Ana SayfaKadın‘Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu’ mu? – Necla Demir

‘Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu’ mu? – Necla Demir

“Damızlık Kızın Öyküsü”, geleceğe dair bir paranoyayı değil içinde yaşadığımız gerçeğin ta kendisini dile getiriyor. Erkek egemen muhafazakar bir rejimin üreme ile sınırlandırdığı, mahrem örtülerin ardına gizlendiği kadın bedenleriyle bize aşina gelen bir gerçeği yani anlatılanın bizim hikayemiz olduğunu bir kez daha gösteriyor.


Necla Demir


“Kadın, bunaltıcı düşlerden uyandığı bir sabah hiçliğe dönüşmüş olarak bulur kendini. Artık bir adı yoktur, düşüncesi, benliği, arzusu da yoktur ama bir rahmi vardır.”

‘Damızlık olmak’ toplumsal cinsiyet rollerinden bağımsız değil!

“Biz iki bacaklı rahimleriz hepsi bu” diyor Damızlık Kızın Öyküsü’nün (The Handmaid’s Tale) feminist yazarı Margaret Atwood.

Atwood’un 1985’te kaleme aldığı, dizi olarak da yayınlanan ve erkek egemen teokratik ve totaliter bir toplum yapısını ele alan Damızlık Kızın Öyküsü, kadınları doğurganlıklarına göre sınıflayan, kürtajın “cinayet” sayıldığı baskıcı bir düzeni anlatıyor. Bu demek oluyor ki Atwood’un tabiriyle “iki bacaklı rahimler” olarak üst egemen sınıfa hizmetini doğurganlığıyla sağlayan bir “damızlık” ya da “doğuramadığı” için yine üst egemen sınıfa bu sefer ev işleri sırtlayarak hizmet eden bir “Martha” olmak gerekiyor.

Peki tüm bunlar yaratılan toplumsal cinsiyet rollerinden bağımsız mıdır? Erkeğe her türlü hizmeti yapan ve yapması istenen kadından “evde kalması”, “çocuk doğurması”nın istenmesi erk’ekler hegemonyasının yarattığı toplum anlayışı ve yaşantısından elbette ki bağımsız değil. Bu, toplumlar ve coğrafyalar arasında farklılık gösterse de genel kanı ne yazık ki bu.

Atwood kitabında “Komutanlar”ın bir kısmının eşleri biyolojik olarak doğurganlık özelliklerini yitirdiği için soylarının devamını sağlamak, yarattıkları totaliter rejimi sürdürebilmek amacıyla doğurgan kadınları zorla evlerine aldıklarını anlatır. Bu duruma “Damızlık” adını takan Atwood; komutanların hizmetine sunulan kadınlara göre tecavüz edildiğini, komutan ve eşlerine göre de yalnızca rejimlerinin devamını sağlayarak kutsal bir göreve hizmet ettiklerini düşünür. Kadını doğurma makinesi olarak gören anlayışın bir ülkenin rejimine ve politikasına ne kadar da uyar mahiyette olduğuna da açık bir örnek. Kısacası kadınlar sadece doğursunlar diye ya satılıyor ya da sadece doğurabiliyorlar diye değerli görülüyorlar.

‘Bir sabah uyanıyorsunuz ve kadın olarak sözünüzün hükmü yok’

Kitaptaki şu pasaj, neyin nasıl hayata geçirilmek istendiğini ortaya koyan cinsten:

“Bir sabah uyanıyorsunuz ve bir kadın olarak artık sözünüzün hiçbir hükmü yok. Banka kartınız yok. İşten kovuldunuz. Alışveriş yapmak için kocanızdan para almak zorundasınız. Bunlar iyi ihtimaller. Hava kirliliği ve çevresel atıklar, büyük hasar gören ekosistem yüzünden dünyaya yeni çocukların gelmesi artık çok zor, hatta imkânsıza yakın. Yeni doğanlar olsa da doğdukları gün ölüyor. Hayatta kalan sadece bir veya iki bebek var. Eski Amerika Birleşik Devletleri toprakları üzerine kurulan ve otokrat rejimle yönetilen Gilead isimli ülke, yeni bebeklerin doğması için önceden doğum yapmış kadınları alıp ‘üretime’ dâhil ediyor. Şimdi bu kadınlardan birisiniz. İsminiz yok. Kullanacağınız kelimeler çok önceden belirlenmiş ve bazı kelimeleri söylemek yasak. Yeni terminolojide ‘iyi günler’ yerine ‘tohumların kutsansın’ kullanılıyor. Erkeklerin yönetimde olduğu ve aslında damızlık olarak bir komutana hizmet vermenin kutsal addedildiği yeni rejimde ‘merhaba’ da yasaklı kelimeler arasında. Kişisel bir iletişim kurmak tamamen yasak olduğu için, merhaba diyen insanlar aslında rejimin dışında kalmış insanlar. Seks işçileri ve diğer kadınlar ya da yeraltı örgütlenmesindeki erkekler… Biri, ancak size güvenebileceğini anladığında ‘Merhaba, nasılsın?’ diyor. Dildeki değişim, düşüncedeki değişimin salt tezahürü. Rejim, herkesi kendi gibi düşünmeye zorluyor. Bir seremoni başlıyor şimdi kadın ve devlet arasında. Devletin malı olan kadın, her ay doğurganlık döneminde evinde yaşadığı komutanın tecavüzüne uğruyor. Ses çıkarması, kaçması ve saldırganlaşması yasak. Damızlık, komutanın karısının bacaklarının arasında ve komutanın karısı tarafından bileklerinden tutulmuş halde uzanıyor. Seremonide, komutanların karılarının da yer almasının nedeni, içinde bulundukları durumu biraz normalleştirmek. Biri uzanmış, biri donuk gözlerle olan-biteni izleyen iki kadın arasındaki sınıf farkı, giysilerinden ve o anki konumlanışlarından anlaşılıyor. Damızlıklar kırmızı, komutanların karıları ise mavi-yeşil renk elbiseler giyiyor.”

