Ana SayfaYazarlarErdoğan UstaFransa, Mesut Özil, futbolda ırkçılık ve mülteci ‘meselesi’ – Erdoğan Usta

Fransa, Mesut Özil, futbolda ırkçılık ve mülteci ‘meselesi’ – Erdoğan Usta


Erdoğan Usta


Dünya Kupası geride kaldı. 64 maç izledik. Tarihi anlara tanıklık ettik. Büyük zaferler de kazanıldı, büyük yenilgiler de alındı. Neticede kupa, Fransa’nın ellerinde yükseldi.

Malum, Almanya ve Brezilya her dünya kupasının “doğal favorisidir”. Sambacılar dünya kupasını en fazla kazanan ülke zaten. Almanya ise Lineker’in özlü biçimde ifade ettiği gibi, kazanmayı en iyi bilen takım: “Futbol onbirer kişilik iki takım arasında oynanan ve sonunda Almanya’nın kazandığı bir oyundur!”

Kupa başlarken de şampiyonluk adayı olarak akıllarda öncelikle bu iki “doğal favori” vardı kuşkusuz. Bir de bunlara eşlik eden daha tali favoriler vardı: Messi’den nihayet bir “Maradona etkisi” göstermesini umanların favorisi olarak Arjantin; tiki-takalı günlerin ve o güzel oyunun geri dönmesini umut edenlerin favorisi olarak İspanya; Brexit ile birlikte iyice yükselişe geçen ve “üzerinde güneş batmayan imparatorluğun” o şaşaalı günlerine dönüleceğini hayal eden İngiliz popülizminin kopardığı “futbol evine geri dönüyor” yaygarası ile İngiltere… Fransa da işte bu ikincil favorilerden biri olarak gösteriliyordu.

Ancak biraz daha yakından bakıldığında, Fransa’yı diğer favorilerden ayıran ve öne çıkartan iki farklı nokta olduğu görülüyor. Birincisi şu: Fransa milli takımı müthiş bir yetenek havuzuna sahip. Bu durumu, artan naklen yayın gelirleri, astronomik sponsorluk anlaşmaları ve satın alınan kulüpler üzerinden futbol dünyasına zerk edilen muazzam paralar neticesinde günümüzde artık büsbütün baş döndürücü boyutlara ulaşmış olan transfer piyasası üzerinden de gözlemlemek mümkün. Kadrosundaki oyuncuların toplam piyasa değeri 1 milyar euronun üzerinde olan Fransa, bu kupanın (ve dünya kupaları tarihinin) “en pahalı” kadrosuna sahip. Üstelik Dimitri Payet, Anthony Martial, Alexandre Lacazette, Adrien Rabiot, Kingsley Coman, Karim Benzema gibi önemli (ve her biri oldukça pahalı) isimler kadroya bile alınmadı.

Dahası da var. Fransa’nın bu pahalı kadrosu, son derece genç isimlerden oluşuyor. 23 kişilik kadronun yaş ortalaması henüz 26. Takımın deneyimli (ve görece yaşlı) beş oyuncusu bir tarafa bırakılacak olur ise bu tablo daha da çarpıcı hale geliyor. Takıma deneyim aşılamak için özellikle seçildiği anlaşılan bu 5 isim (kaleciler Lloris ve Mandanda, savunmada Rami, orta alanda Matuidi ve ilerde Giroud) bir yana bırakıldığında, takımın geri kalan 18 oyuncusunun yaş ortalaması henüz 24 bile değil. Üstelik bu genç kadro, deneyimden yoksun da değil. Söz gelimi, takımın henüz 25 yaşındaki savunma oyuncusu Varane’ın kariyerinde tam dört tane Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu yer alıyor. Bu oyuncuların her biri dünyanın büyük takımlarında kilit roller üstlenen, genç yaşlarına rağmen önemli bir uluslararası deneyime de sahip isimler. Fransa’nın bir “altın jenerasyon” yakaladığı muhakkak.

Fransızlar, bu genç takımı turnuva öncesinde motive edebilmek için sık sık 20 yıl önce kazanılan ilk Dünya Kupası şampiyonluğuna atıfta bulunuyorlardı. Fransa futbol tarihinde elde edilen en büyük başarının yirminci yıl dönümünde, bu altın jenerasyonla yeni bir dünya şampiyonluğu neden gelmesin di ki? Geldi de nitekim. O halde hadi biz de anımsayalım 20 sene önce olanları.

