Ana SayfaÖzelÇoklu baro yasası halkı dışlıyor – Tennur Koyuncuoğlu

Çoklu baro yasası halkı dışlıyor – Tennur Koyuncuoğlu


Tennur Koyuncuoğlu


Son damla “çoklu baro” görüşmeleri Meclis’te derken, saat 03.25’te Anadolu Ajansı, Çoklu Baro Yasası’nın kabul edildiğini duyurdu. Resmi Gazete’de yayımlanmadan, yine bir gece yarısı yazısı yazmak zorunda kaldık. Yasa yeterince kamuya açıklanmadan bir gürültü içinde oldubitti. Olmadı, hukukla, onun sivil örgütü Barolar ile avukatlara kadar savunmaya bir iktidar kuşatması yapamazsınız. Doğrudan halka karşı gelmiş olursunuz. Savunma hakkı, kutsallığını geçiniz, yaşam özgürlüğünün nefesidir. Anlamayana anlatılır ve baskılanırsa öz savunma olur.

Savunmanın değeri bilinmedi. Avukatlar olarak geciktik, doğrusu, az çekmedik, sonunda bu günlere kadar geldik. Şimdi zamanıdır, vazgeçmeyeceğiz. Halkın hak arama özgürlüğünün var edene kadar direneceğiz. Marangoz hatasından başladık, iş takipçisi sayıldık, polis gücüyle durdurulduk, çocuk parklarında geceledik, barikatları yıkmak zorunda kaldık. Dönüşü yok halka olan borcumuzu ödeyeceğiz.

İktidar temsil adaleti bahanesiyle baroları parçalamak, kendi barosunu kurmak istiyor. Barolar yürütmeden özgür olmalıdır ki, avukat halkın savunmasını etki altında kalmadan yapabilsin. Avukatlar, mesleklerini yerine getirirken kendilerine, müvekkillerine, barolarına karşı bağımsızdır. Çünkü hukuk bölünmez, hukukun üstünlüğü ilkesi uyarınca, bir bütündür ve tektir. İnançlara göre değişmez. Amacı insan haklarıyla bezeli adalete ulaşmaktır. Senin baron, benim barom yoktur, her şehrin bir barosu vardır. Büyük şehirlerde çok avukatın tek barosu vardır. Büyük barolar halkın merkezi gücüdür. Hukukun etkinliğini, gücünün yaygınlığını sağlar.

İstanbul Barosu’nun hukuka ve halka hizmetlerini bir rengi olan İstanbul Barosu Kadın Komisyonu’nun, hukuka ve topluma katkılarıyla konuyu canlandıralım. Hükümetin vatandaşına ilk görevi can güvenliğini sağlamaktır. Buna karşın toplumsal şiddet ve kadın cinayetleri her güne bir kadın kurban verilerek sürmektedir. Bu kadınların davalarına bedelsiz olarak 1996 yılından başlayarak, Baro Kadın Hakları Merkezi ve Adli Yardım Kurumu’nun avukatları aracılığıyla bakılmaktadır. Ayrıca gönüllü kadın hareketi ile şiddet denetim altına alınmaktadır.

Hükümet bu şiddetin neresinde durmaktadır? Doğrusu halkın adalete erişimi için proje tasarımlarıyla uğraşmakta, uygulamada ise barolara ve kadın hareketine saldırmaktadır. Şiddete karşı alacağı önlemler bizzat Cumhurbaşkanı tarafından “Yargı Reformu Strateji Belgesi” ile açıklanmıştır. Şimdi bu belge askıya alınmıştır. Önce hükümet bu görevini yerine getirmelidir.

Şiddet, siyasilere, gazetecilere, basına ve bizzat baro başkanlarının parklarda tutsak edilmesine kadar inmiştir. Bu siyaset değişmelidir. Nerelerden başlamalı? Siyasetin önce tüm bu vicdan yaralarını onarması gerekir. Cumhurbaşkanı “vicdan yaralanmasını önlemek amacıyla” bir infaz yasası çıkardıklarını söylemişti. Hapisteki siyasilerin durumu asıl gündemdi. Olmadı, siyasetin eleştirel oluşmasına katkı sağlayacaklar içerde kaldı, siyaset eksildi. Hani temsilde adalet öncelikliydi.

