Ana SayfaYazarlarDemet ParlarAncak özgürleşmiş bir insan kendine gülebilir – Demet Parlar

Ancak özgürleşmiş bir insan kendine gülebilir – Demet Parlar


Demet Parlar



Esas mesele ve söylemek istediğim şeyin odağında bulunan da budur; bugün, kendimize dair bildiklerimiz o binlerce yıl öncekilerden çok daha fazladır ve çok daha derin bilgiler içerir. Eğer bildiklerimizi uygulamaya geçirecek olsaydık… esas mesele budur.”*

Doris Lessing’in ilk okuduğumda da ikinci okuyuşumda da beni çok etkileyen kitabının temel meselesini onun cümleleriyle böyle özetlemek mümkün sanırım. Kitabın ismi bile yüreğimden yakalamıştı beni, o zaman da şimdi de; “İçinde Yaşamayı Seçtiğimiz Hapishaneler”…

Seçmek seçenekler arasından birini tercih etmek anlamına geldiğine göre, özgürlüğünden vazgeçmek anlamına gelen böyle bir seçeneği hangi insan isteyebilir ki? Peki ya yaşadığımız dünyanın, evin ya da ülkenin bir hapishane olduğunu fark etmiyorsak, fark edebilsek de özgürleşmek için gerekli yolları bilmiyorsak? Yoksa… biliyor ama kullanamıyor muyuz?

İçinde Yaşamayı Seçtiğimiz Hapishaneler kitabında olduğu gibi bazı kitaplar insana yalnızca ismiyle bile farklı ve derin sorular sordurabiliyor. Nobel Ödüllü yazar Doris Lessing 1985 yılında Kanada’da gerçekleştirdiği beş bölümlük konferansını temel alarak yazıyor bu kitabı.

Gelecekte insanların geriye dönüp bugüne baktıklarında, kendimize dair, insanların geçmişte bildiğinden çok daha fazla bilgiye sahip olduğumuzu, ama bunun ancak çok az bir kısmını uyguladığımızı görerek, en çok buna hayret edeceklerini düşünüyorum.” Bizden sonra gelecek insanlara nasıl görüneceğimize dair ciddi kafa yormasının nedenini kendimizi yargılarken kullanabileceğimiz “öteki göz”ün gücünü arttırmak yönünde bilinçli bir çaba olarak açıklıyor. “Tarih okuyan biri, bir yüzyıla ait ateşli ve güçlü inançların genelde bir sonraki yüzyılda saçma ve olağan üstü görüneceğini bilir.”

Lessing, insanlık tarihinden binlerce yılda miras aldığımız onca deneyime, davranışlarımıza ve doğamıza dair devasa bilgiye rağmen neden hala savaş ve kavgaların, kısır çekişmeler ve ayırımcılığın, cinayetlerin, toplu katliamların yaşandığını kendi kişisel yaşamından, tarihten ve bilimsel deneylerden örnekler vererek sorguluyor. Deyim yerindeyse acı ve kanlı olaylarla dolu vahşi geçmişimizden hiç ders almadığımızı hatırlatıyor bize. Zaman zaman bizi ele geçiren sürü psikolojisi ile ilgili bilimin ve tarihin sağladığı tüm verilere gözlerimizi kapatarak, kendimizi dışarıdan ve nesnel bir bakış açısı ile görmeyi reddedişimize dikkat çekiyor. Ve bu korkunç biçimde güçlü olan ilkel içgüdülerimize, sürü psikolojisine karşı elimizde kendimizi başka bakış açılarından gözleyebilme yeteneğimiz olduğunu, bu yeteneğimizi roman ve tarih okuyarak geliştirebileceğimizi hatırlatıyor.