Doğurgan kadınlar ordusu direniyor!

Doğurgan kadınlar ordusu, yeni bir rejimin mağdurları gibi görünse de hepsinin kendine ait bir direniş alanı mevcut. En kötü durumda olan bile kaldığı odada görünmeyen bir yere, “Bu piçlere kendini ezdirme” yazabiliyor. Tabii cisimler yardımıyla. Çünkü yeni rejimde kitap okumak ve yazı yazmak da yasak. Damızlık, kendinden sonra o odaya gelecek olana umut olacağını bilerek yazıyor bunu.

Bu küçük başkaldırılar bir karşılık buluyor. Damızlıklar ve yeni rejimden rahatsız olan erkekler, gizli bir örgütlenme olan “Mayday” için çalışmaya başlıyor. Damızlık olmayı istemeyen kadınlar için kalan tek seçenek ise genelev. Çünkü genelev, şehrin dışında ve bir noktadan sonra kadınların ulaşımına kapalı olduğundan komutanlar ve eşleri de dahil sınırdan geçemiyor. Öte yandan diziye ve filme uyarlanan kitap beni ta kadının ilk düşürüldüğü yer olan M.Ö. 3000’li yıllarda zigguratlardan hareketle musakkatin denilen ilk genelev gerçekliğine götürüyor. Tanrılara sunulan en değerli kadının tanrıçalaşmasına olan inançla zigguratlara gönderilen genç kadınlar zamanla kendilerini bu musakkatinlerde buluyor.

Siyaset malzemesi haline getirilen kadın bedeni…

ABD Başkanı Donald Trump’ın 2016 yılında kürtaj yaptıran kadınların bir şekilde cezalandırılması gerektiğini söylemesi ve ardından Aile Planlaması’na ayrılan bütçeyi kesen yasayı imzalaması ardından kırmızı elbiseleriyle Washington ve New York’ta Trump’ın kadın politikalarını protesto eden kadınlar, kendilerine birer “damızlık” muamelesi yapan Trump’a ve diğer kadın düşmanı devlet politikalarına karşı günlerce sokaklarda eylem yaptı. Yine aynı şekilde, Polonya’da kürtaj hakları için mücadele eden ve bu hakları için greve giden kadınlar, Trump’ın Polonya ziyaretinde ve Rusya’da Putin’in kadın düşmanı ve homofobik söylemlerine tepki göstermek amacıyla damızlık kıyafetleri giydi.Tıpkı Türkiye’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın  “en az üç çocuk” doğrulması yönünde her defasında sarf ettiği sözler, kürtajın “cinayet” olduğunu ve bu yüzden de yasaklanması gerektiğini belirten açıklamaları karşısında kadınların verdiği mücadelede olduğu gibi. Kürtaj, doğum kontrolü, kaç çocuk doğrulacağı, doğum yönetiminin ne olması gerektiği gibi konularda erkek aklı yine devreye girerek bunları siyasete malzeme haline getirdi.

Bedenlerine sahip çıkan kadınlar ‘kutsanılası rahimlere’ karşı

Doğurmak eylemiyle özdeşleşen kadının bedenine kürtaj ile müdahale edilmek istenmesinin savunulası yerde durmadığının altını ısrarla çizmekte fayda var. Öyle ki yıllardır erkek devlet aklı ile kendini var eden ve güç-iktidar mekanizması ikileminden beslenen toplumsal cinsiyet rolleri, hayata geçirilmeye çalışılan kadın düşmanı politikalarının AKP iktidarıyla başlamadığını elbette ki hepimiz biliyoruz. İktidarlar gelip geçicidir. Kalıcı olan ise bu erkek devlet aklın saydığımız mekanizmalarla kendini her defasında yeniden üretiyor oluşu. Temel olansa üretilen “rıza”nın hükümetler ve hükümetlerin içinde yer alan “eksik” erkek aklının ilk vurmak istediği kesimin kadın olduğu gerçeği.

Kadınlar yıllardır verdikleri feminist ve kadın özgürlük mücadelesi ile tüm tabuları adeta yıkarken, bedenlerine dair kendi kararlarının yalnızca kendilerine ait olduğunda da hemfikir oldu. İki bacak arasına sığdırılan “namus”, o çok da kutsanılası “rahimler”e karşı tüm algıyı yıkan kadınlara bu kadar saldırılması da elbette tesadüf olamaz.

‘Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu’ mu?

Esasen bir rejim eleştirisi ve arayışı olan Damızlık Kızın Öyküsü, ülkece çok da uzağında olmadığımız yerde duruyor. Geriyeyse Atwood’un kitapta geçen “Kadın bunaltıcı düşlerden uyandığı bir sabah hiçliğe dönüşmüş olarak buldu kendini. Artık bir adı yoktu, düşüncesi, benliği, arzusu yoktu ama bir rahmi vardı. Biz iki bacaklı rahimleriz hepsi bu” cümlelerine karşı gerçekten “hepsi bu mu?” sorusunu sormak kalıyor.

Kadınların ve bu sistemden rahatsız olan erkeklerin dahi kendilerine yüksek sesle sorması gereken bu soru aynı zamanda verilmesi gereken ve kesintisiz verilecek olan feminist mücadelenin de olmazsa olmazı olsa gerek…