HDP Milletvekili Meral Danış Bektaş, vicdan hesabını önceden yapmış ve umudun gerçekleşmesi dileğiyle sormuş: “İdris Baluken ölsün mü, Figen Yüksekdağ ölsün mü, Selahattin Demirtaş ölsün mü, Ahmet Altan ölsün mü?” TMBM tutanaklarına da geçen soruyu değerlendirelim. İlk adı söylediğinde AKP’lilerin oturduğu bölümden iki kişiden “ölsün” sesleri duyulmuş. Diğerleri anılınca ortak alkışlar yükselmiş. Meclis’te önceki perde böyle inmiş.

Arendt’in deyişi aklımızdadır. Bu noktada “ölsün” sesi, toplumun temsilcilerinin kötülük suçudur. Devlete karşı suç işleyen ve affedilebilir kişileri kendi oylarıyla affedebilecek durumda iken, “ölsün” demek, kendi insanlıklarından vazgeçmek, başka insanlara kin ve nefret duymaktır. Yetki aldıkları vatandaşların oylarına aykırı düşmekle kalmayıp, kendi insanlık standartlarını da ortaya koymuşlardır. Bulundukları makamın büyüklüğü karşısında durum anlık öfke ile geçiştirilemez, durumun ciddiyeti kavranmalıdır.

Devletin kadınlara karşı da vicdan hesabı dışında hukuksal yükümlülükleri vardır. Her 8 Mart eylemlerinde polislerin şiddet uygulamalarıyla karşılaşmışlardır. Kadınların 8 Mart’ta Taksim’e yürüyüşünü polisle engelleyen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu yerini bu şiddetle daha da sağlamlaştırmıştır. İnfaz Yasası çıkarmasında, eşine şiddet uygulayan Çakıcı’nın serbest kalmasının yanında, beş yıla kadar ceza gören kadına şiddet suçluları da hiçbir önlem alınmadan bırakılmışlardır. Cezanın iyileştiremediği bu şiddet suçluları yine eşine ve çocuğuna saldırmış, minik Ceylan babası tarafından duvara asılarak, hortumla dövülerek öldürülmüştür.

Bu şiddet ortamında halkın savunucuları ve onun kurumları olan barolara, baro başkanlarına yapılanlar, halka inen saldırılardır. Nasıl bir ülkede yaşıyoruz? Halkın adalete erişimini daha elverişli koşullarda herkese avukat sağlayacak olan hükümetin vaadi “Hukuksal Koruma Sigortası” ile hak arama özgürlüğü rafa kaldırılmış, halkın avukatları, adil yargılanma isteği ile ölüm oruçlarına başlamış. İktidar ise kendi barosunun peşindedir. Halkın iktidardaki temsilcileri, öncelikle bu görevleri yerine getirmelidir. Baroların temsilinde adalet sorunu varsa, baro üyeleri avukatların doğrudan eleştirileriyle çözümlenecek bir konudur. Neden baro seçimlerine giren ve kaybeden diğer aday gruplarından da baro yönetim kurumlarına ekleme düzenlemesi yapılmasın?

Jean-Luc Nancy ile olaya tanıyı koyalım: “Halk kamusal ve toplumsal olarak kendini savunma mekanizmalarına ağırlık koymaktan yoksun kalmış”, olmaktadır. Çoklu baro girişimi ile halkın anayasal temeli olan hak arama özgürlüğü yok edilmektedir. Asıl tehlike buradadır. Bu konuya halkın sahip çıkması gerekir. İş cinayetleri, kıdem tazminatı, kadın cinayetleri, trafik ve tren kazaları iktidarın barosuna giren avukatların takibinden uzak kalacaktır. Hep birlikte iktidara, “barolara, baro başkanlarına, avukatıma dokunma” deme zamanıdır. Kaybeden tüm toplumdur. Kadın hareketi, kadın dernekleri, işçi birlikleri, sağlık tüketicileri birleşmesi, olaya sahip çıkması çağrımızdır.

Tamamlamayı yine Nancy ile yapalım: “Demokrasinin başarısızlığı kendilerini artık bir halk olarak görmeyen insanlara üzüntü, acı ve isyan getirir. Bundan sonra popülizm‘, kendi başarısızlığının intikamını alan demokrasi anlamına gelir.” Zamanımız kadınların, emekçilerin, aydınların bir olup geleceği düşünme vaktidir.


Yazarın önceki yazıları:

Halkın yargıya katılma gücü: Savunmaya özgürlük – Tennur Koyuncuoğlu

Avukatın emeği mi, ölümü mü? – Tennur Koyuncuoğlu

Previous post
HDP'li kadınlar Gülistan Doku için Dersim'de
Next post
Batman'da su kesintileri: En az 44 bin 680 abone suya erişemiyor