Ana SayfaYazarlarDemet ParlarFoucault’dan Erasmus’a “Deliliğe Övgü”

Foucault’dan Erasmus’a “Deliliğe Övgü”


Demet Parlar


Aklın, bilimin ve bilimsel olanın belki de en öncelikli söze sahip olduğu günümüzde bir 16. yüzyıl düşünürü deliliği överek bize neleri hatırlatır? Ne söyler?

Hala güncelliğini koruyor ve söyledikleri ilgimizi çekiyor olmalı ki Erasmus’un “Deliliğe Övgü” kitabı Çiğdem Dürüşken’in nefis çevirisiyle yalnızca Alfa yayınlarından son dört yılda dokuz baskı yapmış.

Bunu sosyologlar bir veri olarak nasıl kullanır ya da kullanır mı bilemem ama giderek kaotikleşen bir dünyada, hareketlerimizi ve düşüncelerimizi kontrol altına almaya çalışan neoliberal sistemde bize farklı biçimlerde giydirilmeye çalışılan deli gömleğini çıkarmaya, biraz delirmeye ihtiyacımız olduğunu gösteriyor sanki bu durum.

#

Değerli felsefeci ve akademisyen Ferda Keskin’in Foucault bağlamında yaptığı konuşmalar* bu kitabı okuma ihtiyacını ve merakını uyandırdı bende.

Bu üç güzel konuşmadan anladığım kadarıyla; “tarihin belli bir döneminde (17. yüzyıl) akıl ile akıl olmayan arasında daha önceleri var olan diyalog monoloğa dönüşür, aklın tek taraflı akıl hakkında konuşmasıyla ortaya çıkan bu ciddi yarılmayı yaratan o dönemki sözel ve sözel olmayan pratiklerin etkisiyle “akıl hastalığı”, biyolojik bir hastalık olmanın ötesinde iktidarların insanı kontrol araçlarından biri haline dönüşür.

Amacım bu derinlikli ve son derece bilgilendirici, merak uyandırıcı konuşmaların her koşulda yetersiz ve yavan kalacağını bildiğim bir özetini yapmak değil elbette. Sadece bu konuşmaların etkisiyle, Faucault’nun işaret ettiği 17. yüzyıldaki yarılma öncesi yani 15. ve 16. yüzyıllarda insanların deliliği nasıl yaşadığını, deliliğe nasıl baktığını anlamak için Erasmus’un kitabını alıp okuduğumu anlatmak istedim.

Foucault psikiyatrinin tanı ve tedavi yöntemleri, kapatma pratikleri aracılığıyla yarattığı iktidarı diğer iktidar biçimlerinde olduğu gibi tahakküme dönüşme riski nedeniyle eleştirir.

Gerçekten deliliği akıl hastalığına indirgeyen modernist ve pozitivist bakış, kendimizi kavrayışımızı ve varoluşumuzu eksiltip sığlaştırmıyor mu?

desiderius erasmus ile ilgili görsel sonucu

Erasmus’un renkli bir retorikle anlattığı deliliği hatırladıkça, Edgar Morin’in tanımıyla** homo sapiens kadar homo demensten oluşan varlığımıza kendi rızamızla “akıl hastalığı” deli gömleğini giydiren küresel neoliberal sistemin düşünce ve eylem alanlarımızı nasıl da kısıtladığını bazen gülerek bazen şaşkınlıkla fark ediyorsunuz; Erasmus’un iki büyük engelleyici olarak tanımladığı korku ve utanç duygularıyla ilgili yaptığı tespitinde olduğu gibi:

“Olayları yaşayarak öğrenmenin önünde iki büyük engel vardır, ilki zihne bir sis perdesi çeken utanç, ikincisi tehlikeli olduğu açıkça görünen olayların üstüne gitmekten alıkoyan korku. Delilik bizi bu engellerden muhteşem şekilde kurtarır.”

Gerçekten hayatımızı gözden geçirdiğimizde korktuğumuz veya utandığımız için yapmayı çok isteyip yapamadığımız ya da tersine yapmak istemediğimiz halde yapmak zorunda kaldığımız ne çok şey olduğunu görmek mümkün.

Kişisel tarihlerimiz bir yana insanlık tarihinde bu konuda hemen akla gelen çok örnek var Erasmus’u doğrulayan: Eğer homo sapiens korkusunu yenemeseydi ne Bering Boğazı’nı geçerek Kuzey Amerika’ya ne de Hint Okyanusu’nu aşarak Avustralya’ya gidebilirdi. Hiç kuşkusuz Kopernik ve Galileo, 2000 yıldır devam eden yalnızca gözleme dayanan ve deneyi yok sayan bilim anlayışına karşı çıkma cesaretlerini gösteremeseydi hala dünyamızı evrenin merkezinde sanıyor olabilirdik. Sanat tarihi korkuyu ve utancı yenerek yapılan atılımlar konusunda bilim tarihiyle yarışır sanırım. Picasso, Marcel Duchamp, Andy Warhol ilk aklıma gelen örnekler.

