Ana SayfaManşetBeyrut’a ağıt – Xane Anuş

Beyrut’a ağıt – Xane Anuş


Xane Anuş


Ortadoğu’nun kalbinde patlayan amonyum nitratın etkisi bütün bir coğrafyaya yayıldı. Beyrut yine kan gölüne döndü.

‘Coğrafyayı kader’e çeviren hegemon güçlerin borazanları çıkıp şimdi size, analiz niyetine yıktıkları kente ilişkin soğuk siyasal değerlendirmelerde bulunacaklar.

Malum adı bile hegemonların merkez yönlerine göre belirlenen Ortadoğu’da patlayan bombalar, çekilen kılıçlar, havada zehire dönüşen gazların hepsi birilerinin satranç hamlelerinden başka nedir ki?

Ama gelin biz kalbimizin mistik kenti Beyrut’ta yitirdiklerimiz için ağıt yakalım birlikte.

Çünkü ‘coğrafya kaderdir’ diye bizim genetik kodlarımıza yerleştirdikleri ‘çaresizliği’ yenmek için yitirdiklerimize ağıt yakmak, yas tutmak ve dahası kalkıp ‘kaderi’ parçalamaya girişmek gerek.

Zehirli kül olup, yine gökyüzüne savuruldu Beyrut. Kan, gözyaşı, ağıt.

Kaza mı sabotaj mı? Ne kadar anlamsız sorular sorduğumuz.

Bir kent düşünün ki doğa ananın hiçbir güzelliğini esirgemediği, dağı, denizi, ormanı, güneşi ile cennetin yeryüzündeki tasvirine benzeyen bir kara parçası.

İnsan ırkının 72 çeşidine evsahipliği yapan, bir ana kucağı gibi sarıp sarmalayan şefkat.

Soykırımdan arta kalan Ermenilerin sığındığı Bourj Hammoud, yerinden edilen Filistinlilerin sığındığı 12 kamp, Uzak Doğu’dan gelenlerin sığındığı Daora, eski Fransız sömürgesinden kalma burjuvaların mekan ettiği Hamra…

Tavanında gökyüzünü zor gördüğü sokağında anıları toplayıp, satarak geçimini sağlayan eskici Agop.

Hamra’da ince topukları ve kulağında Feyruz’un tınıları ile ile dünyaya meydan okurcasına yürüyen Semira.

“Bize lazım olan şey huzur” diyen komünist Hamo.

70 yıllık yurtsuzlukla Burj El Barajneh’de Filistin’e döneceği günü hayal eden Suat.

Sri Lanka’da soykırımdan kaçarak Daora’da metruk bir binada hayatı yeniden kurmaya çalışan Tina.

Ve kimlikleri ölümcül olduğu yerlerden gelip, ölümcül bir parçalanmışlığın koynunda belirsizi bekleyen bir milyon insan…

Kurşun izleri ile dolu bir duvarın üzerine son model telefon reklamı ile kaplamış, çarpık hafızanın kenti.

Sahilleri bile mahalleleri gibi kimliklerin ölümcül ayrışmasına bölünmüş, kirden-çöpten geçilmeyen Beyrut.

Çifte pasaportu ile her an kaçmak ve kalıp güzelliklerini sömürmek arasında asalakça yaşayan burjuvaların kan emici varlığı ile inleyen Beyrut.

Yaşadıklarını kaldıramadığı için intihar etmek amacıyla kendine kadim bir tepe bulmuş Beyrut.

Dış güçlerin ezberi ile içe sokulmuş ‘iç savaş’tan kalma sokaklar, evler, fırtınalı bir sukünete bürünen Beyrut.

Herkesin atık ne kadar ölümü varsa üzerine attığı kent. Amonyum nitrat, gaz, atık petrol, çöp vs…

Naif bir şefkatle sardığı insanlar tarafından her fırsatta kalbinden bıçaklanan, ihaneti insan eliyle insandan yiyen Beyrut.

Bugün yine bir ihanetin içinde yitirdiklerine ağlıyorsun. Faili belli bir cinayette kaybettiklerinin yasını tutuyorsun.

“Beyrut burada doğup büyüyenler için vazgeçilmez sızılı bir yara, dışardan bakanlar için, oryantalist bir meraktır” demişti Lübnanlı Ermeni Şair Hemo.

Seni senden olan anlatsın bu yüzden, yasını paylaşmak bize kalsın.

*”Ben Beyrut

Yüzüklerini, bileziklerini, gerdanlıklarını suda yitiren su kraliçesi..

Ben Akdeniz’in ayak altına düşen incisi..

Ben mitolojinin civa ile zehirlenmiş mavi balığı..

Ben; ilencin, şeytanların, korsanların; denizcilerini boğazlamak, hazinelerini yağmalamak üzere kovaladığı gemi..

Ben particiliğin kazurat kanallarında yüzerken boğulup ölen suçsuz kız çocuğu..

Ben yavrularına fırından bir kilo ekmek alırken belinden hançerlediğiniz Şems (Güneş).

Ben Beyrut. Sizin mermi şeridiyle, ahşap tabutla, ölüm ilânıyla değiş tokuş ettiğiniz, hak etmediğiniz sevgi şiiri..

Ben Beyrut.

Arkeoloji ve kazı kitapları beni de Sodom’u, Ammuriye’yi, Pompei’yi, Agadir’i, Hiroşima’yı andığı gibi anacak. Allah’ın “pişmiş taşlar atan ebâbil kuşları” gönderdiği öteki kentler gibi.

Gelecek tarihçiler Lübnan Masadası’ndan, Yahudi Masadası’ndan söz ettikleri gibi söz edecekler. Bu Yahudi halkının temel bireşimine katılan intihar ukdesidir; onunla kendini çökertmeye, toplu ölüm deneyimine girmeye kalkışır.

Ben Beyrut. Gözyaşlarını sel etmiş gemilerin, kumlarına ölümün aşağıdaki şiiri yazdığı kıyının hatırladığı terk edilmiş liman: “Akdeniz’in omzuna güzel bir kadın uzanmıştı. Adı Beyrut’tu. Ailesi oybirliği ile onu particilik benziniyle yakmaya; benzersiz bir barbarlık ve vahşet töreninde küllerini denize savurmaya karar vermişti.”


*Lübnanlı Şair Nizar Kabbani’nin ‘Ben Beyrut’ isimli kitabından alıntıdır.
Previous post
CPT'den rapor: İmralı sistemi tamamen gözden geçirilmeli
Next post
Diyarbakır'da iki kadın, evli oldukları erkekler tarafından ağır yaralandı