş süreci olur; bu dünyadan diğer dünyaya. Şimdi Kürdistan’da insanlar öldüğü zaman insanlar birtakım ritüellerde defnedilirler. Bu yere göre de değişir. Alevilerin farklıdır, Sünnilerin, Ezidilerin farklıdır ama hepsi bir şekilde ölülerini bu dünyadan diğer dünyaya uğurlamak durumundadırlar. Zaten uğurlamayana kadar yas tutamıyoruz.

Son 40 yılda çok ciddi bir dönüşüm oldu. 1980 yılında, Diyarbakır Cezaevi’ndeki o direnişleri biliyoruz.  Sloganlaştırılmış ama fazla felsefi boyutuna inilmeyen ‘hayatı uğrunda ölmek kadar çok sevmek’ sözü. Tuhaf bir değil mi? Ölüm oruçlarının da temel argümanıydı. Kürt hareketine baktığınız zaman, ölümden sürekli siyasal bir hayat üretme bir mekanizma oluşturabilmişlerdir. Şehadetler üzerinden, ölüler etrafında gerçekleştirilen başka bir geniş bir sembolik, siyasal tahayyül ortaya çıkarmışlar. En kaba hatlarıyla ifade edersek, biyolojik ölümün anlamını değiştirdiler. Artık Kürdistan’da biyolojik ölüm mutlak bir son değil.

Kürt hareketi ölümün hayat ve siyaset ile bağını tekrar kurabildi. Yani ölüm, biyolojik olmaktan çıktı. Kürt hareketinin mücadelesi, Kürtlerde ölüm korkusunu aşmaya yönelik bir girişim olarak düşünülüyor.

Kürt hareketinin dönüştürdüğü, diğer dünyadaki hayatın devam etme meselesi değil. Mesele biyolojik olarak öldüğünüzde, sizin bu hayattaki etkinizin devam etmesi. Kürt hareketi, çok güçlü bir şekilde, bunun “sembolik ekonomisi”ni oluşturabildi. Kürt hareketi ölümün hayat ve siyaset ile bağını tekrar kurabildi. Yani ölüm, biyolojik olmaktan çıktı. Kürt hareketinin mücadelesi, Kürtlerde ölüm korkusunu aşmaya yönelik bir girişim olarak düşünülüyor.

Nasıl bir örnek verebilirsiniz?

Vedat Aydın öldü, devlet katletti, fakat o günden bugüne binlerce şiire, kitaba, şarkıya konu oldu. Bir şekilde o ölüm işlenerek, Kürt ulusal tahayyülün her tarafına sirayet etmiş durumda. Devlet, eskiden Kürtleri öldürürdü ve onları anlam ve değer dünyasının dışına atardı. Onlar artık bir şey ifade edemez duruma gelirlerdi. Fakat Kürt hareketinin son 40 yılda yaptığı şey, devletin Kürtleri öldürdüğü zaman, o Kürtlerin biyolojik ölümleri bir anlam ve değer dünyasına taşımak için “sembolik ekonominin” içerisine yerleştirmektir. Ulusal tahayyülün oluşmasında böyle bir nokta vardır. Kürdistan’ın değişik illerinde, çocukları vefat etmiş ailelere, değer ailesi denir. Ölümden, değer üretiyorsun, belli bir şehadet çerçevesi içerisinde. Kürt hareketinin yaptığı böyle bir ‘sembolik ekonomi’ oluşturmaktır. Artık ölen hiç kimse hiçliğe mahkûm olmuyor. Ölen herkes, bir şekilde, bir değere kavuşuyor. Devlet tam da bu değer üretiminin önüne geçmek için bu kadar sert bir şekilde saldırıyor.

Semboller ve imgelerin gücüne karşı devletin şiddet gücü hangi düzeydedir, bahsettiğiniz değer üretimini durdurabilir mi?

Fiziki olarak saldırıyor, fiziki izlerini yok etmeye çalışıyor. Değer üretimi basitçe, cenazelerin bulunup, getirilmesiyle ilgili değildir. Devlet, Kürtleri öldürdükçe, sembolik dünya büyüyecektir. Hatta, Musa Anter’in okuduğu meşhur o şiirle ilgili bir şeyler yazmaya çalışıyorum, ölümün üretkenliğine örnek olarak. Ape Musa’nın okuduğu, işte celladın yaşadığı dehşet, cellat sürekli öldürüyor ama “Cellat uyandı yatağında bir gece, tanrım bu ne zor bilmece, öldükçe çoğalıyor adamlar, ben tükenmekteyim öldürdükçe” diyor. Bana sorarsanız, bütün ‘sembolik ekonomiyi’ çok iyi ifade ediyor. Cellat sürekli öldürüyor fakat o öldürdükçe sayısal, siyasal ve sembolik olarak çoğalıyorlar.

