Ana SayfaYazarlarArif AltanEşitlik duygusu ve ölüler hiyerarşisi – Arif Altan

Eşitlik duygusu ve ölüler hiyerarşisi – Arif Altan


Arif Altan


Koşullara ve zamana karşı yükümlülüğü bulunmayan bir beklentinin karşılığıdır eşitlik duygusu. Her çağda geçerliliğini koruması bu yüzden. Eşit olmayan ve asla eşit olamayacaklar üzerinden diri tutulan bu duygu, sadece bir hayalden ibaret olsa bile eşitsizliğin mutlak olarak hüküm sürdüğü koşullarda gerçeğe karşı yine de kendi saygınlığını koruyacak haklı nedenleri hep canlı tutar. Bu beklentinin kendisi hem bir neden hem de bir sonuç elbet, ama ne bir yasa ne de bir ilke olarak varlığını haklı çıkaracak sürekli ve kesintisiz bir deneyime denk düşer. O böyle bir güçten ve bunun uygulanabilir imkanlarından daha en başından yoksun bırakılmıştır.

Kalabalıkların sağduyusunda kendisine belirli bir yer bulmuştur eşitlik beklentisi. Ne var ki, kalabalıklar da tarihin bütün sıçrama, gerilme veya dökülme dönemlerinde peşine takıldıkları kişi ya da gurupların hükmetme arzularına kendileri kapılınca, ilk yitirdikleri şey de bu sağduyudur. Çöküp gitti mi sağduyu, toplulaştırılan vicdan ve adalet ilkesi de aynı hızla sararıp solar. İktidar ihtirası, kalabalıkların sağduyusunda sadece “ilkel” ve ilkesel bir söylence biçiminde de olsa eşitlik ön savını, güçlü bir beklentinin tehlikeli duygusu olarak söndürür. Bunu söndürmek zorundadır, çünkü bu duygu gerçekleşmemiş ve sadece zihinde bir söylence olarak hüküm sürse bile diri kaldığı sürece, somut iktidarı önceleyen arzuların yönelim güzergahlarında her zaman gerçek bir tehdit olarak belirecektir. Onun için eşitlik duygusu iyice zedelenmeli ki, sonraki tüm dirilme çabaları ya anlamsızlığı bulsun ya da yürürlükteki yalanın doğrulayıcısı kılınsın.

İmkanlarda eşit olmayanların, en azından düşüncede hükmedenlerle eşit olması beklenir. Ama yönelimin kendisi zaten düşünceye, ait olduğu o geçerliliğine anlamsızca genişleyen sınırlı ve soyut alana hapsolup kalması gerektiğini hatırlatır. Gerçekleşen, düşünülen ve öngörülen değildir. Düşünce adına, kendisini onaylayan ve onaylatan, yönelim ve eylemin kendisi olur. Bu durumda, evet, “eşitlik bir haktır” diyebiliriz, ama onu belirleyenin kendisi eylem olduğuna göre de hiçbir insan gücü bu verili koşullarda onu bir olgu haline getiremeyeceğini de kabul etmiş oluruz. Çünkü eylem, siyasal bir bağdaşmayı hemen her zaman düzen lehine sağlar. Düzen dediğimiz de zaten kötülüğün uyanıklığında sürüp giden iyileştirici gücüne inanılmış bir uyuşukluk hali. En üstekilerle en alttakiler, güçlülerle güçsüzler, bir şeye sahip olanlarla hiçbir şeye sahip olamayanlar arasındaki uyuşmanın ortaya çıkardığı “birlik musikisinin” kesintisizliğine yapılan kesin ve keskin bir vurgudan ibaret.

Görece daha “insani düzenlerde” bile durum böyleyken, insanlık dışı düzenlerde bu vurgunun kendisi daha sıkıntılı bir hal alır. Sömürgede eşitlik savsözü, ancak farklılığı ve ayırt edici olanı kapsayarak kimliksizleştiren “birlik” ve “bütünlük” gibi hükmedici isteği pekiştirici sözcüklerle birlikte kullanıldığında, anlamı güçlendiren bir yoğunlaştırıcı olarak itibar görebilir. Onun dışında bir yönelimi ve duyguyu ima edemez. Kendi kaynağında dönüştürüldüğüne göre de sözcüğün kendi başına dayanacağı bir öz sesi, içinden çıktığı bir öz ilkesi de olamaz. Gerek sözcük olarak, gerekse de anlamsal ve düşsel bir yönelim olarak bütün hükmüyle eşitlik, burada en fazla “birliğin” ilkesine dayanabilir. Yani sözcüğün öz anlamı dışında yürürlükte olanın, gerçek olarak kabul görenin anlamına. Eşitlik diye övülen, uyumdur. Bu uyumun gerçekte sürüp giden uyumsuzluktan başka bir şey olmaması burada üstünde pek durulmaması gereken tali bir konu, anlamsız bir iddia. Temel meselede, bölüşümün yasallığında zayıflatıcı eğilimler bertaraf edilmişse fikri bütünlük ve uyum sağlanmış demektir. Yasanın kapsamında olan, kendinden kurtarılmıştır. Bütünlüğün bir parçası olarak kutsanan kapsanmışsa, eşitlik talebi de karşılanmış varsayılır.