Antropolog bir arkadaşım, romanların antropolojiyle bir rafta olması gerektiğini söylemişti. Yazarlar insanlık durumuyla ilgili yorumlar yapıyor, bu bizim konumuz. Edebiyat, sahip olduğumuz en iyi ‘öteki göz’ü elde etme, kendimizi kendimizden kopararak görme yollarından biri. Bir diğeri de tarih, artık gençler tarafından bu şekilde algılanmamaya başladı, artık yaşamanın vazgeçilmez araçlarından biri olduğu düşünülmüyor…”

Anne ve babası İngiliz olmasına rağmen çocukluk ve ilk gençlik yılları ırkçılık ve ırksal ön yargıların, siyahlara sosyo-politik baskıların çok fazla olduğu Rodezya’da (şimdiki adıyla Zimbabve) geçiyor. Yaşamı boyunca uzak ve yakın çevresinde gözlediği ırksal ön yargılar ve sosyo-politik baskı, yazılarındaki ve romanlarındaki tematik düşünce yapısını belirgin bir biçimde şekillendiriyor. Çok renkli ve aktivist bir yaşamı oluyor, 14 yaşında ailesine isyan ederek okulu bırakıyor, 15 yaşında evi terk ediyor, 18 yaşında Rodezya parlamentosunda çalışmaya başlıyor ve ülkede ırkçılık-karşıtı bir sol partinin kurulmasında rol alıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı onun deyişiyle “yüksek sesli, delilik” ortamının etkisiyle yaptığını söylediği iki evlilikten ilkini 19 yaşında yapıyor. 1943’te sona eren ilk evliliğinin ardından Komünist Partisi’ne katılıyor ve Alman siyasi eylemci Gottfried Lessing ile evleniyor. 1949 yılında eşinden ve Rodezya’dan ayrılıp oğluyla birlikte Londra’ya geliyor. O tarihten sonra yaşamını profesyonel bir yazar olarak Londra’da sürdürüyor. Aynı yıl nükleer silahlara karşı yürüttüğü çalışmalar yüzünden Rodezya’ya girişi uzun süre engelleniyor.

Evet Doris Lessing ırkçılığın distopya gibi yaşandığı bir ülkeden Rodezya’dan, oğluyla birlikte demokratik bir ülkeye Britanya’ya yerleşiyor. Ama 1984’de Britanya’daki maden işçileri grevi örneğinde olduğu gibi insan davranışlarının sürü psikolojisi içerisinde değişmediğini görüyor:

Büyük çoğunluğun kabul ettiği bir doğruyu eleştirmenin kolay olmadığını, sürü psikolojisinin etkisiyle arkadaşlarınızın onda dokuzunun bir anda düşmanınız haline gelebileceği uyarısını yapsa da umut veren ve somut bir öneride bulunmaktan geri durmuyor; “Eğer kapalı bir topluluğun üyesiyseniz, bu topluluğun fikirlerinden ayrı düşmenin, iyi olmayan biri, bir suçlu, cani biri olarak görülme riskini göze almak anlamına geldiğini bilirsiniz demektir. Bu kesinlikle otomatik bir süreçtir; neredeyse bu durumdaki herkes otomatik biçimde davranır. Ancak her zaman böyle davranmayan bir azınlık vardır. Ve bana, geleceğimiz, herkesin geleceği bu azınlığa bağlı gibi geliyor. Çocuklarımızı, şu anda olduğu gibi insan sürüsüne hizmet edecek şekilde değil, bu azınlığı güçlendirecek şekilde eğitme yollarını düşünmemiz gerekiyor.” Lessing’in bu kitabı 1985 Britanya’sında yazdığını düşünürsek özgür ve eleştirel düşünmenin zorluğunun derece farkı gösterse de zaman ve mekan farkı tanımadığını bir kez daha hissediyorsunuz.

Doris Lessing

Lessing’in insani durumları kişisel boyutlarda yansıtmaktan çok, daha geniş toplumsal bağlamlarda ele alması büyük ölçüde Rodezya geçmişine bağlanıyor. “Ben, küçük bir beyaz azınlığın siyah çoğunluğa egemen olduğu bir ülkede büyüdüm. Eski Güney Rodezya’da, beyazların siyahlara karşı tutumları uç noktalardaydı: ön yargılı, çirkin, cahil… Dahası, bu tutumların karşı çıkılamayacak, değiştirilemeyecek davranışlar olduğu varsayılıyordu. Aslında bir çoğu eğitimli olan bu insanlar tarihe azıcık göz atsalar, iktidarlarının sona ermesinin, kesin olarak haklı oluşlarının geçiciliğinin kaçınılmaz olduğunu anlayacaklardı. Ancak bu beyaz azınlığın bir üyesinin iktidardakilerle anlaşmazlığa düşmesine izin verilmezdi. Bunu yapan herhangi biri anında toplumdışına itilirdi; kafalarını değiştirmeleri,susmaları ya da orayı terk etmeleri gerekirdi.” Ne kadar tanıdık geliyor değil mi?