Devletinde mezarlara, cenazelere saldırarak, hakaret ederek, bu savaşı kazanma şansı mümkün değildir. Hayaletlerle savaşıyorlar. İçler acısı bir durumdur.

Devletinde mezarlara, cenazelere saldırarak, hakaret ederek, bu savaşı kazanma şansı mümkün değildir. Hayaletlerle savaşıyorlar. İçler acısı bir durumdur. Devlet, celladın o endişesi ve dehşeti içerisindedir. Bu kadar çok saldırmasının sebebi de çoğaldıklarını düşünmesidir. Eğer devletin bir parça aklı olsaydı, şunu görürdü; ne kadar az öldürürse, aslında bu ekonomiyi o kadar az besler. Böyle ilginç diyalektik de söz konusu. Devlet, öldürdüğü oranda karşısındakini büyüten bir pratiğin içerisinde.

Rênas Cûdî, Yeni Özgür Politika’da, yeni-sömürgecilik bağlamında bir yazı kaleme aldı ve devletin artık Kürt’ün ‘nasıl yaşaması’ gerektiğine değil, ‘nasıl ölmesi’ gerektiğine odaklandığına işaret ediyor. Bu tartışmayı farklı boyutlarda sürdürmesinin yararlı olacağını düşünüyorum. Sizin bu konuda katkılarınız ne olur? 

Yazıyı da okudum ve okunması gerektiğini düşünüyorum. Bir ülkede, iktidarı anlamak için çok etkin yollardan bir tanesi, insanların nasıl öldüğüne bakmaktır. Kürt’ün nasıl öldüğüne bakarsanız, sadece bir hak ihlali değil, çok karmaşık bir siyasal durum görürsünüz. Kanaatimce, devletin Kürtlerin bedenlerine bu kadar çok saldırmasının sebebi, egemenlik arzusudur. Egemenlik de toprak ve ölüm üzerinde hâkimiyettir. Devletin, Kürtleri öldürme şekli aslında Kürt meselesinin de bir ifadesidir.

Ben şöyle formüle etmiştim; Türkiye’de ya da Orta Doğu’da, Kürtlerin insan gibi yaşayamama sorunu kadar, belki ondan daha önemli ve asal olarak Kürtlerin insan gibi ölememesi söz konusudur. Parçalanan cenazelere baktığımız zaman, sokak ortalarında bekletilen, buzdolaplarına konulan, yakın dönemde Cemile’nin, Taybet İnan’ın… Doksanlar var, öncesi var, Şeyh Sait var… Elinizde ne varsa, onunla ulusal tahayyülünüzü kurarsınız. Kürtlerin ulusal tahayyülünü oluşturan ana dönüm noktalarının hepsi, katliamlarla ve cenazelerle ilgilidir. Halepçe, Dersim, 1925… Yakın dönemde Rojava, Kobanê… Yakılan köyler, cenazesi olmayanlar… Ölümün çok sert ve merkez olduğu bir siyasal tahayyülden bahsediyoruz.

Ölüm alanı, egemenlik ve kimlik tartışması için merkezidir. Basitçe, “insan hak ihlali”, “vicdansızlık”, “ahlaksızlık” ötesinde düşünmek lazım. Bunlar insanların vicdanına, moral değerlerine, ahlaki değerlerine yapılan çağrılardır. Fakat ölüm meselesi, reel olarak Kürdistan-Türkiye ilişkilerinin merkezine oturtulmalı. Böyle düşünülmeli. Çünkü egemenlik, kimlik, belirli bir mekan, toprak diyoruz. Bütün bunlar üzerindeki kavgaların en somutlaşmış halidir.

Ölüm meselesi, kimlik, egemenlik ve de toprakla çok ilintili bir durumdur. Devlette egemenlik dediğimiz şey; siyasi olarak sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerinde öldürme hakkıdır. Kürdistan’ın dört parçasında devlet, Kürtlerin ölüm şekillerine hükmetmek istiyor. Sadece öldürmek değil, sembolik, siyasal, toplumsal olarak onun bir değere dönüşmemesi için, ölüler ile yaşananları, birbirinden ayırmak istiyor.  Bunlar rastlantısal değildir. Üç beş tane, kendini bilmez, şuursuz serserinin gidip cenazelerden öç alma meselesi falan değildir. Sistemli, tarihsel ve Kürt meselesinin bana sorarsanız en merkezi noktasıdır.

Cenazelere ve mezarlara saldırmak, mekândan ve zamandan silme çabasıdır. Ama ölümde öyle bir şeydir işte, bir insanın ruhu bedeninden ayrıldığı zaman, bedene her türlü hakareti yapabiliyorsunuz ama şu ana kadar ruhlarla savaşıp, kazanan hiçbir iktidar olmamıştır.