20 yıl önce…

Futbol bir İngiliz icadı ise Dünya Kupası da bir Fransız icadıdır. Dünya kupası fikrini ilk ortaya atan isim Jules Rimet, Fransa Futbol Federasyonu başkanıydı. Ona “Dünya Kupası’nın babası” deniyor. Zira sadece bu fikri ortaya atmakla kalmadı, kupanın organize edilebilmesi için büyük bir gayret de gösterdi. Onun gayretleri ile 1930 yılında Uruguay’da yapılan ilk Dünya Kupası, “futbolun mucidi” olmanın kibriyle donanmış İngiltere tarafından boykot edilince, kupanın düzenlenebilmesi de tehlikeye girmişti. İngiltere’nin boykotu, İngiliz sömürge devletlerini olduğu gibi Avrupa’nın büyük bölümünü de kupaya katılmaktan uzak durma noktasına taşımıştı çünkü. Neticede yine Jules Rimet’in ve Fransa futbol çevrelerinin gayretleri ile dört Avrupa ülkesinin kupaya iştiraki sağlanabildi. Kupaya katılan bu dört Avrupalıdan biri de yine Fransa idi.

Lakin Fransa, mucidi olduğu dünya kupası organizasyonlarında arzu ettiği şampiyonluğa uzun süre kavuşamadı. Onların şampiyonuk hasretleri tam 68 yıl sürdü. Bu süre boyunca üç kez yarı finale kadar yükselmeyi başardılar, ancak her birinde dramatik yenilgiler alarak finali dahi göremeden evlerinin yolunu tutmak zorunda kaldılar. Ta ki ev sahibi oldukları 1998 yılına dek.

Zinédine Zidane

Fransa’da düzenlenen 1998 dünya kupasına son derece şık bir kadroyla katıldılar. Takımın lideri ve yıldızı Zidane idi kuşkusuz, ama kimler yoktu ki o kadroda: Barthez, Leboeuf, Lizarazu, Desailly, Thuram, Karembeu, Petit, Djorkaef, Guivarch, Patrick Viera, Boghossian, Dugarry ve bir de bu Dünya Kupası’nda milli takımın başında olan Deschamps.

Futbol, özellikle de milli takım düzeyindeki futbol, siyasetle daima içi içe geçmiştir. Milli takımların uluslararası düzeyde elde ettiği başarılar daima milliyetçi bir hezeyana da zemin oluşturmuş, o ülkenin milliyetçi siyasi çevreleri tarafından bir siyasal malzeme olarak kullanılmıştır. Lakin Fransa’nın 1998 dünya kupası zaferi pek de böyle bir etki yaratmadı. Hatta Fransa aşırı-sağı, milli takımın elde ettiği bu büyük başarıdan dolayı gururlanmak şöyle dursun, düpedüz mutsuz oldu. Fransa milli takımını “yeterince Fransız” bulmuyorlardı çünkü. Faşist parti lideri Le Pen, “dünyanın dört bir yanından farklı renklerde insanları bir araya toplayıp onlara Fransa milli takım forması giydirmek düpedüz saçmalık” diyordu. Öfkeliydi. “Bu takım Fransa milli takımı değil, elde ettiği başarı da Fransız ulusuna ait değil” diye köpürüyordu.

Gerçekten de 1998 yılında dünya kupasını kaldıran Fransa milli takımı, çokkimlikli ve çokkültürlü Fransa toplumunun bir yansıması gibiydi. Onlara “gökkuşağı takımı” deniyordu zaten. Takımın yıldızı Zidane, Cezayir göçmeni bir ailenin çocuğuydu. Golcü Djorkaeff ve orta saha oyuncusu Boghossian Ermeniydi. Takımın yıldız savunmacısı ve mental lideri Thuram, Karayiplerdeki bir Fransız sömürgesi olan Guadelope’de dünyaya gelmişti. Sol bek Lizarazu Bask’lıydı. Orta sahanın yıldız ismi Patrick Vieira Senegal’de doğmuştu. Orta sahanın hırçın çocuğu Karembeu, bir Fransız sömürgesi olan Yeni Kaledonya da dünyaya gelmişti. Takımın stoperi Marcel Desailly’nin ailesi Gana’dan göç etmişti.

