Ana SayfaYazarlarDemet Parlar“Rüyet”: Kalp gözü ile bakmak – Demet Parlar

“Rüyet”: Kalp gözü ile bakmak – Demet Parlar


Demet Parlar


Derviş Zaim, bilindiği gibi ilk filmi “Tabutta Röveşata”dan bu yana belleklerde iz bırakan filmleriyle tanınan Türk sinemasının önemli ve özgün yönetmenlerinden. Sinema kariyeri başlamadan 4 yıl önce önce yazdığı ilk romanı “Ares Harikalar Diyarında” ile 1992 Yunus Nadi Roman Ödülünü alıyor. Aslında tüm filmlerinin senaryolarını kendisi yazarak yazınla ilişkisini hiç bırakmasa da ikinci romanı “Rüyet”i oldukça uzun bir ara vererek 24 yıl sonra yayınlıyor. Son filmi “Rüya” ile “Rüyet” arasındaki yakın bağlantıları düşününce acaba “Rüya” filmi mi onun yeniden roman diliyle kendini anlatma ihtiyacını ortaya çıkardı diye düşünmeden edemiyorum.

Rüyet için TDK sözlüğüne bakınca görme, bakma anlamlarına  geldiğini görüyorsunuz. Zaim kendisiyle yapılan bir söyleşide “Rüyet”in kalp gözüyle görme anlamı yanı sıra, hem kendini tanıma ve hem de astronomide ve gemicilerin kullandığı başka bir anlamda, görülemeyen şeyleri görme ihtimali ve yıldızlara bakarak karanlıkta yönünü bulmak ve küçük rüya gibi çoğul anlamları da içerdiğini, bu nedenle Rüyet ismini bir olgunlaşma ve büyüme, ruhun değişikliğe uğraması hikayesi olan romanına uygun gördüğünü anlatıyor.*

Romanın kahramanları Sine ve Muhip ile Şeyh Galip’in ünlü mesnevisi “Hüsn-ü Aşk”ın kahramanı Aşk’ın yaşadıkları serüvenli yolculukların sonunda üçünde de “rüyet” gerçekleşiyor:

“Eğer düş görmüyorsa veya düşler gerçeği gösterebiliyorsa ve yine hissettiklerine inanılacak olursa, insanın içinde tattığı her türlü  şey dış dünyadakileri içerebiliyordu. Aynı şekilde, kişinin dışında var olan şeylerin insanın içinde çoktan mevcut bulunması da ihtimal dahilindeydi. O halde yolculuğa çıkmasıyla çıkmaması arasında bir fark yoktu. Râna’dan hiç ayrılmamıştı. Mesele yokluğun içindeki doluluğu fark etmekten geçiyordu. Boşluğun içindeki gizli hazineyi keşfetmek için gözünü açmalıydı. Ama bu çok zor, belki sadece rüyalarda veya uyku ile uyanıklık arasındaki bölgede gerçekleşecekmiş hissi veren  bir tecrübeymiş gibi duruyordu.”

Rüyet’i okurken, Ares Harikalar Diyarında’dan Rüyet’e Zaim’in yaptığı 24 yıllık düşünsel yolculuğu ve olgunlaşmayı da izleyebiliyorsunuz: “Kaybolan satırlarda akıl ile vahiy arasındaki fay hattının şiir sanatı sayesinde aşılabileceği anlatılıyor olabilirdi. Her şeye rağmen sağlam durmalı, ‘Bah-ı Sani Der Lüzum-ı Sühan’ı kaybettiği için o kadar üzülmemeliydi. Büyük bir hikaye yaşamıştı. Benzersiz bir yolculuktan döndüğünü kabul edip feyz almalı, hayatına katılan anlamı şereflendirmeliydi. Keşfettiği anlam gelecekteki yaşamının pusulasıydı.”

Sine’ye ait bu  sözlerde Zaim’den izler var gibi geliyor bana. Acaba Derviş Zaim’e sorsak “Sine benim” der mi?