Yaşanan her ölüm sonrasında, istisnasız olarak, yeniden-doğumun sembolize edildiğini, yani bir yaşam formunun ortaya çıkarılmak istendiği ifade ediliyor. Bu sosyal bilimlerde evrensel bir olgu olarak kabul görüyor. Bu noktada, içinde bulunduğunuz siyasal hareketin, ölüme karşı kesintisiz şekilde “yaşamı ve yaşatmayı savunma” söylemi ve pratiği, bu süreçte bize neler anlatıyor? 

Bahsettiğiniz, öldükten sonra yeniden hayat tartışması, yeniden üretim, sosyal bilimlerde çok önemli bir konu, yeniden üretim. Bir örnek vereyim; 90’lı yılların ilk yarasında, PKK ile devlet arasındaki savaş şiddetlendiği zaman, Kürdistan’a çok fazla cenaze gelmeye başlamıştı. Kendi gözlemlerim üzerinden söylüyorum. Biz geleneksel Kürt toplumunda, cenaze olduğu zaman konuşmazsın, saygı gösterirsin, şarkı söylemek, hele hele eğlenceye dair en ufak bir şey olmaz. Siyasal ölümler geldiği zaman, biz cenazelerde halayların çekilmeye başladığını, şehadet şarkıları söylendiğini gördük. Normalde halayı nerde çekeriz, şarkıları nerede söyleriz, düğünlerde. Ölüm 90’larda artık bir düğün gibi kodlanmaya başlandı. Yok oluş dedikleri, aslında dirilişin, üremenin, yeni bir hayatın terimleriyle tekrar tariflendi. Sembolik ters yüz etme tam da böyle bir durumdur. Devletin ‘öldürdüm, bitirdim’ dediği noktada ‘hayır, öldürmedin, bakın yeni bir şey başlıyor’ deniliyor, bir düğün başlıyor.

Biz siyaseti, hayata dair kurgulamak istiyoruz. Kürt bir entelektüel ve siyasetçi olarak, Kürtlere ölüm dışında başka yerleri anlatmak isterim. Kürt meselesinde, ölüme sebebiyet veren çatışmanın ardında tartışabilmenin zeminini yakalayabilirsek, ölümle ve yaşamla yeniden ilişkilenme şansımız olabilir. Siyaset olarak yaptığımız şey de mümkün olduğunca, ölümlerin olmaması ve bunun için mücadele etmektir. Umarım yaşamı çoğaltabiliriz, ölümden yaşam üretme durumunda kalmayız.

Kürtler, ölülerine bir yer bulmak zorundalar. Benim şahsi kanaatim, Kürtler zerre kadar bu konuda geri adım atmazlar. Atmaları, yok oluşları demektir.

Kürtler, ölülerine bir yer bulmak zorundalar. Benim şahsi kanaatim, Kürtler zerre kadar bu konuda geri adım atmazlar. Atmaları, yok oluşları demektir. Yapılanlar, Kürtleri, ölüleriyle birlikte dehumanize etme, insanlık kategorisinden çıkarma girişimidir ve çok köklüdür. Öyle basit bir insan hakkı ihlali değildir. Onur, haysiyet, şeref gibi geleneksel kodlarıyla söylemiyorum, Kürtler bir şekilde ölülere bir yer bulamadıkça, arafta kalmaya devam edecektir. Hiç kimsenin buna hakkı yoktur. Bunu, ahlaki, vicdani terimlerle konuşmak istemiyorum. Öyle bir nokta sapmadır. Bu işin kökü vardır ve bu coğrafyada kimin egemen olacağıyla, hangi ulusal kimliğin arzularına göre zamanın ve mekânın örgütleneceğiyle ilgili bir durumdur. Kürtleri, ölülerine bir yer bulmasından mahrum ederseniz, Kürtlerle eşit bir ilişki de kuramazsınız. İleride olabilecek bir barışın imkanını da ortadan kaldırırsınız. Kürtler bir barış için kendi ölülerinden vazgeçmeyecekler. Barış dediğimiz, umudunu kurduğumuz o dünyanın içerisinde, ölülerine de bir yer bulmak zorundalar.

Siyaset bilimci Kemal Can, birkaç gün önce ajansımıza verdiği röportajda şöyle dedi: “İktidar her ‘anormali’, ‘yeni normal’ olarak sunuyor.” İktidarın yeni normallerinden biri olarak değerlendirebileceğimiz mezarlara ve cenazelere yönelik saldırıların, yeni-normal olarak kabul görülmesi ya da kanıksanması tehlikesi var mı? Böyle bir tehlikeyi savuşturmak için, siyasetçiler, gazeteciler, aydınlar, demokratlar, yani tüm muhalif kesimler neler yapabilir?