Fransa milli takımına, giydikleri formanın renginden dolayı kısaca Les Bleus (maviler) denir. Oysa 1998 dünya kupası zaferini kutlamak için Paris sokaklarını dolduran bir buçuk milyon kişinin tezahüratlarında mavinin adı bile geçmiyordu. Gökkuşağı takımı, oyuncuların farklı etnik kökenine vurgu yapan ve bu çok kültürlülüğü selamlayan bir tezahüratla karşılandı: “Black, Blanc, Beur / Siyah, Beyaz, Kahverengi”

Paris sokaklarında 1,5 milyon kişi. Dillerde aynı tezahürat: “Black, Blanc, Beur”

Bu tablonun faşist parti lideri Le Pen’i ve partisinin toplumsal tabanını öfkelendirmesine şaşırmamalı. Le Pen, o günlerde verdiği bir demeçte bakın ne diyordu: “Dünya kupası sırasında başka takımların maçlarını izlediğimde şunu görüyorum: Bütün oyuncular, ülkelerinin milli marşlarını hep bir ağızdan ve coşkuyla okuyorlar. Bizimkiler hariç. Onların milli marşımızı okumak bir tarafa, sözlerini anlayabildiğinden bile emin değilim.” İsim vermese de eleştirilerin hedefindeki isim belliydi: Christian Karembeu.

Karembeu, o günlerde bir Fransa sömürgesi olan Yeni Kaledonya’da dünyaya gelmiş, Kanak halkına mensup biri. Adı Kanak dilinde “öfkeli adam” anlamına geliyor. Doğrusu adının hakkını fazlasıyla veren bir futbolcuydu. Orta sahada yılmak nedir bilmeyen bir savaşçıydı. Karembeu 17 yaşında, futbolcu olma hayallerinin peşinden giderek Fransa’ya gelmiş. Kulüp kariyerinde 2 kez Şampiyonlar ligi şampiyonluğu yaşadı. Fransa milli takımının formasını 53 kez giydi. Milli takım kariyerinde bir dünya, bir de Avrupa kupası şampiyonluğu var. Lakin Fransa milli takım formasını giydiği bütün o yıllar boyunca milli marşı bir kez olsun okumadı.

Yok, seremoni sırasında mahçup bir edayla başını öne eğmedi. Okuyormuş gibi yapıp dudaklarını oynatmadı. Tam aksine, La Marseillaise adını taşıyan o marşı asla okumayacağını yüksek sesle söylemekten geri durmadı. Bu apaçık bir protestoydu ve bu protestonun arkasında da acı bir tarih yatıyordu:

1931 yılında Paris’te, Fransa sömürge imparatorluğunun görkemini teşhir etmeyi amaçlayan bir sergi düzenlenir. “Yamyamlar” adındaki bu sergide, denizaşırı sömürgelerden getirilmiş yüzlerce köle, Paris hayvanat bahçesinde kafeslere konularak Paris halkına sergilenir. “Yamyamlık”ları tescillensin diye çiğ et yemeye zorlanırlar. Yamyamlara yaraşır olduğu düşünülen vahşi danslara mecbur bırakılırlar. Sergi çok ses getirir, büyük ilgi görür. Binlerce Parisli akın eder sergiye. Lakin bir süre sonra Parisliler bu yamyamlardan sıkılmış olsa gerek, bu sergi Almanya’daki timsahlarla takas edilir. “Yamyamlar” sergilenmek üzere Berlin hayvanat bahçesinin yolunu tutarken, onlardan boşalan kafeslere Almanya’dan gelen timsahlar yerleştirilir.

İşte o gün Paris hayvanat bahçesinde kafes içinde sergilenen yüzlerce kişiden biri de, Karembeu’nun öz be öz büyükbabasından başkası değildi. Karembeu, sömürgeciliğin yıkıcı etkilerini kişisel yaşamında ve aile köklerinde travmatik biçimde deneyimlemiş biri. O nedenledir ki Fransa’nın sömürgeci geçmişine ait o marşı bir kez bile okumadı.