Aslına bakarsanız tüm keşifler ve icatlar tarihi, özellikle toplumun dayattığı korku ve utançlarını yenerek farklı ve özgün düşünme cesaretini bulan insanların tarihidir desem çok abartmış olmam sanırım.

“Deliliğe Övgü”yü yaşadığı dönemin büyük düşünürlerinden, çok sevgili dostu İngiliz Thomas Morus’a adar Erasmus. Thomas Morus’u selamlayan ve kitabı yazma nedenlerini açıklayan giriş yazısını “Sağlıcakla kal, münazara üstadı Morus, adaşın Deliliği hararetle savun!” diye sonlandırır. Yunanca morus, delilik demektir zira.

Erasmus kitabını delilik tanrıçası Stultia’nin dilinden yazar. Stultia (Moria) kadındır, tıpkı akıl ve bilgelik tanrıçası Minerva (Athena) gibi. Kitabın arka kapak yazısından alıntılıyorum;

“Erasmus’un deliliği, yani Stultia’sı bir tanrıçadır, hem de lütfuna ereni dipsiz kuyuların karanlığından güneş ışığına çekip çıkaran ve yaşamı zevklere boğan bir tanrıça, yani bir kadın. Giyinişi, düşüncesi, davranışı ve yaşam şekliyle Minerva’nın yani bilgelik tanrıçasının tam zıddıdır. Erasmus, retoriksel sanatların yardımıyla Stultia ile Minerva arasında öyle içinden çıkılmaz bir labirent örer ki, okuyucu deliliğin mi bilgelik, yoksa bilgeliğin mi delilik olduğunu bazen karıştırır. Erasmuş deliliği önce överek yerer, sonra da yererek över.”

Kadınlara takılır Erasmus, deliliği kadınlarla özdeşleştirerek över onları; ”Kadın cinsinin bana gücenecek kadar deli olduğunu doğrusu düşünmüyorum, ben de bir kadın olduğuma göre; öyleyse DELİLİK olarak deliliği onlara atfediyorum. Meseleye doğru baktıklarında birçok bakımdan erkeklerden üstün olmalarını Deliliğe borçlu olduklarını anlayacaklardır.” Feminizm tarihi hakkında bir bilgim yok ama belli ki Erasmus ilk feministlerden.

Ama bir yandan da kadınlara şunları der; “Hakikati söylemenin kendine özgü bir zevki vardır, gücendirmemeyi beceriyorsa tabii. İşte bu meziyeti Tanrılar sadece benim delilerime bağışlamıştır. Tam da bu sebepten kadınlar böyle deli erkeklerden çok hoşlanır, çünkü kadınlar da doğaları gereği eğlenceye ve uçarılıklara daha meyillidir. Ne halt yerlerse yesinler, zaman zaman işler çok ciddi bir hal alsa bile, yaptıklarını şaka, oyun gibi yutturabilirler, yani özellikle işledikleri suçları örtbas etmede kadın cinsi bir dehadır.” Artık bu bir yergi midir, övgü müdür siz karar verin.

Evliliğinse bir delilik olduğunu eğer delilik olmasaydı ne çok boşanma olacağını da anlatır tatlı tatlı; “Ah ölümsüz Tanrım, ne çok boşanma ya da ne büyük kötülükler olurdu şu dünyada, eğer erkekle kadın arasındaki bu teklifsiz ilişki benim refakatçilerimin dalkavukluğuyla, şakacılığıyla, hatırşinaslığıyla, yanıltmacasıyla, aldatmacasıyla desteklenmeseydi ve beslenmeseydi?.. İşte her şey delilik sayesinde yerli yerine oturur, onun işe karışmasıyla birlikte kadın kocasına hoş görünür, koca da karısına; yuvalarında huzur olur, birliktelikleri sürüp gider sonsuza.”

Erasmus’a göre yalnız evlilikte değil tüm insan ilişkilerinde her şey delilik sayesinde yolunda gider; “Hiçbir kurum, hiçbir hayati ittifak bensiz mutlu ve kalıcı olamaz; ne halk kralına uzun süre katlanabillir, ne efendi kölesine, ne cariye hanımına, ne öğretmen öğrencisine, ne dost dostuna, ne kadın kocasına, ne ev sahibi kiracısına, ne asker askere, ne yoldaş yoldaşa, eğer zaman zaman birbirleri hakkında yanlış sanılara kapılmasalar, birbirlerine dalkavukluk etmeseler, sağduyulu davranıp görmezlikten gelmeseler ve kendileri için yaşamı delilik balıyla tatlandırmasalar.” Ne kadar haklı değil mi? Özetle deliliği dışlarsak birbirimize ve hatta kendimize katlanmamızın nasıl da zor olacağını göstermeye çalışır.

