Ana SayfaDünyaPablo Escobar: Evlat olsa sevilmez! – M. Ender Öndeş

Pablo Escobar: Evlat olsa sevilmez! – M. Ender Öndeş

Mafya filmlerinin bir açmazı var. Bazen senaryodan da bağımsız olarak algı tersine oluşabiliyor; milyonlarca insanı zehirleyen adamlardan ‘halk kahramanı’ yaratılabiliyor


M. Ender Öndeş


Uzun yıllar önce, The Godfather (Baba) filmi vizyona girdiğinde, eleştirmenlerin bir bölümü, biraz mızıldanmıştı. Francis Ford Coppola’nın muhteşem oyuncularla çıkardığı işe sinema açısından bir itirazları yoktu ama her şeyin böyle mükemmel olmasının ahlaki açıdan sıkıntılı olduğunu, çünkü mafya karakterlerinin adeta kahramanlaştırıldığını söylüyorlardı. Sanırım haklıydılar; kendim izlerken de fark etmiştim bunu. Önce bütün heybetiyle Marlon Brando yükleniyor üstünüze, sonra Al Pacino gelip perdeyi kaplıyor, vs… Sorsam şimdi mesela John Gazele kimdir diye kimse bilmez. Bilmez, çünkü biz onun canlandırdığı ‘zayıf karakterli ağabey’ Fredo Corleone’den hiç hoşlanmadık. Koca filmde bi tane bile adam öldürmeyen sümsüğün teki!

‘Kafasına sıkmak’

Daha sonra da devam etti aynı furya ve ne kadar kaliteli oyuncular söz konusuysa biz mafyayı o kadar sevdik. İş Türkiye’ye geldiğinde ise biraz Yılmaz Güney’in ‘Umutsuzlar’ı katkıda bulundu buna ama sonraları başlayan dizi furyasıyla birlikte iş çığırından çıktı. Dizilerin çoğunda ‘kötü adam’ rolünde tiyatrodan gelme öyle usta oyuncular çıktı ki karşımıza, ‘iyi’ çocukları kim takar! Kurtlar Vadisi ucuz işti ama örneğin ‘Hırsız-Polis’te Uğur Yücel, ‘İçerde’ dizisinde Çetin Tekindor, ‘Çukur’da Ercan Kesal aldı götürdü seyirciyi. Yaptıklarını görmezden gelip sevdik adamları. Bu arada ‘ateş etmek’ yerine ‘sıkmak’ gibi deyimler de solcuların bile diline yapıştı kaldı. Sokaktaki etkisi ise daha da korkunç oldu; her köşede Polat Alemdar’lar filan belirdi Kokain baronu Pablo Escobar için yapılan filmler ise (ben 6 tane sayabildim) bu sıralamada özel bir yer tutuyor. Ekranları kilitleyen ‘Narcos’ dizisinin de etkisiyle Escobar karakteri, uyuşturucu kaçakçısı olduğu halde, devletle cebelleşen deli dolu bir tip olarak izleyicide tuhaf bir hayranlık yarattı. Loving Pablo (Pablo Escobar’ı Sevmek), bunların en sonuncusu olarak yine aynı etkiyi yaratmış görünüyor. Ve yine aynı tuzakla: Javier Bardem! Senaryoyu ne kadar ‘kötü’ yazarsanız yazın, işin içine yüz tane ödüllü Bardem girince, kokain tüccarı canlanıp başka bir şey oluyor.

Gerçeğin bulanıklaşması

Aslında iyi bir film de değil Loving Pablo, lüzumundan fazla Amerikan mesela. Bütün zamanların en azgın ABD Başkanı Reagan’ı şişirmesinden tutun, gerçek hayatta Kolombiya’nın faşist çetelerini uyuşturucu parasıyla besleyen Amerikan ajanlarının rolüne kadar gidiyor işin ucu. Escobar’la haber sunucusu Virginia Vallejo (Penelope Cruz) arasındaki ilişki üzerinden geliştirilen hikâye, hükümetlerle pazarlık yapabilecek kadar güçlenebilen, kendi hapishanesini kendi yaptıran bir kokain tüccarının gerçeğini anlatıyor bize. Öyle Don Corleone gibi şeytani planlar yapan biri değil Escobar; dengesiz ve psikopat. “Demokrasinin bir fiyatı var” dese de Corleone gibi o fiyatı ödemek yerine, bakan öldürmeyi tercih edebiliyor mesela. Bu arada film, yukarıda değindiğim ‘kahramanlaştırma’ tuzağına düşmeden Escobar’ı ‘gömmeyi’ kafaya koymuş olduğu için, bir yandan yoksullara TOKİ yaparken ve “aile her şeydir” mafya özdeyişini bin kere tekrarlarken, diğer yandan gecekonduların küçük kızlarına tecavüze kadar bütün pis işlerini sayıp döküyor. Virginia, “Ben Pablo’yu seviyorum Escobar’ı değil” dese de ikisi aslında aynı kişi ve ortada öyle aşk filan da yok. Tavuk keser gibi adam kesen birinin gücüne tapınmak da pek ‘sevgi’ye benzemiyor zaten.

Escobar’ı gömmek

Sonunda, ABD’nin teknik hizmetleri sayesinde Escobar’ı öldüren Kolombiya askerlerinin histerik bir şekilde “Yaşasın Kolombiya” çığlıkları atması de tüy dikiyor hepsinin üzerine. Ne kadar tanıdık bir çığlık! FARC’ın efsane komutanı Alfonso Cano’yu katlettiklerinde de, Raul Reyes’in kanlı bedenini helikopterden indirdiklerinde de, gencecik militan İvan Rios’un kesilmiş parmaklarını devlet başkanı Uribe’ye sunduklarında da “Yaşasın Kolombiya” diye haykırmıştı onlar ve yine yanlarında aynı CIA ajanları vardı. Kokaine kilitlenmiş film oralara hiç girmiyor ama. “Paramiliter kuvvetler eğitimini Tel Aviv’de aldığını” açıkça söyleyen Carlos Castano gibi kontra katiller de, ‘ölüm mangaları’ da filmin ilgi alanına dâhil değil. Tek sorun, Escobar gibi bir psikopatın sonunu göstermek: Yaşasın Kolombiya! Ama başta da söyledik ya, senarist ve yönetmen ne kadar çabalarsa çabalasın, yine de ibret konusundaki maksat hâsıl olmuyor ve seyircinin salondan çıkarken Bardem-Escobar için “abi süper ya!” demesi önlenemiyor. Film ne derse desin âlem böyle çünkü! Sonuçta Escobar, hakikaten ‘evlat olsa’ sevilecek biri değil ama Kolombiya’nın her biri başka bir kartelin uşağı olan politikacıları da, işkence ve katliamda uzmanlaşmış ordusu da ondan birazcık olsun iyi sayılmaz. Escobar’ı gömerek de bu gerçekten kurtulamayız.

Yine de izlenebilir film. İzleyin. Ama ille de bir Kolombiyalıya hayran olacaksanız, hayran olunacak başka biri var, onu tercih edin: Manuel Marulanda! Kokaincileri boş verip açın Google’u ve 78 yıllık ömrünü Kolombiya halkının özgürlüğüne adamış o efsane devrimcinin kim olduğunu öğrenin. Yok, o kesmediyse eğer, önünüze gelen ilk kitapçı dükkanına girip Marquez isimli bir Kolombiyalıyı sorun. Hepsi tanır yani…


Bu yazı, Yeni Yaşam Gazetesi’nin 21 Temmuz 2018 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.