Faşist parti lideri Le Pen ve taraftarlarının saldırı bombardımanı karşısında takım arkadaşlarını savunma görevini Lilian Thuram üstlendi. O, döneminin en iyi savunma oyuncularından biriydi zaten. Irkçılığa ve ayrımcılığa karşı da arkadaşlarını savunmak için taşın altına elini sokmasını yadırgamamak gerek. Le Pen ile sert polemiklere girdi. Futbolculuk hayatını noktaladıktan sonra da ırkçılık karşıtı çalışmalarını sürdürdü. Kitaplar yazdı, konferanslar düzenledi, kampanyalar yürüttü, çeşitli sivil toplum kuruluşlarının oluşmasına ön ayak oldu. Bugün de “Barış ve Spor” adlı uluslararası kurumun önde gelen aktivistlerinden biri. Çeşitli spor dallarında şampiyonluklar yaşamış isimleri bir araya getirerek oluşturduğu “Champions for Peace (Barış için Şampiyonlar)” adlı inisiyatifle dünyanın çeşitli yerlerinde etkinlikler düzenlemeye devam ediyor.

Geçtiğimiz günlerde katıldığı bir televizyon programında kendisine “takım arkadaşlarının çoğu teknik direktörlük yapıyor. Teknik direktörlüğü seçmemiş olduğun için pişmanlık duyuyor musun” diye soran gazeteciye yanıtı pek tereddütsüzdü: “Hayır. Ben yaptığım işin, herhangi bir takımı çalıştırmaktan çok daha önemli olduğunu düşünüyorum”.

20 yıl sonra…

Bundan 20 sene önce “gökkuşağı takımı” başarı kazanmış olmasaydı; ya da daha da önemlisi, bundan 20 yıl önce Karembeu, Thuram ve arkadaşları, Fransız sağından gelen ırkçı ve ayrımcı taarruz karşısında dirayetli ve dik bir duruş sergilemeyi başarabilmiş olmasaydı, muhtemelen bugünkü dünya şampiyonu Fransa milli takımı da olmazdı.

Paris banliyöleri: Mbappe’yi yetiştiren AS Bondy kulübünün 13 yaş altı takımı

Bugünkü Fransa milli takımı, bundan yirmi yıl önce gökkuşağı takımının açtığı yoldan ilerliyor. Takım kadrosundaki 23 oyuncudan 15’i, çeşitli Afrika ülkelerinden Fransa’ya gelmiş olan göçmenlerin çocukları. Umtiti Kamerun’da, Mandanda ise Kongo’da doğmuş. Pogba’nın ailesi Gine’den, Kante’nin ailesi Mali’den gelen göçmenler. Matuidi’nin ailesi Angolalı. Oradan önce Kongo’ya, sonra Fransa’ya göç etmişler. Mbappe, Cezayirli bir anne ile Kamerun’lu bir babanın çocuğu. Kimpembe ve Nzonzi’nin babaları Kongolu. Tolisso’nun babası Togo’dan gelen bir göçmen. Liste böyle uzayıp gidiyor…

Onlar, beyazların adım atmadığı, yoksulluğa ve suça bulanmış Paris banliyölerinin çocukları. Bugün dünyanın en iyi defansif orta saha oyuncusu olarak gösterilen N’Golo Kante, yoksulluğun dibini görmüş bir göçmen ailenin çocuğu örneğin. Babası, çöplerden kağıt toplayarak geçindirmeye çalışıyormuş ailesini. Bundan 20 yıl önce gökkuşağı takımının dünya kupasını kazandığı final maçını izleyememiş örneğin Kante. O gün, henüz 7 yaşında bir çocuk olan Kante, babasıyla birlikte Paris banliyölerinde çöplerden kağıt ve plastik atık toplamaktaymış çünkü.

Yoksul göçmen ailelerinin çocukları, Paris banliyölerinden yola çıkıp gökkuşağı takımının açtığı yoldan ilerleyerek, 20 yıl sonra bir kez daha dünya kupasını kazandılar. Ancak bu durum Fransa’da her şeyin güllük gülistanlık olduğu anlamına gelmiyor kuşkusuz. Bu takımın başarısı da Fransa’da tartışmalara yol açtı. Onlardan Fransa milli takımı yerine, küçümseyen ve hakir gören bir ifadeyle “Afrikalılar” diye bahsedenlerin sayısı hiç de az değil.

Lakin 20 yıl önce Fransa’da Le Pen ve faşist partisinin yürütmeye çalıştığı tartışmanın bir benzeri (hatta daha şiddetlisi) bugün Almanya’da yaşanıyor. Almanya Futbol Federasyonu Başkanı Grindel’in ayrımcı açıklamaları ile başlayan tartışma, Mesut Özil’in “ırkçılık ve ayrımcılık nedeniyle” milli takımı bıraktığını açıklaması ile tam bir depreme dönüştü.