Romanın ana karakteri Sine, İstanbul’da amcalarının mimarlık ofisinde çalışan bir mimar ve performans sanatçısı. Neo-liberal sistemin ve günümüz kültürel ortamının dayattığı kurallar çerçevesinde mimarlık mesleğini sürdürmeye çalışırken, sanat aracılığıyla birçok beyaz yakalı çalışanın yaşadığı ezici kimliksizleştirici döngüyü kırmaya, kendini ve ilişkilerini anlamaya ve değiştirmeye, değişmeye çalışan iyi eğitimli genç bir kadın. Küçük  amcası Mecnun’la ortak ilgileri ve Osmanlıca bilgisi nedeniyle gelenekle ilişkisi günümüz orta sınıf insanına göre oldukça farklı.

Kitap Sine’nin yeni performansıyla ilgili düşüncelerini  aynı ofiste birlikte çalıştığı mimar sevgilisi Hakan ile tartışmasıyla başlıyor. Konuşma ilerledikçe Sine, “rüya karnavalı” olarak tanımladığı performansını Mesnevi müzesinde ve farklı mekanlarda olabildiğince farklı sınıflardan insanlarla yapmaya karar veriyor. Ofis arkadaşlarından Spinoza hayranı mimar Hayret’le gittiği Mesnevi müzesini gezdikten sonra  Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk mesnevisini performansında insanların rüyaları üzerinde etkisini değerlendirmek için kullanmaya karar veriyor ve böylece Sine’nin serüveni başlıyor.

Romanın arka planında İstanbul’un çarpık kentleşmesinden duyulan üzüntü nedeniyle sessiz bir ağıt akıyor sanki. Hayret’in ifadesiyle “İstanbul cangılı” ya da “Deli saraylı gibi ne bulursa takıp takıştıran bir megapol” olarak İstanbul: “İstanbul’un değişen siluetini seyrederek çayını yavaş yavaş içti. Kadıköy’ün arkasından mantar gibi gökdelenler yükseliyordu. Önde ise gecekondular ve bir on altıncı yüzyıl camisi vardı. Manzaraya sinen karmaşa ona tarihteki altın bir dönemde var olmuş, sağlam, estetik, sabit bir şehir biçimi varsaymanın hata olup olmadığını düşündürmeye başlamıştı.”, “Kenarda imar izni verilmemesi gereken alana dikilmiş rezidanslar vardı.”, ” Ufuğa, sonra şehre baktı. Farklı çatılar, saçaklar, ilave çıkılan katlar, kapatılan balkonlar, klima, tabela ve panolar tarafından örtülen bina cepheleri, geometrik keşmekeş her yerdeydi.”

“Rüya” filminden (2016)

Sine zorlu yolcuğunda doğanın onu sınadığını ve amcalarının o doğmadan önce küçük bir şehre hayvanat bahçesi tasarlamış ve inşa etmiş olmalarının intikamını ondan aldığını ve doğayla barışma imkanlarını düşünür; “Toprağın, hayvanların ve suların kızgınlığı dinmeye başlarsa belki de onlarla barışmanın bir yolunu bulacaktı.Tasarladığı binaların bir yerine kuş evleri yerleştirmek barışmanın yollarından biri olabilirdi. İstanbul’da yaşadığı sokağa sokak köpekleri için kulübeler kondurmaya gayret edecekti… Başına gelen acılardan dolayı şikayet etmemeliydi, doğa onu sınıyordu.”

Romandaki karakterlerin  isimleri karakterin özelliğiyle ilişkili olarak seçilmiş, okura romanla daha derin bir ilişki kurmanın ve metinler arasındaki bağlantıların anahtarlarını veriyor sanki; Sine; göğüs anlamı yanı sıra uyku ile uyanıklık arasında olma, Muhip; seven, Râna; güzel, hoş, çekici, Hüşruba; akıl çelen, aklı baştan alan, Mandala; enerjiyi toplayan kap, psikolog Gayret, Hayret, Mecnun gibi