Bu yalana karşı hoşnutsuzluğun görünür bir biçimi olan öfke, sadece söylemden ibaret olan eşitlik ilkesini bütün dayanaklarıyla hayata geçirmek üzere sert bir itiraza yönelebilir. Öfkenin bu gücü henüz bir düzen halini almamış, bükülmez kuralların henüz içtenliğini bulandırmadığı itirazın o ilk zamanlarına denk gelir. Eşitlik ilkesini önceleyen özgürlük duygusu bir isyan halinde patladığında kendinde içkin olan düzensizlik, heyecan verici bir düş halinde değdiği her şeye düzen dışılığı bulaştırdığı sürece hem inandırıcılığını hem de umut vaat etme yeteneğini koruyabiliyor. Ne var ki, eninde sonunda öfke, belli bir dengeyi bulmak zorunda. Dengeyi bulduğu anda da hoşnutsuzluk, kendi içinde inşasına giriştiği yeni düzen ile birlikte öncekinden daha büyük bir umutsuzluğu ve düş kırıklığını da bizzat kendisi üretir. Söylem ne olursa olsun “makul olana” yönelimde kendini doğrulayan her düzen, son anında verili olanın itirazdan arınmış birlikçi uyumunu gözetir. Uyuşmanın bu hali, eşitlik ilkesinin bir eşitsizlikler ortamında psikolojik açıdan üstünlüğü korunmuş olanların, aynı şekilde maddi imtiyazlarının da onaylanmasından başka anlama gelmez.

Bir düzen kurmaya yöneldiği andan itibaren en güvenilir bulunan duygu çarpılmaya uğramazlık edemez. Gerçek bir eşitlik duygusu düzensizlikte bir eşitlik, devinimde bir ortaklık, mülksüzlükte bir paylaşım, yoklukta bir bütünlük biçiminde kendini ilk saf haliyle ortaya koyabilir. Bunun dışındaki bütün görünümlerinde, ancak haksızlıkları gizleyen bir sahtekarlık olarak belirebilir. Toplumsal duyarlık yerine kayırılmış bir duyarlık, bütüncül ve kuşatıcı bir acı yerine, hesaplanmış ve üstünde çokça düşünülmüş hedef gözetici bir incinmişlik örüntüsü, temelden bir itiraz ve karşı duruş yerine görüntüyü kurtaran bir sızlanma suretinde.

Bir ifade gücü ve bunu belli bir düzen içinde yansıtma imkanı ve yeteneği kazanan ezilen hissiyatı bile merhametsizliği ancak sınırlı mağduriyetler ve belirli açılardan dile getirebilir. (Her gün anılan adam bilinir de bir yol kenarında cesedi kurda kuşa terk edilmiş kadın hatırlanır mı?) Acımasızlığın kurbanları arasında dağıtılmış hissi öncelik, kesin bir eşitlik demek olan ölümü bile inşa edilmiş bir hiyerarşiye göre kategorize eder. Daha önemliler ve daha önemsizler! Ölene bir yararı olacakmış gibi burada öncelik, tanınmış olana verilir. Onun yası tutulur, tutuklanmışsa onun özgürlüğü dert edilir, haksızlığa uğramışsa onun hakları dile getirilir. Ölüm öncesi imtiyaz, ölüm sonrası anımsanma ayrıcalığıyla pekiştirilir. “Önemsizler”, unutulmaya ve görmezden gelinmeye yazgılıdır. Vicdan ve adalet duygusu tüm sahteliği ile ancak bu şekilde ayakta kalabilir, gaddar ve merhametsiz bir düzenin süreğenliği ancak böyle bir palavrayla sağlama alınabilir.

En sona vardığımızda en başa dönüyoruz böylece; hesapsızlığın içtenliğinden doğmayan ve ölümde bile bir hiyerarşi yaratan duygu, gerçek hayatta ancak yıkıcı bir yalan biçiminde kendisini ortaya koyabilir. En insani duygu olarak sürekli ve kesintisiz bir deneyime denk düşmediğinden bir ilke olarak da eşitlik duygusu, uygulanabilir gerçek bir yönelim olmaktan hep biraz daha uzaklaşacaktır. İmkansız bir beklenti, heyecan verici bir düş olmayı sürdürse ve mücadelenin ilk anında, düzensizliğin başlangıcında kısa süreliğine hayat bulsa da bir düzene yöneldiği andan itibaren en kötünün dilinden yapılan vurgu, en iyinin zihninde yankısını bulan eşitsizliğin kendisi olacaktır. Hiyerarşi, ölümün içinden bile seslenmeye devam edecektir. Değil mi ki, ölülerin kayıkçısı Kharoon bile ölü ruhlarına Acheron Irmağını geçirtmek için ölülerin ağzındaki meteliğe bakardı, Hades bataklığında sonsuza dek kalmayla yazgılanmıştır öyleyse meteliksiz gömülen bütün ölüler de.