Ana SayfaManşetYaşlanana kadar beklemenin ne anlamı var?

Yaşlanana kadar beklemenin ne anlamı var?


Arif Mostarlı


‘Bu benim görevimdi’ dedi genç adam sömürge mahkemesinin önünde dimdik durarak ve haykırdı: ‘Halkımın ruhunu ezmek istedi, ben de onu ezdim. Ülkem için ölüyorum…’

Doğrusu soğukkanlı adamdı General Reginald Dyer… Londra’dan adet yerini bulsun diye gönderilen müfettiş, “Halkın üzerine neden ateş açtırdınız?” diye sorduğunda, “Buranın kumandanı benim. Öyle lüzum gördüm ve emrettim” diye kestirip atmıştı. Müfettiş, “Pekâlâ, halkın yüzüstü sürünmesini emretmenizin sebebi nedir?” sorusunu sorduğunda ise yanıtı daha netti: “Hintliler, tanrıları karşısında yüzüstü sürünüyorlar. Onlara bir İngiliz kadınının bir Hindu tanrısı kadar kutsal olduğunu ve onun karşısında da sürünmeleri gerektiğini anlatmak istedim.”

Soğukkanlı adamdı, evet. 13 Nisan 1919 günü, Hindistan’ın Amritsar kentinde, bir İngiliz kadına bisikletle dolaşırken sarkıntılık edildiği iddiası yetmişti ona. Hemen o caddede yürüyen bütün Hintlilerin sürünerek yürümelerini emretti. Aynı gün, Hintliler bir festivali kutlamak ve olanları protesto etmek için toplandıklarında ise, Sömürge Valisi Sir Michael O’Dwyer ile birlikte net bir karar verdi: 20 bin Hintlinin üzerine ateş açıldı. Kadın, çocuk, silahsız insanlar, kaçmayı başaramadılar; çünkü çıkış yolu da tankla kapatılmıştı; çaresizlikten insanlar kendilerini kuyulara attılar. Sonuç, bin 500’den fazla ölü ve yaklaşık bin 200 yaralıydı. Kaldırımlardan oluk oluk kan akıyordu.

Kahraman general!

Olay, tarihe Armitsar Katliamı diye geçti. Londra’da ise, aynı olay “Armitsar isyanının bastırılması”ydı. Bir anda kahraman ilan edildi General Dyer. İşin daha ilginci, tam da bir sömürgeci yüzsüzlüğüyle hemen sıkıyönetim ilan ederek kendi emrettiği katliamın “sorumlularının bulunmasını” emretti. Birkaç “sözde sorumlu” kamçılandı bu arada ve olay kapatıldı. Olay, resmi tarihe “bir hata” olarak geçti; general emekliye ayrıldı, vs. vs…

O gün, oradaydı

Soğukkanlıydı general, evet ama bu arada “soğukkanlı” biri daha vardı: Udham Singh!

26 Aralık 1899’da, Pencap’ta doğan Udham, katliam günü 20 yaşında gencecik bir adamdı; gözlerinin önünde bütün yakınlarını yitirmiş, kendisi de yaralanmıştı. Katliamdan sonra hızla Bhagat Singh’in devrimci grubuna katıldı. 1927’de silahla yakalanıp hapsedildi. 1931’de tahliye olduktan sonra artık Hindistan’da kalamaz hale gelmişti. Önce Keşmir’e, oradan da Almanya’ya ve nihayet Londra’ya ulaştı.

Artık sıra, 20 yıl önceki hesabın kapatılmasına gelmişti. Udham, bundan sonraki zamanını, suikast planlayarak geçirdi ve sonunda o gün geldi. 13 Mart 1940’ta general değil ama katliamın valisi Michael O’Dwyer, Londra’daki Caxton Hall’daki bir toplantıda konuşacaktı. Udham, belinde silahıyla salona girdi, oturdu, konuşmaları izledi. Toplantı bittiğinde ise tam 6 kurşun sıktı. O’Dwyer hemen öldü. Hindistan İşleri Bakanı Zetland ağır yaralandı. Udham, orada yakalandı ve yargılanmaya başlandı.

Udham Singh

“Bu benim görevimdi”

4 Haziran 1940’ta başlayan duruşmadan önce 42 günlük bir açlık grevi yapan Udham, duruşmalar boyunca kasıtlı olarak berbat bir İngilizce konuşarak, “Bunu yaptım çünkü hak etti. Ölüm umurumda değil. Yaşlanana kadar beklemenin ne anlamı var? Halkımın ruhunu ezmek istedi, ben de onu ezdim. Ülkem için ölüyorum. İnsanlarımın Hindistan’da İngiliz yönetiminde açlıktan öldüğünü gördüm. Buna karşı görevim vardı. Anavatanım uğruna ölümden daha büyük bir şerefi bana kim verebilir?” diye seslendi.

Hakimin gözüne bakarak haykırdı son duruşmada: “İngiliz emperyalizmi paramparça olacak! İngiliz hükümetinden söz ediyorum ama. İngiliz halkına karşı hiçbir nefretim yok. İngiliz arkadaşlarım var, İngiliz işçilerini çok seviyorum. Ben emperyalist hükümete karşıyım.”

“Artık seni dinleyemem” diyen yargıca son kez seslendiğinde ise Udham, “Kahrolsun İngiliz emperyalizmi” diye haykırdı ve hükümetin atadığı avukatın masasına tükürmeyi de ihmal etmedi.

Böylece ölüm cezasına çarptırıldı Udham ve 31 Temmuz 1940’ta, Pentonville Hapishanesi’nde idam sehpasına çıkarıldı. Yıllar sonra cenazesi, yeniden Pencap’a getirilecekti.

Duruşmaların son anı ise çok ilginçti. Savunmalar bittikten sonra Yargıç Atkinson, basın bölümüne dönüp şöyle demişti: “Sanığın savunmalarından hiçbiri haber olarak yayınlanmayacak. Anlaşıldı mı?”

Yargıç ve asker kılıklı gazetecilerin akıbetini bilmem ama Udham’ın anıt mezarı bugün hâlâ Pencap’ın en güzel çiçekleriyle süslü. Ve bir kez daha kanıtlanmış olmalı: Tarih, “yazılmayacak” diye emredilen cümlelerin yazılmasıyla tarihe benziyor biraz!