Araştırma, insan zekasının, olayları –ya o/ya bu, siyah/beyaz, ben ve sen, biz ve siz, iyi ve kötü- olarak görme eğilimi üzerineydi… Kendimizi haklı, diğerlerini haksız olarak; kendi fikirlerimizi iyi, ötekilerininkini düpedüz kötü değilse de anlamsız olarak görme durumu…” Sanırım Homo Sapiens’in en karakteristik ve değişmeyen özelliklerinden biri Lessing’in de vurguladığı gibi kavgalarımızın ve fikir çatışmalarımızın en büyük ateşleyicisi olan dikotomik düşünme biçimimiz.

Ayrıca Lessing günümüzde görsel ve sosyal medya yanı sıra bilgisayar oyunlarının da etkisiyle katlanarak artan bir başka tehlikeye; giderek duyarsızlaşmamıza dikkat çekiyor: “Körelmiş bir hale geldik. Duyarsızlaştık. Geceden geceye, günden güne, yıldan yıla dünyada gerçekleşen dehşeti izlemek bizi aynı kasıtlı olarak vahşileştirilen askerler gibi duyarsızlaştırdı. Bu, bazı uzman manipülatörlerin kasıtlı olarak psikoloji bilgisini kullanmasının bir sonucu değil; ama neredeyse sahip olduğumuz teknolojinin rastlantısal bir sonucudur.” Sahiden iletişim ve medya teknolojileri geliştikçe, doğanın ve insanların maruz kaldıkları haksız ve acımasız davranışlara karşı duyarsızlığımız da artıyor ne yazık ki. Başta çevre sorunları olmak üzere devasa mülteci krizine, politize edilmiş adalet sisteminin yarattığı haksızlıklara karşı sessizliğimiz aklıma geldikçe duyarsızlığımızın zombileşmeye doğru evrildiğini düşünüyorum.

Aslında bu kitap Doris Lessing’in doğrudan kendi geçmişiyle dürüst bir yüzleşmesi gibi. Düşünsel dünyasına dair eleştirilerini açık ve samimi bir dille yazarak gelecek nesillere uyarılarda ve önerilerde bulunuyor: “Komünizm bende uzun zamandır var olan bir mikrop ya da virüstü. Benim durumumda bunun nedeni, beyazların egemenliğindeki eski Afrika’daki baskıcı ve adaletsiz topluma karşı olmamdı… Yine de yaklaşık iki yıllık bir süreçte bölünüp yok olmadan önce, bazı inanç unsurlarını gerçekten sorgulanamayacak gerçekler olarak benimsedik… Dünyadaki herkesin uyum, sevgi, bolluk ve barış içinde yaşayacağına inandık. Sonsuza kadar. Bu delilikti. Ve biz yine de ona inandık. Batı dünyası, bu varoluşsal deneyimi yaşayan, bağnaz ve delilerden oluşan bir grubun üyesi olan ve bundan sıyrılabilmiş insanlarla dolu. Bu arada, bizden sonraki nesillerin de aynı eğilimlere sahip olduğunu gözlüyor ve nelere kadir olduğumuzu bildiğimiz için onlar adına korku duyuyoruz. Belki de bu şiddet dolu zamanlarda, gençler için en iyi, en mantıklı dileğimiz şu olabilir: “Aklı başında insanların, kamusal çılgınlık dönemlerinde öldürebileceğini, yok edilebileceğini, yalan söyleyebileceğini, siyahın beyaz olduğuna dair yemin edebileceğini kesinlikle anlayacaksınız.”

Kitabı okudukça Lessing’in özellikle onun gençlik dönemlerine rastlayan faşizmi, Sovyetler birliğindeki Stalin dönemini ve Çin’in Mao dönemini ciddi bir biçimde eleştirdiğini görüyorsunuz.