Mesut Özil deyip geçmemek gerek. O sadece çok iyi bir futbolcu değil, o çok büyük bir yıldız. Klasik 10 numaraların sonuncusu. Kelimenin tam ve gerçek anlamıyla bir futbol virtüözü, bir maestro. Formasını giydiği kulüp takımlarıyla 3 kez İngiltere kupasını, 1 kez İngiltere süper kupasını, 1 kez Almanya kupasını, 1 kez İspanya kupasını, 1 kez İspanya süper kupasını kazandı. 2010, 2014 ve 2018 dünya kupalarında Almanya milli takımı formasını terletti. 2014 yılında Almanya tam 24 yıl aradan sonra bir kez daha dünya kupası şampiyonluğunu kazanırken takımın lideriydi. Oynadığı üç dünya kupasında Almanya milli takımının en fazla maça çıkan, en fazla şut pası veren, en fazla isabetli orta yapan, hücum bölgesine en fazla pas atan, en fazla çalım yapan oyuncusu oldu. Lakin bu parlak kariyer ve sahip olduğu müthiş meziyetler dahi, onu ırkçılığın ve ayrımcılığın hedefi olmaktan kurtaramadı. Milli takımı bıraktığını açıkladığı metinde geçen şu ifade, her şeyin bir özeti gibi: “Kazandığımızda Alman, kaybettiğimizde ise göçmen oluyorum!”

Irkçılar ve göçmenler…

Irkçılık, özellikle Avrupa futbolunda giderek ağırlaşan büyük bir sorun. 2005 senesinde PSG ile Lens arasında oynanan lig maçında, ırkçılığa karşı bir farkındalık yaratabilmek muradı ile özel bir uygulamaya gidilmişti. PSG’li oyuncular o maça tepeden tırnağa beyaz formalarla çıkarken, Lens’li oyuncular da maça tepeden tırnağa siyah formalar giyerek çıktılar. Maç öncesinde ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı epey yüksek profilli bir kampanya yürütüldü. Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Ev sahibi PSG taraftarları, top ne zaman Lens forması giyen bir oyuncunun ayağına gelse maymun sesleri çıkartarak ve maç boyunca ırkçı tezahüratlar yaparak, bu farkındalık projesini ırkçı bir kepazeliğe çevirdi.

Aradan geçen 13 yıl boyunca, tüm çabalara rağmen durum daha da kötüye gitti. Bugün Avrupa’nın hemen bütün liglerinde ırkçılık ve ayrımcılık kangrene dönmüş büyük bir sorun olmaya devam ediyor. UEFA’nın “sıfır tolerans” politikası ya da uzun yıllardır uygulamakta olduğu “respect” projesi de bu durumu değiştirmeye yetmiş görünmüyor doğrusu.

İsveç’te mülteci çocuklardan oluşan bir futbol takımı antrenman yaparken

Neyse ki bu durum, yoksul göçmen ailelerine mensup çocukların futbol oynamaktan vazgeçeceği anlamına gelmiyor. Futbol onlar için bir ihtiyaç çünkü. İki nedenden dolayı bir ihtiyaç:

Birincisi, futbolun popüler ve ucuz bir sosyalleşme ve eğlence aracı olabilmesinden kaynaklanıyor. Futbolun bundan 100 yıl önce elitlerin eğlencesi olmaktan çıkıp kitlelere mal olmasına zemin sunan dinamik değişmedi çünkü. Galeano’nun futbolun Latin Amerika’da yaygınlaşmasını anlattığı şu satırlar, bugün yoksul göçmen çocukları için de geçerliliğini koruyor.

Durdurulması imkânsız bir ilerlemeydi bu. Tango gibi futbol da varoşlarda gelişmiştir. Para gerektirmeyen bir spordu. Oynanabilmesinin tek koşulu istekti. Kapı önlerinde, çıkmaz sokaklarda Avrupa göçmenleri ve burada doğmuş çocuklar, içleri kâğıtla ya da bezle doldurulmuş eski çoraplardan yapılan toplarla, kale niyetine bir çift taş koyarak maçlar düzenliyorlardı. Dünya çapında kabul edilmeye başlanan futbol dili sayesinde, tarlalardan kovulmuş işçilerle, Avrupa’dan kovulmuş işçiler birbirlerini gayet iyi anlıyorlardı. Futbolun ortak dili, yoksul yerli halkla, denizi aşarak gelmiş, Vigolu, Lizbonlu, Napolili, Beyrutlu ya da Besarabyalı; Amerika heveslisi duvar işçisi, hamal, fırıncı ve çöpçü emekçileri bir araya getiriyordu. Hoş bir yolculuk yapmıştı futbol; İngiltere’de üniversitelerde ve kolejlerde doğmuştu, Latin Amerika’da ise hayatında okula hiç adım atmamış insanların hayatını renklendiriyordu.