Yaşadığımız coğrafyanın ve tarihimizin etkisiyle kültürel dünyamızın en önemli belirleyicilerinden olan Doğu-Batı gerilimine filmlerinde olduğu gibi Rüyet’te de farklı bir yaklaşım getiriyor Derviş Zaim. Bu farklılığı kendisiyle yapılan söyleşilerde büyük bir alçak gönüllülükle, Tanpınar ve Atay’a duyduğu saygıyı vurgulayarak açıklıyor;

“Doğu-Batı meselesini aşılamaz bir karşıtlık biçiminde ele alırsanız Tanpınar’ın Huzur romanında olduğu gibi ya trajediye savrulursunuz ya da bu karşıtlığı başka tekniklerle aşmaya çalışırsınız. Bu tekniklerden biri Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’da yapmaya çalıştığı gibi ironidir. Ayrıca parodi ve pastiş ile bu karşıtlık aşılmaya çalışılabilir. Bunların dışında bu karşıtlığı karşıtlık olarak değil bir imkan olarak görmeye çalışarak, ‘ne o, ne o’ değil, ‘hem o, hem o’ dediğinizde imkanların önünüze serilmesi mümkün. Ben buna kendimi yakın görüyorum”.

Gerçekten  Rüyet’de hem form olarak hem içerik olarak Doğu ve Batı’nın diyaloğunu izliyorsunuz. Örneğin roman ve mesnevi formlarının birlikte hem yazınsal hem mimari alanda kullanılmasında olduğu gibi ya da Spinoza’nın “herşeyin kendi varlığında devam etme isteği” olarak tanımlanan “conatus” ile Zaim’in  Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’dan esinlenerek filmlerinde de çok kullandığı “imtidat” yani “değişerek devam etmek ve devam ederek değişmek” fikrinin yan yana bir ilişkisellik içerisinde kullanılması,  kitabın referansları arasında Tanpınar ve Şeyh Galip’in yanı sıra İbn-i Rüşt’ün, Spinoza’nın yanı sıra Descartes ve Kant’ın, Hüsn-ü Aşk’ın yanısıra Prometeus’un olması gibi.

Romanın akışı boyunca  özellikle Sine’nin, Muhip’in iç konuşmalarında ve Hayret’in Sine ile diyaloglarında özgürlük, aşk, hayatın anlamı, şiir, çağdaş sanat, gelenek ve sanat, bir insanı anlamak gibi hem derin varoluşsal sorunlar hem de kültürel ve toplumsal meseleler kadar gündelik hayat üzerine düşünme, “değişerek devam etme, devam ederek değişme” imkanları için yeni yollar buluyorsunuz.

Yalnız kitabın özellikle felsefi ve  toplumsal problematiklerini hızlı bir okumada kaçırabilirsiniz, Zaim’in bir söyleşide** belirttiği gibi kitapta tartıştığı meseleler çayın içindeki şeker gibi yalnızca lezzetiyle size kendini hissettiriyor, eriyen şekeri göremediğiniz gibi kitabın yoğun ve derin felsefi, edebi, toplumsal ve sanatsal meselelerini doğrudan yakalama şansınız çok az. Bu nedenle önerim, kitabı ya onun akıcı üslubuna kapılmadan çok yavaş okumanız ya da benim yaptığım gibi yavaş okumayı ikinci okumaya ertelemeniz. Hızlı okuma tam bir yaz ve tatil okuması etkisi bırakacaktır sizde. Tatil anıları gibi düşündükçe insanı mutlu eden  izler bırakarak bitecek kitabınız. Yavaş okumada ise yakalayacağınız felsefi ve edebi sorunsallar üzerine yeniden düşünme keyfinin yanı sıra kendinizi de bir iç yolculuğun içinde bulacaksınız. En azından benim için böyle oldu diyebilirim.

Bakalım Rüyet sizinle nasıl bir diyaloğa girecek ?


Previous post
Tanrıça Hera'dan Zeus'a karşı kusursuz bir intikam
Next post
Kieslowski’ye atıfla "Yüzlerle Konuşmak"