Ancak belli ki Lessing’in amacı politik eleştiriler yapmaktan çok insanlık tarihinde büyük acılara yol açan bütün tiranlıkların, bağnaz düşünce yapılarının bilinmesi, unutulmaması gerekliliğini hatırlatmak: “Hitler ve Stalin rejimlerinin anlarında masum kaldığı yaklaşık iki bin yıllık en tiranca rejimlerin mirasçıları olduğumuzu unutuyoruz. Tarih okumadıkları için genç insanlar da bunu bilmiyor. Modern tiranlar, bazıları da bilinçli olarak, kilise mezheplerinden oldukça esinlenmişlerdir… Avrupa iki bin yıl boyunca başka hiçbir düşünceye izin vermeyen, dış etkilere tamamen kapalı olan, Tanrı adına öldürme, imha etme, zulmetme, yakma ve işkence etme noktasında hiç tereddüt etmeyen bir tiranın, yani Hristiyan kilisesinin egemenliği altındaydı.”

Psikoloji, sosyoloji, sosyal psikoloji, sosyal antropoloji gibi sosyal bilimlerin bize kendimizle ilgili en önemli bilgileri sağladığı gerçeğinden yola çıkarak hükümetlerin bu alanlardaki çalışmalara yeterli desteği vermemesini eleştiriyor ve bu bilim dallarının önemine işaret ediyor; “Bizim kendi vahşiliğimize, grup hayvanları olarak uzun tarihimize karşı yürüttüğümüz mücadelemizde bence sahip olduğumuz en değerli şey olan, bağımsız, meraklı, sabırlı, sorgulayıcı bir tutumu ifade ediyorlar.”

Doring Lesing’in bu kitabı yazmasının üzerinden 33 yıl geçmiş olmasına ve “algı yönetimi” gibi bir psikoloji kavramının gündelik politika dilinde bile çok yaygın kullanımına rağmen algılarımızın yönetilmesinden bir başka deyişle beyinlerimizin yıkanmasından kendimizi koruyabiliyor muyuz?

Oysa Lessing televizyonda dizi (o zamanlar Dallas) izlemek yerine siyasi liderlerin uzmanlar aracılığıyla bizi yönlendirme ve yönetme numaralarını incelememizi ve beynimizin yıkanmasına karşı bir panzehir geliştirmemizi ve gülmemizi salık veriyor.

Beyin yıkama ve telkin araştırmacıları, en iyi direnenlerin, gülmeyi bilen insanlar olduklarını keşfettiler. Örneğin Türkler… Kendilerine uygulanan işkenceleri gülerek karşılayan askerler, bazen diğerleri ölürken hayatta kalmayı başarabildiler. Fanatikler kendilerine gülmezler… Bağnazlar gülemezler. Gerçek dindarlar gülmezler. Onlar için gülmek, ancak muhalif bir kimseyi ya da düşünceyi herkese rezil eden karikatür anlamına gelmektedir. Tiranlar ve zalimler kendilerine gülmezler ve kendilerine gülünmesine tahammül edemezler. Gülmek çok güçlü bir şeydir ve sadece uygarlaşmış, özgürleşmiş, serbest bir insan kendine gülebilir.”

Gülerek güçlükleri yenebilen insanlar olarak örnek verilirken, karikatür dergilerinin sayısının giderek azaldığı, politik dilde mizahın inceliğinin ve zarafetinin unutulduğu bir ülke haline geldiğimizi, özgürlüğümüzü kaybettiğimiz için mi mizahı hayatımızdan uzaklaştırdığımızı düşündürüyor bu satırlar bana.

Lessing’in incecik kitabı ne okumakla ne de üzerine düşünmekle bitiyor. Kitap Çitlembik Yayınları’ndan Berna Kurt’un çevirisiyle 2003 yılında basılmış, ben ilk kez 2010 yılında okumuştum, bence o zaman da günceldi şimdi de. Galiba kitapçılarda bulunmuyor, internet aracılığıyla bulmak mümkün sanırım, okumanızı öneririm.

Doris Lessing’in kitaptaki son sözleri önerimi destekliyor: “Özgürlüklerimizi kullanmaktan bahsederken, sadece demokratik süreçlerin bir parçası olarak gösterilere, siyasi partilere, vb katılmayı değil; kaynağı ne olursa olsun tüm fikirleri sorgulamayı, bu fikirlerin hayatlarımıza ve yaşadığımız toplumlara nasıl bir katkıda bulunacağını düşünmeyi kastediyorum.”


* Yazıdaki alıntılar Doris Lessing’in “İçinde Yaşamayı Seçtiğimiz Hapishaneler” eserinden.