Delilik ve bilgelik kitapta sık sık karşılaştırılır, deliliğin bütün özelliklerinden, heyecanlarından sıyrılmış bir bilgeliğin nasıl da sıkıcı ve sıradan olabileceği anlatılır; “Her tür heyecan Delilikle bağlantılıdır. Çünkü bu bilgeyi deliden ayırt edecek tek işarettir; deli heyecanlarla, bilge akılla yönetilir. Bu yüzden Stoacılar bütün heyecanları, sanki birer hastalıkmış gibi, bilgeden tecrit eder; oysa bu heyecanlar bilgelik kapısına doğru koşuşturanlara kılavuz olmakla kalmaz, aynı zamanda mahmuz gibi, üvendire gibi işleyerek her erdemli hareketi iyi bir sona ulaştırmaya çalışırlar. Ama katıksız bir stoacı olan Seneca bunu var gücüyle reddeder ve bilgesinden bütün heyecanları söküp atar,” Seneca’yı bu tutumundan dolayı iyice yerden yere vurmaktan kaçınmaz ve devam eder; “ortada insan namına bir şey bırakmaz, bunun yerine yeni bir Tanrı yaratır, hiçbir yerde asla olmamış ve olmayacak olan bir Tanrı. Evet, mermerden bir insan heykeli dikmiş olur, ahmak ve bütün insani duygulara yabancı.“ Aydınlanma döneminden itibaren olabileceklere, tek başına aklın insanı ve dünyayı, evreni anlamak, kavramak için yetersiz kalacağına karşı erken bir uyarı sanki bu satırlar.

Foucault’nun işaret ettiği bu yarılma, bu monolog değil mi ki, erkeğin kadın, Batı’nın Doğu, Hukuk’un suçlu, doktorun hasta üzerindeki tahakkümcü bakışını pekiştiren.

Oysa bizim her alanda diyaloğa, birbirimizi dinlemeye, anlamaya ihtiyacımız var. Tıpkı Morin’in dediği gibi; “Bugünümüz anlam arayışı içindedir. Fakat anlam doğuştan değildir, varlıklarımızın dışından gelmez. Katılım, paylaşma, kardeşlik ve aşk içinde su yüzüne çıkar. Yani içimizde bilgelikle çılgınlığın, gözü peklikle ihtiyatın, tasarrufla israfın, itidalle “için için yanmanın”, kopmayla bağlanmanın diyaloglarını hiç durdurmayabiliriz. Aşk-şiir, bilgelik-aklilik arasındaki birbirini tamamlayıcılığı ve uzlaşmaz çelişkiyi sürekli ayakta tutan diyalojik gerilimi sırtlanmaktır bu.”.

Ah o akıl olmayanla akıl arasındaki diyaloğu koparan filozoflar, ah sürekli aklı yücelterek bilgelikten vazgeçen bilim adamları, o her şeye kadir ve üstün olduğunu düşündüğünüz aklın monoloğunun yarattığı çölleşmeden, yavanlaşmadan aldığınız payın farkına siz de bir varsanız der gibidir Erasmus.

Son söz tabii ki Stultia’nın;

“Filozofların bana karşı çıkıp bağırdıklarını duyar gibiyim. Deliliğe tutunmak zavallılıktır diyorlar, yanılgıya düşmektir, kandırılmaktır, cahilliktir diyorlar. Hayır, tam tersi insan olmaktır. Niçin zavallılık diyorlar, hiç anlamıyorum, çünkü böyle doğdunuz böyle yetiştiniz, böyle eğitildiniz; hepinizin ortak paydası bu. ”

Evet, 17. yüzyıla kadar böyleydik ama şimdi?


*Bkz:
1) Felsefede ve Bilimde Delilik
2) Foucault: Özne ve İktidar  
3) Foucault ve Öznellik
** Edgar Morin, “Aşk, Şiir, Bilgelik”, Om Yayınevi; Homo’nun ona sapiens niteliği verilerek, yani, makul ve bilge bir varlık olarak tanımlanabilmesi fikri, pek makul ve bilgece sayılmaz. Homo, demens’tir de: Tutkularla, öfkelerle, haykırışlarla,ani mizaç değişiklikleriyle, ihtilaçlı ve aşırı bir duygusallık gösterir… İnsanın çılgınlığı nefret, zulüm, barbarlık ve körleşme kaynağıdır. Ama duygusallığın düzensizliği, hayal gücünün taşkınlıkları olmasaydı, imkansız olanın çılgınlığı olmasaydı, atılım, yaratıcılık, icat, aşk ve şiir de olmazdı.
Homo: İnsan, Sapiens: Zeki, akıllı, makul, bilge, sakınımlı, Demens: Akıldan, aklıselımden yoksun, manasız, öfkeli, öfkeden gözü dönmüş.
Previous post
Çoğunluğu elinden alınmıştı: HDP'li belediyeler GABB'dan çekildi
Next post
Krize karşı kooperatifler: "Toplumsal muhalefet için bir fırsat”