Çok uzağa gitmeye gerek yok. İstanbul’da göçmen çocukların kaldığı kurumların bahçelerinde, eğer varsa yakındaki boş bir arsada, sokak aralarında, eğer parayı denkleştirebilmişlerse bir halı sahada filan, neşe içinde futbol oynayan göçmenleri görebilirsiniz.

İkinci neden ise şu: Nitelikli bir eğitim ve iyi bir iş imkanından neredeyse bütünüyle yoksun olan bu çocuklar için futbol, içine doğdukları yoksulluktan ve yoksunluktan kurtulabilmenin belki de yegane yolu. Daha dün Fenerbahçe’ye imza atan Ayew’in sözlerine kulak vermek gerek: “Benim doğduğum yerde futbol, hayatta başarılı olabilmenin yegane yoluydu.” O nedenle o göçmen çocukların hemen hepsi günün birinde yıldız birer futbolcu olabilmeyi hayal ediyor. Kante’nin ve Mesut’un hikayesi onların gelecek hayallerine zemin oluşturuyor.

Mesut’un tuttuğu ayna…

Irkçılık, ağız kokusu gibidir. Herkes onun başkalarında olduğunu zanneder. Başkasının ırkçılığını gördüğünde rahatsızlık duyar. Kendisine dönüp bakmaz bile. Oysa Mesut Özil, belki isteğinden ve niyetinden de bağımsız olarak, bir ayna tutuyor. Ülkesinden ayrılmaya mecbur kalmış milyonlarca insandan “mülteci krizi” diye bahsedilen bir dünyada, futbol dünyasındaki herkesin bakmakla mükellef olduğu bir ayna bu. Herkesi, Fransa’nın çok kimlikli takımının elde ettiği başarıyı alkışlamakla ya da Mesut Özil’in maruz kaldığı ayrımcı ve ırkçı tutumu kınamakla sınırlı bir konfor alanından çıkmaya ve kendi hakikati ile yüzleşmeye çağıran bir ayna.

O aynaya bakıldığında, ortada “bizim açımızdan” yanıtlanmayı bekleyen kocaman bir soru ile karşılaşmak kaçınılmaz: Türkiye futbol dünyasının kapıları göçmen çocuklarına ne kadar açık? Resmi rakamlara göre Türkiye’de 3,5 milyonun üzerinde Suriyeli göçmen yaşıyor. Gerçek rakamın çok daha yüksek olduğuna dair varsayımlar da mevcut. Üstelik Türkiye’deki göçmenler sadece Suriyelilerden de ibaret değil. Irak, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Filistin, Pakistan, Afganistan gibi çok çeşitli ülkelerden de kitlesel biçimde göç alan bir ülke Türkiye. Önemli bir göçmen nüfusuna ev sahipliği yapıyor.

Göçmen kampında, günün birinde futbolcu olmayı hayal eden bir çocuk olmak

Onların çocukları da tıpkı Paris banliyölerindeki Afrikalı akranları gibi, hayata çoğu kez futbol ile tutunuyorlar. Peki ama amatörden profesyonele binlerce futbol takımının, altyapı çalışmalarının, lig organizasyonlarının, okul takımlarının, spor medyasının, federasyonun, bakanlığın, sivil toplum örgütlerinin; hülasa bir bütün halinde Türkiye futbol dünyasının o çocuklarla sahici bir teması var mı? Böylesi bir teması dert edinen, mesele haline getiren birileri mevcut mu?

Bu yazının son sözü, Uruguay milli takımının efsanevi hocası Tabarez’den gelsin: “Ben bir futbol adamıyım. Ama futboldan daha önemli şeyler olduğunu da gayet iyi biliyorum. Futbolun katkı sunabileceği çeşitli alanlar olduğunun da farkındayım. Özellikle sağlık ve eğitim gibi, toplumsal gelişme açısından önemli iki temel alanda, futbol son derece önemli katkılar sunabilir.

“Mülteci krizi” denilen o büyük insanlık dramına, bir de bu pencereden bakmakta fayda var. Çok geç olmadan!