Kanıksama, kısmen kabullenmedir. Ama burada kesinlikle bir kabullenme olduğunu düşünmüyorum. Devletin, son bir ayda mezar taşlarını kırmalarına yönelik, çok ciddi bir toplumsal öfkede birikiyor. Bu öfke kendisini nasıl ifade eder. Şu an on kişi çıksa, bu durumu protesto etse, elli tane asker etrafını tutuyorlar. Bu konuda, HDP olarak, vekillerimiz mümkün mertebe her tarafa yetişmeye çalışıyorlar.

Ancak büyük ve ciddi bir sıkıntı var. Doldurulması gereken büyük bir boşluk var. Ölülerin haklarıyla, ölüm yaşanan bu vahşetlerle ilgilenebilecek küresel bir sistem yok. Uluslararası bir insan hakları sistemi var ama bununla ilgilenecek bir sistem yok. Herkes kendi ölüsünün peşinden koşmaya çalışıyor. Bu durumda, otonom bir hareket kurmaya ihtiyaç var. Yerel ve uluslararası bağlantıları olan, içinde insan hak savunucularından akademisyenlere, entelektüellerden siyasetçilere, ailelere kadar geniş bir yelpazede, çok güçlü şekilde örgütlenmelidir. Önümüzdeki dönemlerde bunun koşullarını oluşturup, böyle bir şeyin içerisinde katkı sunmayı isteriz.

Söz konusu politikaların, Türkiye’nin dışında, baskıcı rejimlerde çok fazla örneği olması da küresel bir hareketi mecbur mu kılıyor?

Sadece Kürtlerde olmuyor, Filistin’de, Sirilanka’da, Latin Amerika’da çok fazla tarihsel ve güncel örneği vardır bunların. İnsanlık olarak biz yaşadığımız sorunları ölmeden, öldürmeden çözebilecek bir olgunluğa ulaşmamışız maalesef. Ölülerin kendini savunabilecek bir durumu yoktur. Ölmüş bir insanın cenazesini 7 gün sokak ortasında bekletmenin ne mantığı olabilir, vahşet, ırkçılık ve faşizmin dışında. Hem Kürdistan’da hem de daha küresel ölçekte, spesifik olarak ölülerin haklarıyla ilgili, gömülme hakkıyla ilgili, bir şekilde etik, moral, insani ve politik bir ajandayı, Türkiye ve Kürdistan gündemine oturtmamız lazım. Ben zor olduğunu da düşünmüyorum. Örgütlemek herkese düşüyor. Bizim bir şekilde yan yana gelmemiz lazım. Bunu küresel bir meseleye oturtmamız lazım. Hiçbir şey yapamıyorsak, bu tür vahşetleri uygulayanları sürekli dünyaya teşhir etmemiz lazım. Şuan elimizde bir çalışma var, yakın zamanda cenazelerle ilgili durumu uluslararası kamuoyuyla paylaşacağız. Geçen günlerde, Avrupa Birliği’ne üye olan ülkelerin temsilcileriyle toplantı yaptık. Sürekli gündeme geliyor. Türkiye’yle ilgili bundan sonra yazılacak raporlarda, yapılacak tartışmalarda Türkiye’de insanların nasıl öldüğü, nasıl muamele gördüğü, en azından bir başlangıç olarak buralarda açtırmamız lazım.

Asıl mesele bu ölüm girdabından nasıl çıkacağımız? Bu devleti yönetenler daha fazla öldürme durumundan nasıl çıkacaklar? Özellikle gençlere, ölüm dışında nasıl hikayeler anlatabileceğiz?

Ailelerin canını bu kadar yakmanın kimseye faydası olmaz. O aileler zaten konuşuyorlar, çocuklarına zaten sahip çıkıyorlar. Yapılanlar yarayı biraz daha kanatmak olur. Asıl mesele bu ölüm girdabından nasıl çıkacağımız? Bu devleti yönetenler daha fazla öldürme durumundan nasıl çıkacaklar? Özellikle gençlere, ölüm dışında nasıl hikayeler anlatabileceğiz? Siyasetçiler olarak, eli kalem tutan, yazan, çizen insanlar olarak, ölüm dışında başka referanslar gösterebilmemiz lazım. Ama maalesef ölüm çok fazla. Ölümü bile öldürmeye çalışan böyle vahşi bir durumla karşı karşıya kaldığımız için biz de tabi üzerimize düşen sorumlulukları yapıyoruz.

Previous post
"İşçi sınıfı bu dönemden güçlenerek ve büyüyerek çıkabilir"
Next post
Elazığ Cezaevi'nde kadın tutuklulara darp